DR. ENDER SARAÇ İLE SAĞLIKLI YAŞAM ÜZERİNE…
Mahir KILINÇ
Sağlığın pek çok platformda konuşulmasına ve sağlıklı yaşam önerilerinin yoğunlukta olmasına rağmen hastalıkların günbegün artmasına yönelik neler söylemek istersiniz?
Çevre temiz olmadan, GDO’lu gıdalar bitmeden, elektromanyetik kirlilik azalmadan, mevsim dışı gıdaların tüketimi, böcek, mantar, tarım ilaçlarının ve ağır metalli ilaçların kullanımı son bulmadan sağlıklı bir yaşam sürmemiz mümkün değildir. Ayrıca kapalı mekânlarda suni yemlerle beslenen hayvanların etinden yiyen, yoğun stres, hava, deniz, gıda kirliliği gibi koşullara maruz kalan biri kendine çok iyi bakıyor da olsa sağlıklı kalması mümkün değil. Bunların yanına gürültü kirliliği, stres çok fazla kimyasal ilaç kullanımı ve obeziteyi de eklersek zaten bütün bunlar insanı hasta etmeye yeter. Dolayısıyla öncelikle çevre faktörleri düzeltilmeli. Çok fazla kullanılan kimyasal ilaçlar, covid salgını sonrasındaki komplikasyonlar da bunlara eklendiği zaman sağlık daha da çok konuşulacak. Çünkü bir insanın kendine iyi bakması çok önemli ama çevre faktörlerinin önemini de göz ardı etmemeliyiz. Beton yığınları içerisinde yaşıyoruz ve kirli hava soluyoruz. Sağlıklı yaşayabilmenin %50’lik kısmı dış faktörlerden oluşuyor. İnsan kendi önlemlerini alsa bile dışarıdan sürekli toksin, ağır metal, zehir ve kimyasal bombardımana maruz kalıyor. Bireysel anlamda da insan, kilosuna dikkat etmez, egzersiz yapmaz, uyku düzenini sağlamaz, stresle başa çıkmaya, maneviyatını yükseltmeye emek vermez ve kötü beslenirse sağlık her zaman çokça konuşulacak; maalesef insanlar da çeşitli hastalıklara maruz kalacaklar.
İnsanlar günümüzde alternatif tıp olarak da nitelendirilen ilaçlı tedavilere yönelmekte ve bu yönelim her geçen gün daha da artmakta. Siz bunu neye bağlıyorsunuz?
Aslında alternatif tıp diye bir şey yoktur, tamamlayıcı tıp vardır. Sağlık Bakanlığı da buna GETAT (Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları) adını veriyor. İlaç firmalarının tutumu ve hep kimyasal ilaçların empoze edilmesi bizi kimyasal ilaçlara çok fazla yöneltti. Onun dışında hastaya bütünsel bakışı kaybettik. Yani karaciğer hastası, mide hastası, reflü hastası, yumurtalık kisti, varikosel gibi kişileri sadece hastalıkları açısından değerlendirdik ve insana bir bütün olarak bakmadık. Hâlbuki insan bir bütündür hatta evrenle, doğayla bir bütündür aslında. Organları da kendi içerisinde bütün olan bir insandan söz ediyoruz. Tamamlayıcı tıbbın en büyük özelliği insanı bir bütün olarak ele alması hastalıklara yol açan nedenleri saptayıp ona göre tedavi etmesidir. Batı tıbbı diye bildiğimiz Ortodoks tıbbında ise hastalık tamamen oluştuktan sonra “Sen şeker hastasısın, şeker ilacı verelim; tansiyon hastasısın, tansiyon ilacı verelim; kanser oldun, kanser tedavisi uygulayalım.” gibi uygulamalarda bulunuyoruz. Ama tamamlayıcı tıp sistemlerinde, hastalıklar henüz oluşum aşamasındayken müdahalede bulunup daha kökten ve bütüncül bir tedavi söz konusudur. Dolayısıyla tamamlayıcı tıbba yönelim daha da artacaktır.
Doğal, organik ve bitkisel kelimelerinin sıkça kullanıldığı, pek çok kür, bitki, su ve çayın liste liste sunulduğu bir dönemde yaşıyoruz. Televizyon ve sosyal medyadaki programlardan başı dönmüş insanlar, hangi kıstasları esas alınmalı ve nelere dikkat etmeli?
