İKİ YAKALI ŞEHİR EDİRNE

Seher MERİÇ

Trakya’nın incisi, Osmanlı’nın Balkanlara açılan kapısı Edirne… Namıdiğer “Sultanlar Şehri”. 1453 yılında İstanbul’un fethine kadar tam 88 yıl boyunca başkentlik yapmış. 1700’lü yıllara kadar da 350 bin nüfusu ile dünyanın üçüncü büyük kenti olmuş. Edirne; camileri, çarşıları, köprüleri, tarihî evleri ve özellikle de muhteşem Selimiye Camii ile ülkemize gelenleri ilk karşılayan bir sınır kenti olma özelliğini taşıyor.

Şehrin dört tarafı tarih kokuyor. Günümüze ulaşan eserlerin çoğunun durumu da oldukça iyi ve kullanılabilir bir hâlde. Hangisini sizlere anlatsam diğerinin boynu bükük kalacak eminim ancak bu yazımda sizlere Edirne’nin daha az bilinen hikâyelerinden bahsetmek istiyorum.

Edirne, mutluluk dönemlerinde "Der-i Saadet" yani “Mutluluk Kapısı” olarak anılıyormuş. 2. Murat’tan 4. Mehmet’e kadar zafer kutlamaları, sünnet şenlikleri hatta 2. Mehmet’in evlilik törenleri hep burada yapılmış.

Topkapı Sarayı’ndan sonra en önemli Osmanlı sarayı olan Edirne Sarayı, üç milyon metrekare alana sahip ve yüze yakın yapıdan oluşuyormuş. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un fethinin planlarını yaptığı, İstanbul surlarını yıkacak devasa topları döktürdüğü yer olan Edirne Sarayı haritadan nasıl silindi? Şu anda Adalet Kulesi’nden başka hemen hemen hiçbir kalıntı bulunmayan bu muhteşem saray nereye gitti sorusu hepimizin aklına geliyordur muhakkak.

Araştırmacılara göre Tunca Nehri kıyısına inşa edilen Edirne Sarayı’nın imarına 2. Murat zamanında başlanmış. Ancak saraya esas karakterini kazandıran Fatih Sultan Mehmet olmuş. Dönemin gezginlerinin notlarından sarayın nüfusunun 15 bin olduğu biliniyor. Hatta Yavuz Sultan Selim tarafından getirtilen kutsal emanetler bir dönem burada korunmuş. Hazine dairesi, haremi, meydanları, has bahçesi ve arz odası ile çok özel bir saray Edirne Sarayı.

Peki ya sarayın sonu?

Edirne Sarayı’nın sonunu 1877-78 yıllarındaki Osmanlı-Rus savaşı getirmiş. Bu savaşta saray askerî amaçla yani cephanelik olarak kullanılmış. Rusların Edirne’yi işgal edeceği anlaşılınca cephaneler düşmanın eline geçmesin diye malesef patlatılmış. Patlamalar 2-3 gün sürmüş. Günümüzde en dikkat çeken ve ayakta kalabilen sadece Cihannüma Kasrı. Buranın hemen arkasındaki günümüzde kırkpınar güreşlerinin yapıldığı alan ise zamanında sarayın has bahçesiymiş. Eski fotoğraflarını gördüğüm sarayın şimdiki hâlinin beni çok üzdüğünü söylemeliyim.

Meriç ve Tunca Nehirlerince çevrelenen Edirne’de farklı dönemlerde yapılmış çok sayıda köprü bulunuyor. Bunlar arasında gün batımını izlemek için en güzel nokta şimdi benim bulunduğum Meriç Köprüsü. 1800’lü yıllarda Sultan Abdülmecit tarafından yaptırılan ve Mecidiye adıyla da anılan köprünün üzerindeki mermer seyir köşküne yerleşip gün batımını izlerken insanın kendini hanedan üyesi gibi hissetmesi çok doğal.

Edirne yıl boyunca pek çok festivale ve organizasyona ev sahipliği yapıyor. Baharın gelişini kutlayan Kakava şenlikleri, yaz aylarında düzenlenen Kırkpınar yağlı güreşleri ve Meriç Nehri’nde düzenlenen, farklı ülkelerden sporcuların katıldığı kano yarışları oldukça ilgi görüyor.

Edirne, birbirinden güzel ve temiz sahil ve plajları ile misafirlerini bekliyor. Erikli’de bir de Tuz Gölü bulunuyor. Osmanlı zamanında şehrin tuz ihtiyacını bu göl sağlıyormuş. Şimdilerde daha çok burayı ziyaret eden filamingolarla anılıyor.

