AFETLERDE MANEVİYATIN İYİLEŞTİRİCİ GÜCÜ

Ahmet ÜNAL
Başkanlık Vaizi

Anadolu’muzda kullanılan, söyleyene ve dinleyene ferahlık veren bir atasözümüz vardır: “Allah var, gam yok.” Evet, dünya hayatı tekdüze değil. Çıkışları olduğu gibi inişleri de var. Gün olur, sevinç ve mutluluk kaplar dört bir yanımızı; gün olur, hüzün sarar içimizi. Gün vardır, hiç bitmesini istemeyiz; gün de vardır bir an önce bitse diye umut ederiz. Ancak inanırız ki bize bizden yakın olan, bize her türlü nimeti lütfeden, dualarımıza icabet eden Allah’ımız vardır. Rabbimizin bir ismi de el-Velî’dir. Cenab-ı Hak, inananların dostu ve yardımcısıdır. O, esirgeyen ve koruyandır. Biliriz ki her gecenin bir sabahı vardır. Zorluklarla beraber mutlaka bir kolaylık vardır. Ve biliriz ki bizi bizim kadar hatta bizden daha da fazla düşünen, düştüğümüzde kalkmamız için el uzatan, maddi ve manevi desteğiyle bizi sıkıntımızla baş başa bırakmayan kardeşlerimiz vardır.

Şubat ayının hemen başında millet olarak tarihte eşine az rastlanır iki büyük depreme maruz kaldık. Nice canımızı kaybettik. Üzüntümüz çok büyük. Sadece deprem bölgesinde değil, ülkemizin dört bir köşesinde yüreklerimiz kor oldu yandı. Kaybettiğimiz her bir canın acısı hâlâ daha yüreğimizi sızlatıyor. Ancak bizler, her zaman ve her şartta birbirimize kenetlenen, sevinci paylaşarak çoğalttığımız gibi acıyı da paylaşarak azaltan alicenap bir milletiz elhamdülillah. Rabbimizin lütfu ve inayeti, devletimizin güç ve desteği, birlik ve beraberliğimizden aldığımız inanç ve azimle nice zorluğun üstesinden geldik, gelmeye de devam edeceğiz inşallah.

Göçük altında kalanlar için gecesini gündüzüne katarak canla başla çalışan kardeşlerimizin her birisi, umuda açılan birer kapı oldu. Hayat kurtaran umut kapısını aralayanlara müjdeler olsun: “... Her kim de birini (hayatını kurtararak) yaşatırsa sanki bütün insanları yaşatmıştır.” (Mâide, 5/32) Her zaman canları ve mallarıyla seferber olan şanlı milletimiz, deprem bölgesine yardım oldu aktı. Kimsesizlerin kimsesi, dertlilerin dermanı oldu. Yetim ve öksüz kalan yavrularımıza kol kanat gerdi. AFAD koordinatörlüğünde, onlarca STK ve dernek gibi Diyanet İşleri Başkanlığımız ve Türkiye Diyanet Vakfımız da depremzedelerin yarasını sarmak için gecesini gündüzüne kattı. Binlerce din görevlimiz bir kez daha milletimizin hizmetinde olduğunu gösterdi. Allah Resulü’nün (s.a.s.) şu hadisi o gün ete kemiğe büründü: “Müminler, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede, tıpkı bir organı rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer.” (Müslim, Birr, 66) Sadece bununla da kalınmadı. Dünyanın en uzak yerlerinde dahi insanlar, maddi imkânlarını seferber ettiler. Dualarına bizleri de aldılar. Bir cana umut olmak için binlerce kilometre katedip ülkemize geldiler. İnsanı insan kılan işte bu değerlerdir. İnsanı yücelten bu inanç ve azimdir. Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadislerinde gösterilen bu desteğin ne kadar önemli olduğunu bizlere şöyle haber vermektedir: “Kul, kardeşinin yardımında olduğu sürece, Allah da onun yardımcısı olur.” (Ebu Davud, Edeb, 60.)

Kadını erkeğiyle genci yaşlısıyla milletimizin her bir ferdinin sıkıntılar sonlansın ve iyilik hâkim olsun diye gösterdiği çaba, Rabbimizin “Siz hayır işlerinde yarışın.” (Bakara, 2/148) ayet-i mucibince hayır ve hasenatta birbirleriyle yarışanların yiyecek, içecek, giyecek ve barınma malzemeleriyle doldurduğu tırlar; farklı din, dil, ırk, mezhep ve meşrep mensuplarının hoşgörü, sevgi, saygı, paylaşma, yardımlaşma ve güven gibi insani meziyetlerini deprem vesilesiyle ortaya koyması geleceğimiz için çok büyük bir umuttur. Bu vesileyle insani ve ahlaki değerlerin alaşağı edilmeye ya da “Artık vicdan kalmadı.” gibi yıkıcı yaygaralarının koparılmaya çalışıldığı bir çağda insanlık ailesi olarak hep birlikte ve en güçlü şekilde tüm dünyaya yeniden haykırabiliriz: İnsanlık ölmemiştir ve ölmeyecektir.