İnsanların bu konuda aklı çok karışık. Her önüne gelen, bir şeyi deklare ediyor. “Bu şuna iyi geliyor, şunu kaynatıp şöyle yapın, bunun hapını şöyle kullanın.” gibi. İnsanlar bu açıklamaları yapan kişilere dikkat etmeli. Bu kişi bir tıp doktoru mu, klinik tecrübesi var mı, Sağlık Bakanlığından onaylı bir fitoterapi sertifikası var mı? Özellikle klinik olarak hastalıkları konuşabilmek için doktor da olmak yetmiyor mutlaka fitoterapi sertifikasının olması gerekiyor. Kendinize uygun bir ekolü benimseyeceksiniz ve onun kurallarına uyacaksınız. Seçtiğiniz kişi uzun süre camiada var olmalı, yaşına göre daha fit ve öncelikle kendi sağlığı yerinde olmalı. Hem sağlıklı yaşamdan bahsedip hem de ona mugayir bir yaşam süren kişi asla tercih edilmemeli.
“Yedikleriniz ilacınız olsun, ilaçlarınız da yemekleriniz olsun.” felsefesinden hareketle Ender Saraç’ın yemeğe bakış açısı nasıldır? Size göre beslenmenin altın kuralları var mıdır?
Yemek, bizim en temel ihtiyaçlarımızdan biridir ama biz doğru yeme alışkanlığımızı kaybettik. İnsan bedeni ve gıdalar arasında esasında bir cins bluetooth bağlantısı var. Örneğin bir maymun hamileyken belirli gıdaları yemez, belirli meyvelere yönelir. Ya da bir kedi ishalken sadece ot yer. Bu hayvanlar diyetisyene gidip bilgi almıyor, içgüdüsel olarak o yiyecekle arasında bir bluetooth bağlantısı kuruyor. Neyi yiyip neyi yememesi, ne kadar yemesi gerektiğini bilip ona göre besleniyor. Aynı şey insanoğlunda da mevcuttu fakat biz fast food, GDO’lu gıdalar, stres, doğadan kopma gibi çok çeşitli nedenlerle bu özelliğimizi kaybettik. Hem yanlış hem bozulmuş gıdalarla hem de fazla miktarda beslenmeyle bu derin, sezgisel, bizi doğru yönlendiren özelliğimizi yitirdik. Yani gıdalar ve bedenimiz arasındaki o bluetooth bağlantısı koptu.
Beslenme kurallarına gelince… Çok fazla hamur işi, çok fazla tatlı, mısır şurubu veya şeker içeren besinleri değil, glisemik indeksi düşük, proteini yüksek besinler tüketilmeli. Ama en önemli şey, sevgi. Maneviyatı olan bir beslenme ne kadar önemli. Sofraya bir dua ile oturmak, yemeği iyi niyetle, sevgiyle pişirmek. Hatta bir aşama daha geriye gidelim. O yemeği yaptığınız malzemelerin helal yolla kazanılmış olması. Başkasının kul hakkıyla veya kötülükle değil. Aslında sağlık dediğimiz şey daha alışveriş esnasında başlıyor. İsteyerek ve severek pişirmekle devam ediyor. Sofraya beraber oturmak ise bir sonraki aşaması. Daima bir kişi fazla hesap ederek pişirmek. Genelde sağ elle yemek daha uygun çünkü sol taraf enerjiyi alan, sağ taraf ise enerjiyi veren kısımlardır. Besmele ve iyi niyetle yemeğe başlamak da çok önemli. Yemek yerken yavaş yavaş, oturarak, küçük küçük lokmalar hâlinde iyice çiğneyerek yemek ve yemeği dua gibi bir olumlu enerjiyle bitirmek, yemekten sonra da şükretmek genelde çok iyi olur.
Ama en önemlisi; sevgiyle, şifa olsun diye, isteyerek yemektir; ayakta, sigara dumanı altında, gürültülü bir ortamda değil. Çünkü önümüze gelen yemek bir nimettir, ona saygı göstermemiz gerekir. Yemeği asla israf etmemek, ihtiyacı olanlarla paylaşmak, o da olmuyorsa sokak hayvanlarına vermek çok önemli.
Artık Ruhunu da Besle adlı kitabınızda ruhun vitaminlerini doğru kullanmaktan ve manevi detokstan söz ediyorsunuz. Ruhun vitaminlerini doğru kullanabilmek insana psikolojik ve fizyolojik anlamda ne gibi katkılar sağlar?
