KİTAP FUARI

Rukiye AYDIN

Kitap fuarlarını severim. En vefalı dostlarımla buluşacağım için o günün sabahını iple çekerim. Onlarla karşılaşıncaya kadar içim içime sığmaz. Karşılaşınca hasret gideririm biraz ama sonunda ayrılık çok acı verir bana. Her biri yerlerine özenle yerleştirilmiş. Onları stantlarında, beni ve başka dostlarını beklerken bulurum. Bütün fuar alanına kokuların en güzelini yayarlar. Burnum, gözüm, gönlüm bayram eder. Gözümü okşayan kapak renklerine, isimlerine bakarım. Elime alır, okşayabildiklerimi okşarım, şöyle bir karıştırırım sayfalarını. O çok özel kokularını yayarak “Hoş geldin.” derler bana. Hele o eski kitaplar yok mu? Çok eski çağların efsunlu mesajlarını getirdikleri için midir nedir, bir başka kokarlar… Ayrıca kelimeler, harfler, onlara dokunduğum, gözlerimle onları takip ettiğim için çok sevinirler. Yeni dostlarla tanışmanın zevki de bir başka. Yan gözle beni süzerler eski dostlarımla ilgilenirken, acaba bizimle ilgilenecek mi, diye. Bekletmeden onlarla da tanışırım. Tanışmakla da kalmam, çantama koyar, hiç ayrılmamacasına evime götürürüm.

Eski kitap fuarlarını hatırlarım, onlar da böyle hoştu. Bir keresinde kızımla gitmiştik. Stantların hepsini gezmiştik. Kızımın okul çantasını lebalep doldurmuştuk. Benim ellerimdeki poşetler de doluydu. Bir kısmını öğrencilerim için almıştım.

Dergilerin lezzeti de ayrı güzel. Kimileri, eski yıllardan bu zamana kadar geliyor; yaşlı, vakur, saygın, sanat yüklü… İçlerinde, eskiden abone olup okuduklarım var. Ne kadar yaşlanırlarsa yaşlansınlar, uçsuz bucaksız buğday tarlasında, badısaba rüzgârıyla birlikte dans eden olgunlaşmış birer başak gibiler. Her sayfasında, maveraya göç etmiş yazar ve edebiyatçılarımızın parmak ve mürekkep izleri var. Bu nadide dergileri, vefalı ahfatları, yeniden çağa hitap edecek şekilde ele almışlar.

Kitap fuarlarının olmazsa olmazı etkinlikler. Konferanslar, söyleşiler, imza günleri… Şiirlerini, yazılarını, öykülerini okuduğum birkaç yazarın, şairin kitaplarını imzalattım. Onlarla tanıştım, yüz yüze sohbet ettik. Her biri yazıları gibi munis insanlar. Bazıları ümit vadeden gençler. Hepsine duacıyım.

Ve çocuk kitapları… Bütün stantlarda olduğu gibi çocuk kitaplarında da epeyce gelişme var, önleri çok kalabalık. Stantlar arasında zorlukla dolaşabiliyoruz. Anne babalar çocuklarının elinden tutmuş, onları yeni kitaplarla tanıştırıyorlar. Ne güzel bir manzara. Çocuklarının ruhunu doyuran anne babalara ne mutlu. Bu manzaraları temaşa ederken beni kalabalıklar hiç yormuyor, aksine, sevindiriyor, gönlüm mest oluyor.

Vefalı dostlarımdan ayrılmak zor oldu. Geç saatlerde eve dönmeye karar verdim. Kalabalık daha da artmaya başladı. Fuar alanından çıkıncaya kadar akla karayı seçtim. İlerlemek ne mümkün, bir santim gidemiyoruz. İğne atsan yere düşmüyor. Kapıya yanaşınca biraz sevindim, nihayet kapının dışında nefes alma imkânına kavuşacağız diye. Yanılmışım, dışarısı daha kalabalık. Güvenlik aramaları zaman aldığı için, kapının dışında büyük izdiham olmuş. Nasılsa, birbirimizi iteleyerek kapının dışına çıktık. Oradan da otobüse ulaşırız herhâlde diye düşündüm. İmkânsız, ilerleme yok. Otobüs durağına kadar izdiham var, dediler. Kaplumbağa yürüyüşüyle nihayet üst geçide kadar vardık. Kaç saat sürdüğünü hatırlamıyorum. Biraz sonra kendimi üst geçitte buldum. Aman Allah’ım! Ömrümde hiç bu kadar izdihamın içinde bulunmamıştım. Bir santimden az ilerliyoruz. Geçidin önünde birbirimize yapışıp kaldık, ne ileriye, ne geriye gidebiliyorduk. Bir an geldi ki, sallantı hissettim. “Ne oluyor, deprem mi?”, dedim. Bitişiğimdeki orta yaşlı adam “Geçit sallanıyor teyze.” dedi sesi titreyerek. Yüzünde yarı endişe, yarı gülümseme vardı. Yaşlı bir adam, “Telaşlanmayın, eğer çok telaşlanırsak birbirimizi ezeriz. Bir de çok hareketten köprü yıkılabilir.” diye uyarıda bulundu. Orta yaşlı kadınlardan biri, “Sakin olun, sakin olun, köprü dayanamayabilir!” diye bağırdı. Birbirine sarılmış iki genç kızdan biri, “Dua edelim!” derken arkadaşıyla birlikte ellerini açıp dua etmeye başladılar. Ağlayan çocukların, belediyeden şikâyet eden kadının, insanları sakinleştirmek için uğraşan adamların sesleri birbirine karışmış, kulakları sağır eden uğultuya dönüşmüştü. İçimden ben de dua etmeye başladım. Genç kızın biri, “Hangi duayı okuyacağımı bilmiyorum, biri bana hatırlatsın.” dedi ağlamaklı bir sesle. Ona, Âyetü’l-Kürsi’yi okumasını tavsiye ettim.

O ne? Bir baktım ki, kaplumbağa yürüyüşüyle üst geçidin öbür ayağına gelmişiz, tam iki saatte. Birbirimizi itekleyerek merdiveni indik. İtmenin tehlikesi yoktu, düşmeden ilerleyebilirdik çünkü birbirimize bitişik kocaman bir kütle gibiydik. Şiddetli bir mücadeleden sonra nihayet ayağımız toprağa basmıştı. Şükreden edene, birbirine sarılan sarılana, artık ayağımız toprağa değmişti, çökme derdi yoktu. Yerdeki kalabalık da çoktu, ama en azından ölüm korkumuz dinmişti. Otobüse kaç saatte vardığımızı bilmiyorum. Binbir zorlukla otobüs hareket noktasına vardık, bütün kapılarından hücum ederek bindik.

Eve vardığımda bin kere şükrettim. Hayatımda hiç bu kadar ölüme yakın olmamıştım. “Ölümün kenarından döndüm.” derler ya işte o hesap. Çok yorgun ama bir o kadar da mutluydum. Neden mi? “Kitap okuma oranları azaldı.”, diye yayınlanan istatistiklere inat sosyal medyada ve televizyonlarda “Kitap fuarında izdiham!” adlı haber, son dakika haberi olarak yayınlanıyordu.