İnsan, madde ve mana bütünlüğünden oluşan bir varlıktır. Beden ve ruh birbirinden ayrı düşünülemez. Bedenimizi sağlıklı gıdalarla besleyip onu ayakta tutmamız ne kadar değerli ve gerekli ise ruhumuzu da doğru bir manevi eğitimle kemale erdirmek o kadar değerli ve gereklidir. Bedenî hazzı ön plana alıp ruhu olgunlaştırmayı ötelemek, insanın diğer yarısını görmezlikten gelmektir. Bu durum ise ilk başta nefse hoş gelse de zamanla kişinin önce kendi anlam bütünlüğünü kaybetmesine, sonra yaratıcı ile bağının zayıflamasına, nihayetinde başta ailesi olmak üzere diğer insanlarla ilişkilerinin zayıflamasına hatta kopma noktasına gelmesine sebebiyet verecektir. Oysaki insanın yaratılış amacı bu değildir. Sevgiyi üzüntüyü, sevinci kederi, neşeyi felaketi aynı anda yaşayabilen bir varlık olan insan, sıkıntı ve tehlikelerle karşı karşıya kaldığında yıkılmadan ayakta durabilecek bir inanca ve dirence sahip olmalıdır. İşte ister kişisel sıkıntılarda isterse toplumun büyük bir kesimini ilgilendiren afetlerde insanı ayakta tutacak, yıkıldığı yerden onu kaldıracak olan maneviyatın verdiği güçtür.

Maneviyat, Allah’a olan sarsılmaz iman da ve güvende saklıdır. Allah’a dayanan, O’nun rahmetinden umut kesmeyen, şu ayet-i kerimenin ifade ettiği hakikatleri hayatı boyunca görür: “Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır.” (İnşirâh, 94/5-6) Kişi, Allah’tan geldiğine ve nihayetinde O’na döneceğine gönülden inanır, başarı ve kurtuluşu yalnız Allah’tan beklerse sarsılmaz bir dirence sahip olur. Böylesine büyük bir güce sahip olan, hem kendi hayatına istikamet verir, başına gelen sıkıntılara göğüs gerer hem de ötekiyle olan ilişkisini hak ve adalet, şefkat ve merhamet çerçevesinde yürütür, toplumsal huzur ve mutluluğu sağlamaya katkı sunar.

Bireyleri yalnızlık girdabından kurtaran, toplumu millet yapan, kültürü ayakta tutan maneviyattır. Bu maneviyatı gönüllere aşılayacak ve hayatın vazgeçilmezi kılacak olan ise yüce dinimiz İslam’dır. Dün olduğu gibi bugün de başta ülkemiz olmak üzere, dünyanın dört bir yanına barış, huzur, esenlik, merhamet, şefkat, adalet ve fazilet ulaştırmanın yolu, İslam’ın hak ve hakikatlerini hayatımıza aktarmaktan geçmektedir. En son yaşadığımız ve dünyada eşine az rastlanır büyük bir yıkım gerçekleştiren depremlerde gördük ki İslam’a gönülden bağlanan, Kur’an-ı Kerim’i kendisine rehber edinen, Peygamber Efendimizin (s.a.s.) örnek hayatını yaşamak için gayret gösteren milletimiz, her zaman olduğu gibi zorluklar karşısında asla pes etmedi. Maddi ve manevi desteğini sunarak birbirinin yaralarını sardı. Acılarını kardeşlik şuuruyla hafifletti.

Maneviyatı sağlam olan bireylerden oluşan toplumlar, iyiliği dünyaya hâkim kılmak, kötülükleri sonlandırmak için çaba gösterirler. İslam dininin üzerinde durduğu en önemli hususlardan biri de budur. Yüce Yaradan ümmet-i Muhammed’i şöyle tarif etmektedir: “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz…” (Âl-i İmrân, 3/110.) İyiliği kendine şiar edinen müminlerden beklenen ise kardeşçe bir ömür sürmeleri, huzur, bolluk ve bereketi paylaştıkları gibi hüzün, sıkıntı ve acıyı da paylaşmalarıdır. Yardımlaşma ve dayanışma örneklerinin en güzelini dünyaya sunmalarıdır. Mutluluğun vazgeçilmez şartlarından olan birlik ve beraberlikten asla ödün vermemeleridir. Bu gerçeği Cenab-ı Hak şöyle haber vermektedir: “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin.” (Âl-i İmrân, 3/103) Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) ise inananlarda bulunması gereken bu tavrı şöyle ifade etmektedir: “Mümin, mümin kardeşi için birbirine sımsıkı kenetlenmiş tuğlalardan oluşan bir bina gibidir.” (Buhari, Edeb, 36.)

Tarih bize göstermiştir ki hiçbir sıkıntı ebedî değildir. Çektiğimiz bütün zorluklara rağmen Rabbimizin lütuf ve ikramı bizleri beklemektedir. Yeter ki bizler, inancımızı ve ümidimizi asla yitirmeyelim. Bu uğurda üzerimize düşen görev ve sorumlulukları hakkıyla yerine getirelim. Çaresizlerin çaresi, kimsesizlerin kimsesi, mağdurların ümidi olmaya devam edelim. Unutmayalım ki “Kim bir Müslüman’ın dünya sıkıntılarından bir sıkıntıyı giderirse Allah da onun kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim darda kalan bir kimsenin işini kolaylaştırırsa, Allah da dünya ve ahirette onun işlerini kolaylaştırır...” (Ebu Davud, Edeb, 60)

Hayatın akışı içerisinde her birimizin yaşadığı zorluklar, çile ve kederler, maddi ve manevi sıkıntılar olması mukadderdir. Hayatın zorlukları ve sıkıntıları karşısında sabretmek, kişiyi karanlıklar içinde nura gark eder. Sabır, göz aydınlığıdır, kalbin içinde bulunduğu hüznü hafifletir. Sözümüzü rahmet elçisi Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.s.) şu hadisiyle bitirelim: “Müminin hâli ne hoştur! Her hâli kendisi için hayırlıdır ve bu durum yalnız mümine mahsustur. Başına güzel bir iş geldiğinde şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir sıkıntı geldiğinde ise sabreder; bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd, 64)