DÜŞÜNCENİN BÜTÜNLÜĞÜ: SÜREKLİLİK

Ali Necip ERDOĞAN

Süreklilik, zamanın kesintiye uğratılamamasıdır. Sadece zamanın mı, uzayın ve hareketin de devamlılığıdır. Düşünmemizi sağlayan da bu kesintisizliktir. Matematiksel olarak ifade edildiğinde reel sayıların bir doğru üzerinde gösterilerek zamanın (saniye, dakika, saat, gün, hafta, ay, yıl), hareketin (birinci adım, ikinci adım…) ve uzayın parçalara bölünmesiyle elde edildiği kabul edilen bütünlüktür. Zihnimizde akıl yoluyla zamanı parçalara böleriz ve bir doğru üzerinde ileri doğru kesintisiz olarak akar vaziyette tasavvur ederiz. Bu tasavvuru destekleyen bir diğer etken ise neden sonuç zinciridir. Her sonuç kendinden önceki nedenlerin bir çıktısı gibidir ve her sonuç biraz sonra bir nedene dönüşecektir. Yaşamın ikili yapısı da (iyi-kötü karşıtlığı) bu tasavvuru destekleyen üçüncü etkendir. Nihai olarak da bütün bunlar zihnimizin kabulleridir. İyi kötünün karşıtı olmayabilir ya da her sonuç kendinden önceki nedenlerin çıktısı değildir ve belki de zaman ileri doğru (akmıyordur) sürekli değildir.

Yukarıdaki belirsizlik yerini gündelik yaşamın döngüsünde etki ve tepkinin belirliliğine bırakır. Çünkü her an etkilere maruz kalırız ve bu etkilere tepkiler veririz. Etki ve tepkiler sürekliliği sağlayan en belirgin süreçlerdir. Kişi için etki olmazsa tepki de olmaz, dolayısıyla kişinin sürekliliğinden söz edilemez. Etki, ilgiyle sağlanır. İlgi bağ kurmayı, alakadar olmayı ifade eder. İlgilenenin kim ve ne olduğu, ilgilenilenin kim ve ne olacağını belirler.

Bebekle daha anne karnındayken ilgilenmeye başlar ebeveynler. Doğar doğmaz ilgi artarak devam eder. Böylece içine doğduğumuz ailemizin yapısı bizi şekillendirir ve belirler. Ailemizin genetik ve fiziksel serüveni (hem annenin ve babanın bireysel hikâyeleri hem de soy ağacı üzerinden ataların hikâyeleri) etkinin ilk kaynağıdır. Kız çocuk, annesi babayla sürekli iletişim hâlinde olduğu için babaya yönelir, annesinin babayla olan iletişimini taklit eder. Erkek çocuk da babayı aynı nedenle taklit eder. Ebeveynler arasındaki ilişki biçimi çocukların onlarla ve dış dünyayla kuracağı ilişkiyi biçimlendirir. Ebeveynler arasındaki ilişki sağlıklıysa çocuk da dış dünyayla sağlıklı ilişki kurar. Eğer ilişki çatışma ve şiddet barındırıyorsa çocuk da ilişki kurma biçimini çatışma ve şiddet üzerine bina eder. Kişisel hikâyemizin temelleri tam da burada atılıyordur. Köklerimiz dış dünyaya bu ilişki biçimleri üzerinden uzanıp kök salıyordur. O yüzden maruz kaldığımız etkiler sonraki yıllarda vereceğimiz tepkileri belirler. Okul, çevre, ülke ve giderek dünya bu etkinin hattını oluşturur.

Anlayışlı, bilgili, hoşgörülü iyi bir öğretmen çocuk üzerinde son derece etkilidir. Aileden sonra çocuğa en büyük ve belki de en kalıcı ikinci etkiyi öğretmeni yapar. Çocuğun oturduğu mahalle, semt, şehir de çocuğun maruz kalacağı etkiler bakımından belirleyicidir. Çalışkan, nezaketli, saygılı bir ailede büyüyen çocuk bu hasletleri daha kolay kazanacaktır. Olumsuz ortamlar ise çocuğun gelişimine az da olsa sekte vuracaktır. Elbette ki çocuk, eğitim gibi kanallarla bu etkileri olumsuzdan olumluya çevirebilir ya da olumlu etkileri ziyadeleştirebilir.

Yetiştiği toplum; sosyal, kültürel ve ekonomik özellikleri ile çocuğu etkileyecektir. Ülkenin tarihsel ve kökensel olarak hikâyesi, ülkenin edebî birikimi, edebiyatçıları, yani şairleri, hikâyecileri, romancıları, denemecileri, ülkede yaşayan toplulukların inançları, haber kaynakları ve haberlerin veriliş biçimleri, sosyal medya platformları, dijital dünya ve yapay zekâ (ayrıca transhümanizm kavramı) gibi etkenler belirleyici olacaktır. Böylelikle çocuk bu etkiler içinde şekillenecek, istek ve arzuları, potansiyeli (sırrı), yetenekleri açığa çıkacaktır. Bu süreçte çocuk genel olarak edilgendir.

