ASR-I SAADET’TEN GELEN DOSTLUK REÇETESİ: ÎSÂR

Safiye GÖLBAŞI

Kelimeler ve kavramlar zaman zaman yeniden anlamlanırlar. Bazen anlam kaymasına uğrar bazen tamamen farklı bir anlam yüklenirler. Çağın ruhuna paralel bir şekilde meydana gelen bu değişimler, aynı zamanda geçmişe kıyasla günümüzde nelerin yitirildiğiyle ilgili ipuçları da verir. “İyi gün dostluğu” da bu nevi kavramlardan. Bu tanımlama, lügatte menfaate dayanan arkadaşlığı anlatmak için dostlarının sıkıntılı zamanlarında onlardan kaçan kimseler mevzubahis olduğunda kullanılırken bugün dostunun iyi hâlini, mutluluğunu, başarısını coşkuyla paylaşabilecek nitelikteki kimseler için kullanılıyor ve kıymetli bir duruma, iyi bir şeye işaret ediyor. “Kötü gün dostu bulmak kolay.” diyoruz mesela “İş o ki iyi gün dostlarımız olsun.”

“İyi gün dostu”muzun olmamasından şikâyet etmemiz aslında dostsuzluktan yakındığımızı gösteriyor. Bugün pek çoğumuz dost kelimesinin anlamını layıkıyla taşıyan, bu anlamın hakkını veren bir dost bulmakta ya da çevremizdeki insanlar için bu nitelikleri taşıyan bir dost olmakta, dost kalabilmekte, dostluğun gereklerini yerine getirmekte zorlanıyoruz ve nihayetinde sıcak insan ilişkilerinden yoksun yalnız insan adacıklarına dönüşüyoruz.

Hemen her gün çeşitli platformlarda arzıendam eden “Hayatınızdan Çıkarmanız Gereken İnsanlar” başlıklı listeler bizi telkin bombardımanına tutuyor. Bu listeler genellikle oldukça muğlak ve her türlü çağrışıma açık bir maddeyle başlıyor: “Size iyi gelmeyen insanları hayatınızdan hemen çıkarın!” Bir insanın bize neden iyi gelmediği ya da iyi gelmenin ne demek olduğu ile ilgili düşünmeyi rafa kaldırıyor bu listeler. Herkes birbirini hayatından çıkarmaya çalışırken kimse kendisinin de eş zamanlı olarak bir başka hayattan çıkarılmak üzere mimlendiğini düşünemiyor.

Ne yazık ki kimleri hayatımdan çıkarsam diye etrafımıza göz gezdirmekten başımızı alıp da bir insana iyi gelmenin yolunu bulamıyoruz çünkü bu iyilik için bir sebebimiz, bir dayanağımız, bir modelimiz yok. Hâl böyleyken aynı şeyi arayan, aynı şeyin yoksunluğundan dertlenen ne var ki buna bir çözüm bulamayan, yan yana ama ayrı dünyaların insanları olarak yaşayıp gidiyoruz. Üstelik bundan memnun değiliz. Peki, ne yapmalı, nasıl yapmalı? Bu ahir zaman bombardımanlarından nasıl korunmalı? Biz en iyisi “En Güzel Örneğe” (Ahzab, 33/21) ve onun zamanına gidelim.

Bugün bir başkasının yerine sevinebilmek, dostunun iyiliğinden sebep mutlu olmak bir erdem olarak kabul edilirken Asr-ı Saadet için bu oldukça düşük bir hedefti. Çünkü Allah Resulü’nün (s.a.s.) rehberliğindeki ashabın birbirleri için sevinmekle yetinmeyi bir meziyet olarak görmeleri bir yana temel ve acil ihtiyaçları söz konusu olduğunda dahi dostlarını kendilerine tercih ettiklerini biliyoruz.

Bu tercih, literatürde “îsâr” kavramıyla karşılanıyor. Îsâr, kendisi muhtaç olduğu hâlde bir başkasını nefsine tercih etmek demek. Asr-ı Saadet’ten gelen bir dostluk reçetesi olan îsâr, yalnızlığın güçsüzleştirdiği elimizden şefkatle ve zarafetle tutuyor. Öyle ki onun sayesinde dostluklar iyi/kötü günlerle sınırlanmaktan kurtuluyor, nefsin ve hevanın bulanıklığından yıkanıp iki cihan birlikteliğine dönüşüyor.

Îsârın Asr-ı Saadet’te pek çok parlak örneği mevcut ancak temel hadis kaynaklarında zikredilen şu çarpıcı hatıraları anımsamakta fayda var:

Bir gün bir adam Hz. Peygamber’e gelerek, “Ben açım.” dedi. Allah Resulü hanımlarından birine haber göndererek yiyecek bir şeyler istedi. O da “Seni peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki evde sudan başka bir şey yok.” dedi. Efendimiz bu sefer diğer bir hanımından yiyecek bir şey istedi. O da aynı cevabı verdi. Daha sonra Resul-i Ekrem, öteki hanımlarından da aynı cevabı alınca ashabına dönerek, “Bu gece bu şahsı kim misafir etmek ister?” diye sordu. Ensar’dan Ebu Talha (r.a.), “Ben misafir ederim ya Resûlullah.” diyerek o yoksulu alıp evine götürdü. Eve varınca hanımına, “Resûlullah’ın misafirini ağırlayalım.” dedi. Sonra da “Evde yiyecek bir şey var mı?” diye sordu. Hanımı, “Hayır, sadece çocuklarımın yiyeceği kadar bir şey var.” dedi. Sahabi, “Öyleyse çocukları oyala. Sofraya gelmek isterlerse onları uyut. Misafirimiz içeri girince de lambayı bir bahaneyle söndür. Sofrada biz de yiyormuş gibi yapalım.” dedi. Sofraya oturdular. Misafir karnını doyurdu; onlar da aç olarak yattılar. Sabahleyin Ebu Talha, Peygamber Efendimizin yanına gitti. Onu gören Allah Resulü: “Bu gece misafirinize yaptıklarınızdan Allah Teâlâ razı oldu.” buyurdu (Buhari, Tefsîr, 59/6; Müslim, Eşribe, 172-173).

