DEPRESYON

Esra ORAS
Uzman Psikolog

Her geçen gün yaygınlığı artan depresyon, bir çeşit duygu durum bozukluğudur. Çökkünlük, umutsuzluk ve suçluluk duyguları kişiyi oldukça derinden etkiler. Depresif dönemde kişinin uyku düzeni bozulur ve iştahında anlamlı düzeyde olumsuz değişimler meydana gelir. Kişi depresyondan evvel keyif aldığı şeylerden keyif alamaz, yapabildiği işleri yapamaz olur. Kişinin muhakeme becerileri zayıflar, gerçeklikle ilişkisinde bozulmalar görülür.

Depresyon; bireysel, toplumsal, kültürel, biyolojik pek çok faktörün bir araya gelmesi sonucunda ortaya çıkan bir süreç olsa da tedavisi konusunda bu faktörlerden yalnız birinin öne çıktığını görüyoruz: Biyolojik faktör.

Depresyonu tamamen biyolojik bir sorundan ibaret görüp tedavisinin de ağırlıklı olarak medikal destekle mümkün olacağına inanmak bu rahatsızlığı hafife almak anlamına gelir. Nitekim araştırmalar, salt medikal tedavinin depresyon tedavisinde etkinliğini hâlâ tartışmaktalar. Elbette biyolojik faktörlere de müdahale etmek tedavinin bir parçası olmalı. Fakat diğer tüm faktörlere nasıl müdahale edebileceğimizi konuşmak günden güne yayılan depresyon sorununa daha kapsamlı ve kalıcı çözümler bulmamızı sağlayacaktır.

Kaybolan Bağlar kitabının yazarı Johann Hari, hem depresyonun hem anksiyete bozukluklarının ardındaki öznel deneyimlere baktığımızda karşımıza “kopukluk” deneyiminin çıktığını ifade etmektedir. Kopukluk yaşantısı, aslında bireyin hayatının tüm alanları ile arasına giren farkındalığın ortadan kalktığı derin bir mesafe olarak düşünülebilir.

Kişinin kendi iç dünyasıyla duyguları ve düşünceleriyle arasına giren kopukluk deneyiminden bahsederek meseleyi ele almaya başlayabiliriz. Ne hissettiğine, ne düşündüğüne, hangi telkinler ve talimatlarla yoluna devam ettiğine dair farkındalığını yitiren kişi otomatik pilotta yaşar; zaman içerisinde rüzgârda savrulan bir yaprak gibi dağılmış hisseder. Bugünkü hislerine ve düşüncelerine dair bireyin farkındalığının olmaması doğal olarak beraberinde kişinin kendi yaşam öyküsüne ve geçmişine dair bilincini de sekteye uğratır. Kendi geçmişi ile bağlarını koparan kişi, geleceğinin sorumluluğunu hakkıyla üstüne alamaz. Ve en önemlisi kendisiyle arasına mesafeler giren kişi, anlamlı bir hayata dair ihtiyacı olan değerlere de temas edemez. Elbette bu durum, bir öteki ile arasına da derin mesafeler oluşturacaktır. Oysa hem sosyal hem ailevi bağlar, emek ve belli ölçülerde yakınlığı gerektirir. Kendi duygusal ihtiyaçlarından bihaber olan kişi, bir ötekinin ihtiyaçlarına da yabancı kalacaktır. Doğal olarak ilişkiyi geliştirecek ve derinleştirecek, bağları güçlendirecek adımları atamamak kişiyi günden güne yalnızlaştırır.

Kendimizle ilişki kurma biçimimiz sadece sosyal hayatımızı değil mesleğimizle ilişkilenme biçimimizi de etkiler. Yaptığı işe anlamlı bağlarla bağlanmayan kişi bu kopukluğun getirdiği yükle tükenmişliği daha sık hissedecektir. Özetle kişi; ailesi, mesleği, sosyal çevresi, en önemlisi kendi iç dünyası, geçmişi ve değerlerinden kopar. Ve bu kopukluk, beraberinde anlamsızlık, yalnızlık ve derin bir kederi kişinin hayatına taşır.

Peki, bu kopukluk nasıl bu denli yaygın bir sorun hâline geldi?

Modern söylemler, “Kendine yetmelisin, kendini sevmelisin, en çok kendini önemsemelisin.” gibi telkinlerle belli dağınıklıkları toparlamaya çalışırken başka türlü bir dağınıklığı ortaya çıkardı. Ötekini önemsemekten utanç duyan, acziyetinden dolayı suçlu hisseden, uyumu eziklik olarak gören bireyler, kendini tüm bunların yükünden korumak için yalnız kalmayı tercih eder hâle geldi. Oysa insanı bundan beş bin yıl önce doğanın tehlikesinden bir arada olmak nasıl korumaktaysa aslında hâlâ aynı muhtaçlıkla ihtiyacımız var birbirimize. Evet, güvenlikli sitelerde daha emniyette hissetmemiz, gıdaya kolay ulaşınca daha tok olmamız, önlenebilir tıbbi hizmetler ile daha sağlıklı olmamız bekleniyor olabilir. Fakat tüm bu imkânlar içinde insanoğlu hiç olmadığı kadar depresif ve hayatından vazgeçecek kadar patolojik bir yönelim içinde. Çünkü yıllar önce Bowlby’nin de bağlanma teorisi ile ifade ettiği gibi “bağ kurmak” çok daha büyük bir ihtiyaç. Belki de beslenme, barınma gibi diğer tüm fizyolojik ihtiyaçlar, bağ kurmamız için sadece bir aracıdır. Aracılara dair muhtaçlık ortadan kalkınca bağ kurma ihtiyacımız ortadan kalkmış olmadı ki… İnsanoğlu sevgisiz ve yalnız kalınca hasta olan bir varlık. Sevgisiz gelişemiyoruz, yalnız kalınca ise hasta oluyoruz. Bizi güvensiz, bağsız ve kimsesiz yaşamak hasta ediyor. Nitekim yapılan araştırmalar, depresyonun ilk ayak sesinin yalnızlık hissi olduğunu ortaya koyuyor.

Dolayısıyla sorun kopukluk ise çözüm anlamlı bağlarla yeniden bağlanmak olmalı; ailemize, dostlarımıza, mesleğimize, kendimize ve Rabbimize. Yeni sosyal, ailevi, mesleki, manevi ve içsel reçetelere ihtiyacımız var. Mevcut reçeteler bizi şifalandırmıyorsa yeni şifa yollarının arayışına yönelmek durumundayız.