Her etki muhakkak bir tepki doğurur. Çocuk üç şekilde tepki verir: 1- Karşı çıkarak, 2-Benimseyerek (rol model), 3-Bu ikisi arasında bir yol tutturarak. Bu süreç çocuğun etken konuma da geçtiği, merak unsuru ve keşfetme arzusuyla deneyimlerin ağırlık kazandığı süreçtir. Edilgenlik ve etkenlik aynı anda ve birbirini doğuracak şekilde kişiye süreklilik kazandırır. Lise çağına gelmiş kişinin artık kişisel hikâyesi oluşmuştur. Sürekliliğin bilinç düzeyinde anlaşılması ve algılanması gerekir. Çünkü artık kişinin bir amacı vardır. Şimdiye kadar sürekliliği sağlayan etki tepki zinciri artık bir amaç doğrultusunda işlemeye başlayacaktır. Kişi kendi hikâyesinin karakteri olma yolunda ilerlemektedir. Demek ki hikâyenin en önemli unsuru olan “karakter” belirmekte, ortaya çıkmaktadır. Hikâyenin bir diğer önemli unsuru da olay akışıdır. Öyleyse kişi kendi hayat serüveni üzerine düşünmeye başlamalı ve hayatının değişim anlarını, kırılma noktalarını tespit etmelidir. Geçmişini geriye doğru düşündüğünde tüm yaşadıklarını değil yaşamına etki eden “anları” belirleyerek içinde bulunduğu şimdiye doğru bir hat oluşturmalıdır. Bu hattı oluştururken aynı zamanda değişim anları ve kırılma (akışın yön değiştirdiği) anlarını “duygusal” ve “düşünsel” olarak analiz etmelidir. Çünkü sadece bu duygusal ve düşünsel anlar da hikâye edilebilir ki bu hikâye etme şekline “durum öyküsü” denilmektedir.

Kişi, geçmişi üzerine düşünerek bir hat oluşturduğunda ve bu hattın değişme, kırılma anlarını tespit edip analiz ettiğinde, bugün nerede durduğunu ve buraya nasıl geldiğini anlayacaktır, bu anlama kişinin kendi geleceğini ön görme (gelecek projeksiyonu yapabilme) imkânı verecektir. Bugün durduğumuz yer, gelecekte nerede olacağımızı da belirler. Bütün bu “bilme biçimleri” kişiyi “kurgu yapmaya” ve “kurmacaya” ulaştırır. Çünkü oluşturulan hat, (kişinin hayatındaki) belirli (seçilen) parçaların bir araya getirilmesiyle oluşturulmuştur. Bu da bütünlüğün parçalı bir bütünlük olması anlamına gelir. Dolayısıyla kişinin şimdi bulunduğu âna gelmesini sağlayan kırılma noktaları, değişim dönüşüm süreçleri bir hat oluşturur ve bu hatta etki eden diğer birçok etki görünmez hâle gelir. Var olma aslında zihinsel bir süreç olarak aktarılır. Kendi kendini inşa eden birine dönüşürüz.

Hayat serüvenimiz bir bütünmüş gibi gözükse de aslında parçalı (seçilmiş parçaların bir araya getirilmesinden oluşan) bir yapıdır ve geçmişimizi bir kurmacaymış gibi aktarırız. Bu kurmaca yani geçmişimiz iki aşamadan oluşur. Birinci aşama parçaların bir araya getirilme biçimi, ikinci aşama geçmişimizi anlatırken/naklederken gerçekliği taklit etme biçimi. Yani tasarım ve inşa süreci. Parçaları bir araya getirmek zihinde bir tasarım yapmayı gerektirir. Tasarım, “şimdi” (içinde bulunduğumuz zaman) ile “belleği” (yani hafızamızı, yani yaşadıklarımızın bizde bıraktığı etkileri, duyguları, düşünceleri ve tecrübelerimizi) birlikte çalıştıran zihinsel bir işlemdir. Gerçeklik ile hayal gücünü mezceder. Eğer bir gelecek projeksiyonu yapılacaksa bu işleme “gelecek” de dâhil olur. Kişisel serüvenimizin temelinde işte bu “bellek, yani geçmiş, şimdi ve gelecek” vardır. Zihin, bilgi birikimini, görsel hafızayı, sistematik bilgiyi kullanarak; bir parçanın hangi parça ya da parçalarla bağ kuracağını; kimin ne ile ve nasıl ilintilendirileceğini görür ve bunlarla bir “gerçeklik” yaratır. Tıpkı izlediğimiz bir filmi ya da şahit olduğumuz bir olayı yorumlamak gibi. Çünkü hayatımıza etki eden birçok parçayı dışarda bırakmış olduğumuz için yorumlama imkânı da doğmuştur. Böylelikle geçmişimiz çok katmanlı bir anlam alanıymış gibi gözükür.

Yaşamda, zihinde oluşan parçaların (oluşturulacak hattın) arasındaki bağ bir an için, çok sıkı bir an için çok gevşektir, bu sıkı ve gevşek olma hâli oluşan hattın sürekli olarak kopmasına ve yeniden bağlanmasına imkân verir. Öğrenilen her bilgi, karşılaşılan her olay, dinlenilen her kişi, izlenilen her film bu bağı sürekli koparır ve yeniden kurar. Süreklilik fikri bu kopma ve yeniden bağlanmalarla kendi gerçekliğimizi yeniden üretir, zihnimizde tutar ve yer yer açığa çıkarmamızı sağlar. Oluşturduğumuz her tasavvur, kendimizi merkeze alarak hem şimdinin hem de geçmişin ve belleğimizdeki görüntü ve bilgilerin sürekli yeniden okunmasıyla oluşturulur.