MURAKABE VASITASI OLARAK ZAN

Hatice Ebrar AKBULUT

İnsandan söz edilecekse eğer söze Şirazlı Sadi’nin insan tanımıyla başlamalı yahut o tanımı hatırlara düşürmelidir. “İnsan birkaç damla kan ve bin bir endişe…”

İnsan can taşıyan, taşıdığı canın bilincinde olan ama o canın da sahibi olmayan karmaşık ve âciz bir varlıktır. Asalet ve kudreti, güçsüzlük ve yetersizliği aynı anda kendinde taşır.

İnsanı yöneten, karar verme yetkisini düzenleyen, onu bir arayışa sevk eden ve duygularını etkileyen içsel durumlarıdır. İç dünyası varlıklı olan kimsenin hayat görgüsü, hissiyatı, vakarı, bakışı, düşüncesi ve tavrı da zengindir. İnsan başka diyarları ne kadar temaşa etmiş, okumayı hem satırdan hem de sadırdan ne kadar yapmış, farklı insan manzaralarına ve değişik yaşantılara ne kadar tanıklık etmişse içgörüsü de o kadar kuvvetli ve derindir.

Davranışlarımız çoğu zaman nasıl bir insan olduğumuzun bilgisini verir. İçtenlikli, sıcakkanlı, soğuk tabiatlı gibi hakkımızda söylenilenler genelde kişiliğimize dair bir şeyler anlatır. Fakat görünen her zaman göründüğü kadar ve göründüğü gibi değildir. Görünenin ardında görünürdekinden daha hakiki olan şeyler vardır. İlk bakışta kibirli gelen, esasında içtenlikli olabilir. Neşeli olan, kendi içinde onulmaz dertler taşıyabilir. Her şeye ağlayan, en güçlü ve en dayanıklı olabilir. Sessiz duran, en yaramaz, en dedikoducu, en zalim olabilir. En cevval ve sağlam görünen, içeriden çok çürük çıkabilir. Zannımıza göre kategorize ettiğimiz, onun hakkında birtakım hükümlere vardığımız bir kimsenin zannettiğimizden çok aykırı bir kişilik olma ihtimali de vardır.

Bir kimse hakkında ön yargılı, peşin hükümlü olunması, o insana dair hiçbir şey bilmemektendir. Hayatının ve kişiliğinin hiç olmazsa bir parçasını bildiğimiz insana kolay kolay ön yargılı olamayız ama onun hakkında zanda bulunuruz. Ona sevgimiz varsa hüsnüzan, hasedimiz varsa suizan ederiz. Zan, her neye yöneltilmişse yöneltilen bu şeyin kalpteki yerine ve karşılığına göre dışarıya bir duygu olarak yansır. Öyleyse zan, yanıltıcı sonuçlar doğurabilir, yanlış kararlar aldırabilir, doğruyu ve yanlışı ayırt etmede hata yaptırabilir.

Zannı olmayan insan yoktur. İnsan zanlarına göre tespitte bulunur, sezgilerine zanlarına başvurarak güvenir. İkilemde kaldığında hangi yoldan yürüyeceğini zanlarına göre tercih eder. Zan mefhumu, bir şey hakkında onun mahiyetine ve ne olduğuna dair çıkarımda bulunmaya, akıl yürütmeye yarar. Zanlarımız tek gerçek, genelgeçer, doğruluğu kesinleşmiş, kanıtlanmış hisler ve düşünceler değildir. Farabi, Kategoriler ve Retorik’te zannın bir kanaat olduğunu, yani insanın kendi görüşü, fikri ve kanısı olduğunu, dolayısıyla bir şey hakkındaki inancın ve hükmün o şeyin kendindeki varlığından başkaca olmasının mümkün olacağını söyler (Klasik Yayınları, Tercüme: Ali Tekin, s. 63).

