UGANDALI AİŞE
Ekrem Can YILMAZ
Okuma alışkanlığını ilkokul öğretmeninden R. Michael Ballantyne’nin Mercan Adası isimli romanını dinleyerek kazanan her öğrenci, Ekvator çizgisinin gerçekten var olmadığını, farazi bir kabul olduğunu öğrendiğinde hayal kırıklığına uğrar. Akademik seviyesi yükseldikçe her ne kadar bu inanış absürt gelse de içten içe çocukluk tahayyülünün gerçek olma ümidini de içinde taşır. İşte ben de ümidimin tamamen yok olacağını bile bile o çizgiyi tecrübe etmeye gelmiştim. Türkiye Diyanet Vakfı bünyesinde Uganda’nın Mbarara bölgesinde yani diğer yarım kürede ülkemin emaneti olan kurbanları bölge halkına ulaştıracaktım.
Eski Dünya tasavvurunda Ekvator’dan Kuzey Kutbu’na kadar olan bölüm, yedi iklim olarak adlandırılır ve tasnif edilirdi. Bu tasnifin dışında kalan bölgelere ise zulümat yani “karanlıklar ülkesi” denirdi. İskender’in ab-ı hayatı buralarda aradığına inanılırdı. Şu an Eski Dünya’ya göre zulümat ülkesindeydim. Nil-i Mübarek’in kaynağı olan Nnalubaale Gölü’ne (Türkçe Telaffuzu Nalubali olan bu göl, Victoria Gölü olarak maruftur. İngiliz gezgin Richard F. Burton ve Jhon H. Speke 1858 yılında Nnalubaale Gölü’nü keşfederek (!) İngiltere kraliçesi onuruna ismini Victoria Gölü olarak değiştirmişlerdir.) on beş kilometre uzaktayım. Ben de bir beyazdım ve renktaşlarımın yaptıkları yüzünden cildimden utanacak vaziyette idim. Neyse ki burada dedelerimin namı ve çabası sayesinde başım dik yürüyebiliyordum. 1800’lü yıllarda kısa süreli de olsa Uganda hükümeti, Osmanlı Hatt-ı İstiva (Ekvator) Eyaleti’ne bağlılık arz etmiş ve kalesine Osmanlı sancağı çekmişti. Bu sebeple kendimi beklenen bir misafir olarak hissedebiliyordum.
Arife günü başkent Kampala’dan Mbarara’ya hareket ettik. Kesim bölgemiz Güney Yarım Küre’deydi yani Ekvator çizgisinin diğer yanı. Evet, bilfiil tecrübe ettim ki Dünya’yı en geniş yerinden saran Ekvator çizgisi gerçekten vehmî bir kabul. Ancak bu topraklar, dar boğazları ile dünyanın lüks ve ihtiyaç keşmekeşine en net çizgiyi koymuş vaziyetteler. Çok uluslu şirketlerin köfteci tezgâhı önünde zapturapt marifetiyle istediği menüyü aldıran beyaz çocuklar yarısını yiyip çöpe atarken buradaki çocuklar mezbahada kasaplığı öğrenmek için babalarının peşinde sakatat ayıklayıp çıraklık etmekteler. Beyaz adam yerel halka sakatat ürünlerini layık gördüğü için hayvanın kuyruk, paça gibi bize göre pek cazip olmayan uzuvları burada epey rağbet görmekte.
Kurban Bayramı’nın birinci gününde bayram namazını eda ettikten sonra kesim alanına vardık. Bir yanda emanetleri tevdi etmenin sorumluluğu ve hayvanların son nefeslerini huzur içinde vermelerinin endişesi, öte yanda kesim alanında âdeta havada uçuşan palalardan kendini koruma ve etlerin ihtiyaç sahiplerine adaletle taksim edilmesi gayreti… Bunlar gibi birçok ameliye zihnimi meşgul ederken aniden karşımda bir çocuk belirdi. Atalarımızın siyah tenli insanlar için kullanmış olduğu “gündüz feneri” tabiri şimdi benim için gerçek manasını bulmuştu. Irkçılıktan azade bir şekilde gerçeği ifade buyuran bu deyiş, insanların tenlerinin arkasındaki rengi ortaya koyan bu tespit şimdi karşımda oluşmuştu. Küçük çocuk; siyah teni, ışıl ışıl gözleri, kıvırcık saçlarıyla karşımda durmuş bir elinde boyu kadar pala, öbür elinde bir hayvanın kuyruğu bana bakıyordu. Gözleriyle bizim paça diye tabir ettiğimiz, birçoğumuzun adını zikredince dahi midesini ekşiten, derisinin tüyleri toynaklarına düşmüş bir hayvan bacağını gösteriyordu. Gülümseyerek alabileceğini ifade ettim. Ancak ataları beyaz adamın imtihan kabilinden tebessümü ile çok defa tardedilmiş bir çocuk olarak bilinçaltında beyaza güvenmemeyi taşıyordu. Onu ikna edebilmek için tebessümü azı dişlerime kadar vardırdım, vekâlet vermek için yüksek sesle okuduğum yüzlerce isim sebebiyle hayli kalınlaşmış olan sesimi olabildiğince müşfik bir hâle soktum, parmaklarımdan elime, elimden koluma devam eden bir hatla et yığınını işaret ettim, bütün uzuvlarım çocuğa beden dili ile dilediğini almasını söylüyordu. Ancak gözlerinde izin almış olmanın mutluluğu ile tereddüt birlikte okunmaktaydı. Dayanamadım elimdeki evrakları bir kenara tıkıştırıp kemik yığınına elimi daldırdım ve istediklerini ona kendi elimle verdim. Güvenliğini temin etmek endişesiyle elini tutup kesim alanının dışına çıkarmak arzusundaydım fakat elimi tekrar kaldırınca sanırım vazgeçtiğimi düşündü ve süratle kapıya doğru koşmaya başladı. Kapıda kesimin güvenliğini sağlamakla görevli askere bir el hareketi ile müsaade etmesini işaret ettim. Hız kesmeden soluk soluğa kalabalığın içinde kaybolup gitti. Bense merhum Akif’in “Şark” isimli şiirini mırıldanarak ülkemin emanetlerinin tek bir parçasını dahi zayi etmemek üzere tekrar işimin başına döndüm.