Nasıl ki bedeni check-up yapıyorsak ruhun da check-upa ihtiyacı var. Ruhun da aksayan, zayıf-güçlü olan yanları var. Yani ruh stresle başa çıkmayı öğrenmezse, yaş ilerledikçe bilgeleşmezse ve kendini manevi olarak temizlemezse ne olur? Bedeni bir at, ruhu da jokey gibi düşünün. Jokey dünyanın en iyi jokeyi olsa da bindiği atın gözü görmüyorsa, bir ayağı sakatsa, ne olur? At da düşer, jokey de. Veya tersini düşünelim. At dünyanın en iyi yarış atı ama üstündeki yüz yirmi kilo bir jokey. O zaman ne olur? Atı da sakatlar, kendi de düşer. İşte ruh ve beden ilişkisi aynen at ve jokey gibidir. Yani siz eğer ruhunuzu beslemezseniz beden, ruh tarafından enerji alamadığı için hastalıklara davetiye çıkartır. Ruhu aşırı besler, bedene iyi bakmazsanız bu sefer de beden ruhu boğar. Dolayısıyla hem bedenimize iyi bakacağız hem de ruhumuzu enerji transferiyle besleyeceğiz.
Unutulmuş bir tıbbi şifa yöntemi olan “hacamat” son zamanlarda birçok yerde olduğu gibi Avrupa’da da oldukça popüler. Günümüzde de birçok geleneksel ve tamamlayıcı tıp uzmanı/doktor bu yöntemi destekliyor. Sizce hacamat gerçekten dertlerimize deva mı?
Binlerce yıllık tedavi yöntemi olan hacamat, modern tıbbın yeniden keşfettiği bir yöntem. Üniversitede bunun eğitimini alıp bizzat uygulamaya başladıktan sonra hastalar üzerindeki mucizevi etkilerini gördüm ve en etkili detoks yöntemi olduğuna karar verdim. Yılda iki kez hacamat yapılmasını öneriyorum. Baş bölgesi, sırt-omuz bölgesi, bel-kalça bölgesi ve bacak-ayak bölgesi olmak üzere dört bölgeye uygulanıyor. Hastanın şikayetine göre uygulanan bölge değişiyor. Çok basit bir uygulama ve yaklaşık 15 dakika sürüyor. Sanıldığı gibi ağrılı bir uygulama da değil.
Hacamat, vücutta birikmiş olan ağır metalleri, toksinleri azaltır ve vücudun temizlenmesine yardımcı olur. Ağrılarda, egzamada, yüksek tansiyonda, streste, hormonal bozukluklarda, yorgunlukta, romatizmada, alerjilerde ve daha birçok hastalıkta etkili sonuçlar verir.
Burada önemli bir soru, hacamatı kimin yapacağıdır. Geleneksel tıp uygulamalarını bu konuda eğitim almış, sertifikası olan kişilere yaptırmak önemlidir. İşte bu noktada Sağlık Bakanlığının GETAT uygulamalarını çok yerinde buluyorum.
Son olarak okuyucularımıza sağlıklı bir yaşam için en can alıcı değil en yaşatıcı tavsiyeleriniz ne olurdu desem neler söylerdiniz?
Sağlıklı bir yaşam için günde iki öğün beslenin. Günde kırk beş elli dakika orta tempoda yürüyün. Sağlıklı bir mahrem hayatınız olsun. Uykuya mutlaka dikkat edin, günde yedi saat güzel bir uyku uyuyun. Bol su için, asitli içecekleri değil daha çok şekersiz maden suyu ve bitki çaylarını tercih edin. Sebze, meyve, zeytinyağlı gıdalar ve bakliyat türü yiyecekler tüketin. Kilonuzu mutlaka kontrol edin, asla göbek ve belden yağlanmayın. Her gün mutlaka sık sık şükredin.
ÖZ GEÇMİŞ
Ender Saraç, 1959 yılında İzmir’de doğdu. Bornova Anadolu Lisesinden mezun olduktan sonra Ege Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirdi.
Çeşitli TV kanallarında sağlıkla ilgili düzenli programlar yapan Saraç, Türkiye’de doğal ve sağlıklı yaşamla ilgili bilincin geliştirilmesi konusunda televizyon programları, yazılı basın röportajları, seminer, konferans ve panellerle oldukça yoğun bir çalışma yaptı.
Aile hekimliği ihtisası olan Dr. Ender Saraç’ın ayrıca Sağlık Bakanlığından onaylı akupunktur sertifikası da bulunmaktadır. Birçok sayıda şirkete danışmanlık veren Saraç, hâlen bir sağlık merkezinde çalışmalarına devam etmektedir.
Artık Ruhunu da Besle, Ruhsal Gelişim ve Kader, İlaç Gibi Yemekler, Ramazanda Sağlıklı ve İnce Kalın Saraç’ın eserlerinden bazılarıdır.