İMGENİN GÖR DEDİĞİ

Safiye GÖLBAŞI

İmgeyi anlatmanın güçlüğüyle imgenin cazibesi aynı yerden kaynak buluyor olsa gerek: Zıtlığı kucaklayan çok anlamlılıktan. İmgenin lügat manası “hayal, zihinde tasarlanan şey” demek. Peki, pratikte öyle mi? Tam olarak değil. Yedeğinde hem somut hem soyut ifadenin imkânları var imgenin. Manevra kabiliyeti bu sebepten yüksek, uyandırdığı çağrışımlar özgün ve her daim etkileyici. İmge, bir benzetiş, manayı maddeye bürürken maddeye mana giydirme işi. En geriye doğru bir hatırlayış belki de.

Sevmek nasıl vücut bulmuştu ilk yaratılışta, ihanet nasıldı, ya hasret çekmek? Kırılmak neydi, yanılgı neye benziyordu? Aramızdan birileri hatırlayacak bunları, onlara sanatçı diyeceğiz. Rüyalarımızı dürtecek buldukları imgeler, uyanacağız. Bir imgeyle karşılaştığımızda artık soyut âlem ile somut âlemi bir araya getiren bir üçüncü âlemdeyizdir çünkü.

Bir de imza ciheti var imgenin. Sevdiğinin adını mıh gibi aklında tutunca unutamamak eylemi, unutamamanın verdiği acı mıhla birlikte şairin imzası olur o dakika. Yalnızca o şairin, o yazarın, o yönetmenin velhasıl sadece o sanatçının aklına gelen bir benzetme, o mananın bir tek onda uyandırdığı o maddi form sanatçısıyla özdeşleşir.

Sanatçının ilgisini çeken yahut muhatap olduğu nesnelerin, görüntülerin izleri; hayalleri, rüyaları, mana âleminin genişliği ve mahiyeti de bulduğu o imgenin içinde gizlidir aynı zamanda. Sanatçı için eşsiz bir boy aynasıdır imge. Aynaya yansıyan, hem sanatçının bizatihi kendisidir hem kesinlikle o değil.

Biz aynaya bakaduralım, bu arada şair, meçhule giden sessiz bir gemiyi gösteriyordur bize, anlarız ne dediğini, inanırız o gemiye ama bu limandan sesli ya da sessiz bir gemi kalkmıyordur ki, zaten baktığımız yer de bir liman değildir, bunu da biliriz.