Bayram günlerini kurban organizasyonu ve başkente dönüş ile geçirdikten sonra mihmandarlarımızla birlikte Müslüman çocukların kaldığı yerel bir yetimhaneyi ziyaret etmek üzere yola çıktık. Yetimhane kapısı bizim enaniyet zincirleri misali idi. İki kat olmadan girmek mümkün değil. Cennet kılavuzu olan yetimlerin önünde bir parça eğilmek hiçbirimize güç gelmedi. Grup grup içeri girdik. Girdik ama gördüğümüz manzara bir müddet bizi yetim başı okşamaktan alıkoydu. Etraftaki her nesne zihnimizdekilerin çürümeye yüz tutmuş kötü bir kopyası hatta cesedi vaziyetindeydi. İçi dar, tavanı basık, duvarları kambur bu binaya okul demek hayli güç. Tahta dediğiniz şey duvarla hemzemin siyah boyalı bir dikdörtgen. Tebeşir deseniz tuğladan mamul. Sıralar tahtakurularının cümbüş yeri. Etraftaki her şey en iptidai biçimde dizayn edilmiş. Kitaplar papirüsten hâllice, kalemler sanki kuru birer çırpı. Yatakhane bölümü ise içine gireni yutan kara bir delik. Bu karanlık canavara tek başına kafa tutan cılız mı cılız, kendine hayrı olmayan yumru bir ampul. O yataklar sanki küçük birer musalla. Üzerine çarşaf diye serilmiş delik deşik bir pırtı. Hâsılı her köşesine sefaletin çöreklendiği bir bina. Bu hayret ve acıma töreninden sonra insanın süfli hasletlerinden biri olan alışmak hepimizi ele geçirdi. Ve nihayet dikkatlerimizi çocuklara verebildik. Bazıları acayip bir mahluku izler gibi uzaktan bizi seyrediyordu. Bazıları umursamaz bir şekilde oyuna devam etmekteydi. Bir kısmı da etrafımızda “omuuzungu (beyaz adam)” diye haykırarak dönüyordu. Döngü sona erince beyaz kollarımızı merak içinde siyah küçük parmaklarla tetkik etmeye başladılar. Bu parmaklar biz eğilince yüzümüze hücum etmekteydi. İçgüdüsel olarak birçok elin ani hücumu beni tedirgin etmişti fakat kendimi tuttum. İnsanat bahçeleri (19. yy. sonundan 20. yy.ın ortalarına kadar Avrupa’nın birçok başkentinde “egzotik halk”ların teşhir edildiği mekânlar) kurup bu çocukların babalarına müsamere muamelesi yapan renktaşlarımın günahını ödemek istedim belki de.
Epey sonra vücudumuzdan merakları gitti. Çantalarımızdan şekerlemeleri, çikolataları, küçük oyuncakları çıkardık bir anda tüm çocuklar fırdolayı etrafımızı sardı. Çığlıklar, alkışlar, kahkahalar, çözülmek nedir bilmeyen bir heyecan yumağı arasında kalmıştık. Çocukları sıraya koyup nizami bir şekilde hediyelerini dağıttık. Bir kısmı şekerlemesiyle bir kenara çekilirken bir kısmı etrafımızda bizimle ilgilenmeye devam ediyordu. Küçük bir kız çocuğu yanıma yaklaştı. Siyah yüzünün etrafını çepeçevre sarmalayan beyaz başörtüsü ile âdeta tesettürün emredildiği sure-i Nur gibi ışıl ışıl parlıyordu. Açık siyah dudakların arasından beyaz seyrek dişler, dişlerin arasından ise mutluluk fışkırıyordu. Neşeyle ismini sordum. Aişe olarak cevap verdi. İsmini anladığımı ima etmek için Ayşe diyerek tekrar ettim. Bir anda siyah kaşlar beyaz gözlerin üstüne çatıldı. Burun delikleri birer mağara gibi açıldı. Açık siyah dudaklar gerildi ve sert bir tonla aradaki “i” sesini bastırarak tekrar etti: Aişe!
Küçük Aişe, isminin Türkçe telaffuzu olan Ayşe’yi beğenmemiş “i” sesinin “y” sesine evrilmesini kabul etmemişti. Ses bilincinin, dil bilincinin, benlik bilincinin en mukaddes tezahürlerinden biri karşımda hayat buluyordu. Aişe kendisini fark ediyordu. Fark ettiği için bir başkasının kendisini anlamlandırmasına müsaade etmiyordu. Aişe, fonetik tefriki ile gelecek nesillerin umudunu müjdeliyordu. Eğilerek gözlerinin içine baktım büyük bir teslimiyet ve mutlulukla ismini istediği gibi tekrar ettim: Aişe!
Musa peygamberi kucaklayan Nil Nehri’nin kaynağı olan Nnalubaale Gölü, nihayet kendi çocuklarını çağın firavunlarına karşı beslemeye başlamış. Allah’tan Musa peygamberin dilini açarak güçlendirdiği gibi bu toprakları da dil ve din bilinci ile güçlendirmesini niyaz ederek yetimhaneden ayrıldım.