GURBETTE CAMİYE KAVUŞMAK

Zeynep YAMAN

Bir pazar sabahı gri gökyüzüne eşlik eden kilise çanları, boş sokaklar, karga sesleri, bazen yağmur ama daima soğuk bir hava, burası Almanya. İnsan olarak doğmanın, Müslüman olmanın, öyle kalmaya yetmediği, büyük mücadeleler ve fedakârlıklar istediği coğrafyalardan sadece bir tanesi. Vatanımızdan uzakta gurbet diyarında kendimizden, yani özümüzden ve dinimizden uzaklaşmadan, bizden sonra gelecek olan ve belki bizim gibi bu topraklara kök salacak, buraları kendilerine mesken edecek nesiller için yaşanabilir bir ortam hazırlamaya çalışıyoruz. Elbette bu ortamı sağlayacak olan mekânlardan ilki ve en önemlisi de Müslümanların birbirinden haberdar olduğu camilerdir. Kolay olmamıştır gurbette camiye kavuşmak, ezan sesiyle buluşmak.

Gurbette camiye kavuşmanın ilk adımlarını biraz geriye sararak anlatmak gerekir. Tarih: 3 Şubat 1965. Yer: Almanya’nın tanınmış büyük şehirlerinden biri olan Köln. Türkiye’den gurbete gelen isçilerin Ramazan Bayramı’nda bayram namazını büyük Köln Katedrali’nde kıldıkları gün. O dönemlerde Almanya’daki Müslüman sayısı Türk işçilerin gelmesiyle gün geçtikçe çoğalırken aynı zamanda onların namaz kılabileceği uygun ortamların olmaması vakit geçtikçe büyük bir sorun hâline gelmişti. Öncelikle küçük daireleri kiralayıp bir araya gelecekleri, cemaat hâlinde namaz kılabilecekleri ortamlar oluşturmuşlardı. Ancak bayram namazı gibi, aynı anda onlarca hatta yüzlerce kişinin namaz kılacağı bir ortamın olmaması sebebiyle Katedral yönetimine başvuruda bulunmuştu bizimkiler. Onlar da meseleyi değerlendirip bayram namazının Köln Katedrali’nde kılınmasına onay vermişlerdi. Almanya’daki Müslümanların kaderi belki de o zamanlarda değişmeye başladı. Gün geçtikçe buraya sadece geçici bir süreliğine değil, daha uzun kalmak için gelindiği anlaşılacaktı. Böyle bir durumda Almanya’nın farklı şehirlerinde birbirlerinden habersiz bir şekilde Türkler bir araya gelip cami/ mescit ihtiyaçlarının çözülmesi gerektiğine karar vermişlerdi. Sadece namaz kılmanın haricinde artık bu topraklarda yaşayacak olan aileleri, çocukları hatta torunları, kendi özlerinden ve Türk Müslüman kimliklerinden uzaklaşmasın, değerlerini yitirmesin diye bir yola girmişlerdi. Önce daireler kiralanmış, sonra binalar, bazen fabrikalara benzer yerler ayarlanmıştı zamanla. Daha sonra herkesin imkânının el verdiğince destek olmasıyla geniş arsalar alınmıştı. Bu arsaların üzerinde Türklerin alın teriyle kendi elleriyle inşa ettikleri, her köşesine anılarını bıraktıkları camiler yükselmişti. Cami dediğime bakmayın. İlk yapılanların çoğunluğu Türkiye’deki camilerin mimarisine benzemiyor. Bir kubbesi ve minareleri olmuyor mesela. Dışarıdan bakınca normal bir binaya benzese de içeri girdiğiniz andan itibaren bulunduğunuz yerden alıp sizi bambaşka bir dünyaya götürüyor. Zaman geçtikçe, Müslümanların bu topraklardaki varlığı inkâr edilemeyecek bir noktaya geldikçe yeni inşa edilen camilerimizin belli şartlara uydukları takdirde kubbeleri ve minareleriyle yani aklımızdaki cami resmine benzeyen camiler yapılmaya başlandı.

Biz, aklımızdaki cami resmine benzemeyen binalarda bir araya geldik yıllarca. Oralarda cemaat olduk, birlik ve beraberliği öğrendik. Bazen mekâna anlam verenin, insanın niyeti, çabası ve ona verdiği değerde gizli olduğunu gördük. Dış kubbesi olmayan camilerin kubbe desenli çatıları altında toplandık. Bir minareden yükselen ve arşı titreten ezanlarla büyümedik ama camimizin içerisinde ezan okundu mu hepimiz yaptığımız işleri bırakır dikkatle ve saygıyla dinlerdik. Belki arşı değil ama kalbimizi titretirdi o ezan. Ve camilerimiz sadece namazın kılındığı ve mescit görevi yapan bir yer değil bize mesken, sığınacağımız ve iki kültür arasında sıkışıp kalan bir nesli kurtaran bir liman oldu.

Bizim camimiz de ilk inşa edildiğinde sade ve büyük bir binaymış. Ne camiyi anımsatan bir kubbesi ne de bir minaresi varmış. Bir minare eklemek istemiş, uzun bir süre bunun için mücadele vermişlerdi. Nihayetinde verilen bir onayla camimize bir minare inşa edilmişti. Özel bir programla açılış yapılmış, hepimiz çok heyecanlanmıştık. Minaremiz ne Türkiye’deki minareler gibi yüksekti ne de yeri ve göğü ezanımızla inletebiliyordu. Garip kalmıştı o da gurbet topraklarında, aynı bizim gibi. Ama varlığı, ilk gününden bu yana her gördüğümüzde, gölgesinde bulunduğumuzda bizi heyecanlandırdı ve öyle de devam ediyor. 2020 yılının nisan ayında, ramazanda bir ilke şahit olduk. Camilerimizde okunan ezanların sesi dışa aktarıldı. Almanya sokaklarında ezan-ı Muhammedîye yükseldi. Ne de güzel gelmişti o sene ramazan, yıllarca mahrum kaldığımız ne güzel bir hediye getirmişti bize.

Günümüzde Türkiye’deki camilerin mimarisine benzer şekilde inşa edilen camilerimizin sayısı arttıkça, cemaatler çoğalıp bir araya geldikçe, gençler camiyi bir buluşma noktası olarak gördükçe ve cami bahçeleri, mescitler çocukların sesleriyle şenlendikçe, yıllar önce büyük fedakârlıklarla buraları inşa eden büyüklerimizin ektiği tohumların filizlendiğine, büyüyüp meyve verdiklerine şahit oluyoruz.

Gurbette Müslüman olmak, minarelerden yükselen ezana, dalgalanan al bayrağa hasret kalmaktır. Gurbette Müslüman olmak, gündelik hayatta örnek bir Müslüman olarak yaşayıp her hâl ve hareketiyle tebliğ yapmak, insanlara İslam’ın güzelliğini göstermektir.