Farabi’nin zannı kanaat ile açıklaması, insanın bir şey hakkında duyduklarıyla yetinmesi, araştırma yoluna gitmemesi, zanlarının ardına düşüp hakikati araştırmamasıdır. İnsanı gerek bir düşünce faaliyeti olarak gerekse de bir şeye dair hissiyatını güzelleştirme ya da kötü olandan uzaklaşma olarak başkalarından ayıran zannının karşıtlarını araştırmasıdır. Tecessüs, tahkik, tetkik ve merak zannın esas sebep ve sonuca varması içinse insana çok büyük hikmetler verir. Ahlakını güzelleştirir, bilgi ve görgüsünü artırır, anlayışı ve kavrayışı yüksek bir insan olma liyakati verir. İnsan inandığı konularda da şüphe edebilen bir varlıktır. Zannın araştırılması, suizan ile hüsnüzannın ayrılması şüpheyle döşenmiş yollardan, yanlış fikir otlarının ayıklandığı bahçelerden geçmekle olur. İyi niyetli bir insanın kalbinde şüphe okları olsa da niyeti ona hakikatin yolunu açan bir işaret gösterir. İnsan iyi niyetiyle suizannı terk eder.

Suizan nedenseldir. Suizan olmasaydı hüsnüzan da bir kalpte kendine yer bulamazdı. İyi niyet ancak kötü niyet de varsa kendine bir yer ve istikamet bulur. Gazali’nin, birbirine zıt fırkaların çalkantıları içinde doğru yolu ve istikameti bulması, fitne kumkuması zanların içinden sorgulayarak ve araştırarak selamete ermesi hakikat arayışındaki içtenliğindendir (Bkz.: Gazali, el-Munkız mine’d-Dalâl). Eğer Gazali, hakikati örten suizannın peşinden gitseydi bugün okuduğumuz eserlerinde hakikatsiz ve mesnetsiz şeyler yazacaktı. Öyleyse insanlar hakkında düşünürken, kâinata bakarken, ilim yolunda yürürken suizan, insanın en büyük düşmanıdır. Suizan, bir şey hakkında kötü düşünmek ve düşündüğü kötülüğe de inanmaktır. Tecessüs, bir şeyin iç yüzünü ve hakikatini kavramak için değil de suizan içinse insanın yalnızca kalbindeki karanlığını artırır.

Suizan eden bir insan da çok bilgili, ağırbaşlı, sükût üzere olabilir. Kendi zanlarını araştırıp sorgulayabilir. Ancak zekânın kötüye kullanılması kadar tehlikeli bir şey yoktur. Suizan, keskin bir zekâyla birleştiğinde ortaya talihsiz, kötü ve vahim bir karakter çıkar. Hüsnüzan konusunda da hepten iyi niyetli davranarak kötü ihtimalleri görmezden gelmek insanı ziyana uğratır. Söz gelimi ketum olan her insanı derin düşünceli, duygulu ve güvenilir zannederiz. Bunu böyle sanmak, biraz da tecrübesizlikten kaynaklıdır. Karaktersiz biri de sessiz durabilir, az konuşup ketum görünebilir. Sükût etmek az konuşmak değil, konuşmayarak da bir hâli ve hissi anlatabilmedir. Hüsnüzan akleden kalp ve beyinle birlikte olduğunda insan, hem kendi davranışlarını hem de başka insanların hâllerini olabildiğince isabetli yorumlar. Her konuda peşin hükümlerden sakınarak hareket eder.

Suizan kötü niyettir, kötü ve olumsuz düşüncedir. Kötücül düşünen güzel eylemde bulunamaz. Kendi kalbini fesada uğratır. Karşısına çıkan iyiliklerin ve güzelliklerin idrakinde olamaz. İnsan bir kez kötü düşünceye teslim olmayagörsün aklı, fikri, ruhu bulanır ve sarpa sarar. Suizan eden kimse kendine de başkasına da hata payı bırakmaz, başkası hakkında yanlış düşünmüş olma ihtimalini de göz önünde bulundurmaz.

Suizannına göre hareket eden kimse başkalarının başına gelen talihsizliklerle mutlu olur. Kendi kifayetsiz ve muhteris hâlini suizannıyla örtbas eder. Tiffany Watt Smith, bu durumu “schadenfreude” kavramıyla açıklar, yani başkalarının talihsizliğinden duyulan keyif. Suizan, insanın kalbine başkalarının başarısızlıklarından sevinç duymak gibi kötü ilhamlar verir.