Bir başka çarpıcı örnek ise şu şekilde:

Resûlullah Efendimizin sahabelerinden birine bir koyun başı hediye edilmişti. O da, “Kardeşim falan ve ailesi buna bizden daha fazla muhtaçtır.” demiş ve hediyeyi o kardeşine göndermişti. O bir başkasına, o da bir başkasına… Derken hediye bu suretle tam yedi ev dolaşmış ve nihayet yine ilk sahabeye dönüp gelmişti çünkü aralarında en muhtaç kişi yine o idi (Hâkim, II, 526).

Tam burada şu ayet-i kerimeleri tefekkür edelim: “Onlar, verdikleri sözü yerine getirirler ve dehşeti her yerde hissedilen bir günden korkarlar. Onlar, kendileri (yemek) istedikleri hâlde yiyeceği yoksula, yetime ve esire ikram ederler. (Ve şöyle derler:) Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, dehşetli, çetin bir günde Rabbimizden korkarız.” (İnsân, 76/8-10)

Ayet-i kerimenin de işaret ettiği gibi yekdiğeriyle ilişkimizi “bize iyi gelen” gibi nefsani ve muğlak bir ölçünün sığlığından kurtarıp bu ilişkiye Allah rızası gibi aşkın bir amaç ve kuşatıcı bir anlam çerçevesi içinden baktığımız zaman hem yalnızlıktan kurtuluyor hem özgürleşip güçleniyoruz. Çünkü mümin kardeşimize dostluk etmenin aynı zamanda Allah Teâlâ’ya karşı bir kulluk vazifesi olduğunu düşünmek, o dostluğu layıkıyla sürdürmek için paha biçilmez bir motivasyona dönüşüyor.

Şimdi de Allah Resulü’nün, “sıddık” sıfatıyla vasıflanmış dostu, Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle üçüncüleri Allah olan ikinin ikincisi (Tevbe, 9/40) -üçüncünün Allah olduğu birliktelikler, dostluklar ne güzeldir, ne kutludur- Hz. Ebubekir’i (r.a.) analım.

Hz. Ebubekir, malum olduğu üzere başlı başına bir dostluk örneğidir. Bir dostun taşıması gereken her hasleti kâmilen taşıyan Hz. Ebubekir’de îsâr ahlakının infak ahlakıyla birleşmiş olduğunu görüyoruz. O, defaten malının tamamını savaşta ve barışta infak ederek bütün Müslümanları kendisine ve ailesine tekrar ve tekrar tercih etmiştir. Tebük Savaşı’nda, Resûlullah, ashaba yardım yapmasını emir buyurunca herkes malının bir kısmını getirip vermiş sonra da Hz. Ebubekir bütün malını getirip teslim etmişti. Peygamber Efendimiz, Hz. Ebubekir’e dönüp şöyle sormuştu: “Ey Ebubekir, sen evine ne bıraktın?” Hz. Ebubekir cevaben “Ya Resûlullah, evime bir şey bırakmadım. Tamamını buraya getirdim. Onlara Allah ve Resulü’nü bıraktım.” demişti (Kandehlevi, Hayatü’s Sahabe, 2/1, s. 410).

Îsârın dokunaklı bir örneği yine kutlu halife Hz. Ebubekir zamanında meydana gelen Yermük Muharebesi’nde yaşanmıştı. Savaşın kızıştığı bir anda ağır yaralı şekilde yerde kıvranan ve susuzluktan kavrulan Hâris bin Hişâm, İkrime bin Ebî Cehl ve Iyâş bin Ebî Rebîa (r.a.) kendilerine verilen suyu, tam içmek üzere iken birbirlerine göndermişler, nihâyetinde üçü de bir damla su içemeden şehadet şerbeti içerek Yüce Rablerine kavuşmuşlardır. Su dolu kırbanın, bu üç susuz şehidin arasında kalakalması dostluğu ve îsârı simgelemesi açısından hayli çarpıcı ve yürek burkan cinstendir (Hâkim, III, 270).

Îsâr aynı zamanda dostlukları zehirleyen kıskançlık, kibir, bencillik ve öfke gibi duygular için de eşsiz bir panzehir niteliğindedir. Gözünü kendi nefsinden çeken herkes muhakkak ki maddi manevi pek çok harikuladelikler görecektir. Her iyiliğe, güzelliğe kendimizi değil dostumuzu layık görmemiz ise başta nefis tezkiye ve terbiyesi olmak üzere bize pek çok hayrın kapısını açacaktır.

Son olarak mümin kardeşlerimiz için hayırlı dostlar olalım ve onların içinden hayırlı dostlar bulalım duasına âmin diyerek Haşr suresine gidelim, hem dostluk hukukunu hem mümin insanı mükemmel şekilde tarif eden şu iki ayet-i kerimeyi tefekkür edelim: “Onlardan önce bu yurda yerleşmiş ve gönülden inanmış olanlar, kendilerine göç edip gelenleri severler, onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar; ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa işte kurtuluşa erecekler onlardır. Bunların ardından gelenler de, ey Rabbimiz, derler, bizi ve bizden önceki iman etmiş kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde iman edenlere karşı kötü bir düşünce ve duyguya yer bırakma. Rabbimiz! Kuşkusuz sen çok şefkatlisin, çok merhametlisin.” (Haşr, 59/9-10)