UZMANINA SORDUK

Betül KARAPINAR
Psikolog

Hayatın inşasında cemiyetin önemli bir rolü vardır. İçinde bulunduğumuz cemiyet, bizi biz yapan değerleri aşılar. Cemiyetle ilişkimiz nasıl olmalıdır?

Cemiyet, en genel tanımıyla sosyal organizasyonlar ve ilişkiler ağıdır. Elbette bireyin gelişiminde ve hayatın inşasında rolü önemli ve kaçınılmazdır. Bireysel olarak ilk muhatap olunan topluluk, aile ve akraba çevresidir; aynı zamanda bunlar, organik bağlarla bağlı olunan ilk yapılardır. Biyolojik, psikolojik ve sosyolojik gelişimin ilk inşası burada gerçekleşir. Kamusal alanlara girilmeye başlandığı andan itibaren toplumsal süreç işlemeye, cemiyetin etkisi ve kuralları bireyi kuşatmaya başlar. Cemiyet, organik değil mekanik bağlarla bireyi bağlar. Çocuklukta kreş ve anaokullarından da önce oyun parklarında, alışveriş merkezlerinde ilk uyulması gereken sözsüz kurallar gözlem yoluyla belleğe yerleşir. Bu kurallar, okullarda ve sonrasında hizmet alınan her kamu alanında yazılı veya sözlü olarak bireyin hayatında var olmaya devam eder. Cemiyetten ayrı yaşamak, bireysellikte ve yalnız yaşamda ısrar beyhude bir çabadır (elbette istisnalar vardır ve olacaktır) zira insan sosyal bir varlıktır. Cemiyetin ona sağladığı güvende olma, diğer insanlarla ilişki kurma, kural ve kaidelerle yaşamını kolaylaştırma, daha güçlü hissetme gibi duyguları önemser ve aidiyet duygusu böyle gelişir. Birey nasıl ki gelişir ve değişirse cemiyet de zaman içinde değişir, gelişir ve dönüşür. İçinde yaşanılan toplumda karşılıklı saygının görünür olduğu, hakların karşılıklı teslim edildiği, huzurlu, güvenli, adaletin şaşmadığı, sözlü ve yazılı kurallara özenle uyulan bir ortam varsa bu durum bireyin değerler dünyasına sirayet eder.

Toplumsal normların içselleşmesi, bireylerin hayatlarını farklı boyutlarda etkiler. Eğer bu normların kabulü ve uygulaması bireyin birinci önceliği ve kendi ihtiyaçlarının önündeyse bu, bireyselliğinin ve kişilik örüntüsünün zarar görmesi, sosyal ilişkilerinde bozulma ve beraberinde ruhsal sıkıntılara neden olur. Eğer tam tersine, birey kendi ihtiyaç ve isteklerini önceliyor, bu normlara rağmen kural tanımazca uyguluyorsa bu durum bireyin toplum tarafından kabulünü zorlaştıracağı gibi, kanunlarla başının sık sık derde girmesine de sebep olur.

İnsan, ne toplumdan izole edilmiş ne de toplumsal normlarla kuşatılıp kaybolmuş bir bireysellik geliştirmelidir. Hayatın her alanında olduğu gibi burada da dengeleri gözetmek gereklidir.

Biraz daha özel alana doğru açmak istiyoruz konuyu; cemiyetin ardından hiç şüphesiz ki yakın ilişkiler içinde olduğumuz dostlarımız geliyor. “Bana dostunu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.” sözünü bugün nasıl anlamalıyız?

Birey, gelişimi boyunca sürekli olarak aile üyelerini, yakın çevresini gözlemler. Nasıl olduklarını, kendisini nasıl gördüklerini ve ona nasıl davrandıklarını inceler. Bu keşifler, kişiler arası etkileşim ve aynı zamanda kişiler arası öğrenmedir. Etkileşim sonucu doğan iletişimde duygu alışverişi esastır. Birey, iletişimde karşı tarafın davranışlarını ve duygularını gözlemlerken aynı zamanda kendi davranış ve duygularına da farkında olmadan şekil verir. Hatta ona karşı tutum ve davranışlarından kendisini nasıl algıladıklarını görür. Bu da kendisini doğru algılamasını, dolayısıyla sağlıklı bir benlik algısı oluşturmasını destekler.

Birey için yakın ilişkileri belirleyen kriterler, genel kabul gören, popüler kültürün dayattığı normlar doğrultusunda ise bireyin gelişebileceği ortamı bulma ihtimali zayıftır. Birey, gelişimi için farklı alanlara ilgi ve derinlikleri olan, kendisinin de katkı sunup taraflarınca saygı göreceği dostlara yönelmelidir. Zira etrafında var olan insanların duygu, düşünce ve davranışları bir süre sonra grup normu oluşturarak farkında olmadan kendisinin de kabullenip içselleştirdiği davranışlar hâline gelir.

Bu konuyla ilgili olarak Harvard Üniversitesinden Dr. McClelland tarafından yürütülmüş bir araştırmaya göre bireyin başarı veya başarısızlığının %95 kadarının referans grubunca (yakın çevresi) belirlendiği sonucuna ulaşılmıştır. Bu araştırmaya refere ederek birlikte yaşanılan, birlikte çalışılan, sosyal faaliyetlere birlikte eşlik edilen yakın çevrenin ve dostların birbirleri üzerindeki etkileri kaçınılmazdır diyebiliriz.

Asr-ı Saadet gibi tarihe nakşolmuş devirleri özlemle anıyor fakat bir yandan da onları tarihe mal ederek sanki o özel zaman dilimlerini bir daha yaşamak mümkün değilmiş gibi bir yeis içine düşüyoruz. Bu tavrın ardında sorumluluktan yüksünme duygusu olabilir mi, biraz kolaycılığa kaçtığımızı söyleyebilir miyiz?

Tarih boyunca insanın ideali aramakla ilgili arzusu hiç bitmemiştir. Platon’dan İbn-i Haldun’a, Farabi’ye kadar ideal insan ve ideal toplumla ilgili sayısız teori ve ütopyalar üretilmiştir. Her arayış, bireyler için erdemli davranışları, toplumlar içinse adaleti temel almıştır. Oysa Asr-ı Saadet dönemi yaşamsal karşılığını bulmuş ideal bir toplum modelidir. Ve fakat kısa sürmüş bu özel dönem, yüzyıllardır özlemle, bir daha yaşanamayacağı gerçeği (!) idealize edilerek nesillerce ortak bilince nakşedilir. Saadet asrı, günümüze tüm uygulama ve detaylarıyla aktarılamasa da ilkeleri, değerleri, idealleri yeniden hayat bulabilir. Bu dönemi idealize edip ulaşılamaz addetmek, beraberinde evet hem sorumluluktan kaçmayı hem de kolaycılığı da getirmektedir. İdeale, olması gereken ilkelere, kanun ve kurallara toplumsal merkezli kurgular inşa etmek filozoflar ve teorisyenler için kaçınılmaz olsa da birey için zorunluluk değildir. Birey, kendi kişisel hikâyesinde özlemle andığı o ideal dünyanın ilke ve değerlerini gündelik hayatında uyguladığında kendisi ve yakın çevresi için huzurlu, saadet dolu bir yaşam oluşturur ki bu da günümüz insanı için daha elverişlidir.