İnsan yalnızca sevmediklerine, kıskandıklarına ve haset duyduklarına değil, sevdikleri hakkında da suizanna düşer. Sevdiği birinden incindiğinde onun hakkında kötü şeyler düşünebilir, ona karşı intikam duygusuyla dolabilir. Sevgiye yaraşmayacak fiillerde bulunmak isteyebilir. Kuşkusuz incindiğimiz bir an acı bir gerçekle yüzleşir, üzücü bir durumu kavrar, bazı şeylerin zorluğunu anlarız. Bu incinme sevdiklerimiz eliyle olmuşsa etkisi daha da yıkıcıdır. İncinmek, kıymetli ve kayda değer şeyler karşısında olur. Yerli yersiz her şeyden incinmek, anlayış yüksekliğinden ve kalp olgunluğundan değil, insanın kendi içinde çözemediği sorunlardan kaynaklanır. Suizan, insanın kendi içinde hâlledemediği meselelerden doğar.

İnsanın bir konuda suizan etmesi, biri hakkında suizanda bulunması onun kötü bir karakter olduğu anlamına gelmez. Çünkü iyilik ve kötülük içimizde aynı anda mevcuttur. Eyleme geçmeyen suizan, insanı kötü kılmaz. Fakat kalp, kötü hislerin yuvası olursa da iflah olmaz. Hayatın tadı ve tuzu, dostlukların rengi, sevinçlerin neşesi kalmaz.

İnsan sevdiği birinden uzak düştüğünde aklı karışabilir, gönlü zan ile dolabilir, evhama kapılabilir. Eğer bu zanların kalbini ele geçirmesine izin vermez, onları yönetir ve ayıklarsa o kalbin bağında mesafelerin soğutamayacağı dostluklar ve muhabbetler kurulur, bunlar zamanla daha da büyür, serpilir ve derinleşir.

İnsan ilişkilerini karmaşıklaştıran ve içinden çıkılmaz hâle getiren tecrübelerin söze, sohbete, içtenliğe yansımayışıdır. Biriyle yaşadığımız bir sorunu başkasıyla da yaşadığımızda önceki durumdan kendimize bir nasihat çıkaramamak yaşımız ilerlese de insanı tanıma konusunda bizi toy bırakır. İnsan, insana tecrübeleriyle baksa, onu anlamaya çalışsa büyük oranda insana dair ümitsizliği ve hayal kırıklığı azalır. İnsanı her yönüyle değerlendirdiğimizde bazı şeyleri akışına bırakmak ve böylece suizandan sakınmak da kolaylaşır. Çünkü zamanın her şeyi açığa çıkaran bir kuvveti vardır.

İnsanlar arasında suizanna sebebiyet veren birbirine karşı net ve açık olmamaktır. Bir insana karşı net olmak, ona her şeyi dilediğince söylemek anlamına gelmez. Netlik, kaba ve patavatsız biri olmak değil, açık ve saygılı bir üslupla kararını, düşünceni, duygunu muhatabına söylemektir. Anlayıp anlamamak, zannını iyi tutmak ve ona göre davranmak artık onun sorunu, onun işidir. İnsan hiç kimse için kendi hislerinin sıhhatini bozmamalı, kendi güzergâhından sapmamalıdır. İnsanları gözünde büyütmeyi bırakmak, bazı kimselerin kalbinde ayırdığın yeri hak edip etmediğini kavramak, birini düşündüğün zamanların sana neler katıp senden neler eksilttiğini anlamak hayat yürüyüşünün kemâl safhalarından biridir. Ömür, kimse için vakti ziyan etmeye, duyguları heba etmeye değmez. İnsan suiniyet, kuruntu ve vehimlerle vakit kaybetmek yerine kendi zanlarını hüsnühâl üzere tutmalıdır.

Makul insan, değiştiremeyeceği şeylerle vakit kaybetmez. Oyalanmak yerine farklı bir yol izlemeye yönelir, başka arayışlar bularak ümit ve çabasını ziyadeleştirir. Güzelin izinden gitmeye kendini yazgılı hisseder. Hayatı yaşama ve mutlu olma sanatının nirengi noktası, duygusal zekâ ile akletme kabiliyetini birleştirebilmektir. Hüsnüzan ile yürüyen insan, her şeye rağmen kalbini güzelliklere açık tutar, kötü hisleri zapturapt altına alır. İnsan kalbinden suizannı yok edemez ama onu terbiye ederek iyi zanlarını kuvvetlendirebilir.