Edirne’nin meşhur altın üçgeninden bahsetmesem olmaz. Bu üçgeni Osmanlı mimarisinin farklı dönemlerini temsil eden üç görkemli cami oluşturuyor.

Her birinin karakteristik özelliklerinden dolayı Edirnelilerin deyişiyle “Eski Cami’nin yazısı, Üç Şerefeli’nin kapısı, Selimiye’nin yapısı” görülmeden şehirden ayrılmamalı.

Üçünden en eski tarihlisi Eski Cami. Yapıldığı dönem itibarıyla biraz Bursa Ulu Cami’yi hatırlatıyor. Cümle kapısının iki yanında ve iç mekânlardaki farklı hattatların imzasını taşıyan yazılar yapının alametifarikası. Osmanlı’nın sanat merkezlerinden olan şehrin ismiyle anılan “Edirnekâri” kalem işi örnekleri ahşap mahfillerde görülebiliyor

İkinci köşedeki Üç Şerefeli’nin motiflerle süslenmiş beyaz mermer kapısına yürürken dört minaresinin de birbirinden farklı olması dikkatinizi çekecek. Bu minareler, dört Osmanlı sultanı tarafından, dört farklı üslupta yaptırılmış. Ehh tabii buraya kadar gelmişken Üç Şerefeli’nin hemen yanındaki, Fatih Sultan Mehmet’in eğitim gördüğü Saatli Medreseyi de görmelisiniz.

Edirne’nin sembolü Selimiye Camii, altın üçgenin en nadide köşesi. Mimar Sinan’ın 86 yaşında bitirdiği ve “ustalık eserim” dediği bu şaheserin şu hoş özelliğini deneyin derim: Caminin içindeyken fısıltınızın ne kadar uzağa gittiğine bir bakın.

Selimiye Külliyesinde görebileceğiniz pek çok tarihî yapı var. Zamanında sıcak suların caminin altından geçirilmesi sayesinde yapının alttan ısınmasını sağlayan Sultan Hamamı hâlen hizmet veriyor.

Edirne’nin en ilginç tematik müzesi Sultan 2. Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi. 1488 yılında hizmete açılan külliye; hastane, tıp medresesi, cami, misafirhane, imarethane ve hamam gibi birimlerden oluşuyor. Burayla ilgili bilinmeyen yönü ise Saliha Hatun isimli hekimin ameliyatları öncesi rıza senedi almasıdır. Bir tanesini sizin için buraya yazdım: “Uzun zamandır fıtık zahmetine müptelayım. Şiddetle tedaviye ihtiyacım olduğundan Saliha Hatun’u tedavimi yapması için 800 akçeye kiraladım. 500 akçesini peşin olarak teslim edip, 300 akçesi zimmetimde adı geçen hatuna borcumdur. Adı geçen hatunun tedavisi sonrası ölürsem, varislerim ve diğer kişiler Saliha Hatun’u kan pahası ve diyet bahanesiyle rencide edip dava eylemesinler. Dava ederlerse de dikkate alınmasın. İstemad’ın bu ikrarı Saliha Hatun da tasdik ettiğinden yazılıp ellerine verildi. 30 Ramazan 1032 (28 Temmuz 1623)."

Bu kadar dolaştıktan sonra birşeyler yemek istiyor insan. Malum eski başkentlerin yemekleri de kendileri gibi özel ve lezzetli. Edirne denilince ilk aklıma gelen lezzet bana göre badem ezmesi. Şahane bir tat. Hele benim gibi çikolatayla arası pek olmayan biriyseniz. Vazgeçemeyeceğinize eminim. Eve dönerken de muhakkak hediye olarak götürebilirsiniz. Tabii kavala kurabiyesi ve kallavi gibi tatlıları da unutmamak lazım.

Her ne kadar ben ciğer sevmesem de bu şehirde yaşayanlar ve gezmeye gelenler bayılıyor bu tada. Ünlü tava ciğeri ince ince dilimlenip una bulandıktan sonra özel tavalarda kızartılıyor. Ama elbette yapan ustanın da maharetlerini unutmamak lazım. Eminim elinin lezzeti geçmiştir. Çünkü öğrendiğim kadarıyla bu şehirdeki bazı ustaların ünü ülke sınırlarını aşmış. Yoğun vakitlerde lokantaların önünde uzun sıralar görürseniz hiç şaşırmayın.

Alışveriş yapabileceğiniz Selimiye Arastası, Bedesten Çarşısı ve Mimar Sinan eseri olan Ali Paşa Çarşısı’ndan Edirne’ye özgü hediyelikler olan meyve sabunları ve aynalı süpürgeler alabilirsiniz.

Edirne’yi Meriç Nehri’nin iki yakası olarak değerlendirebiliriz. Ki şimdi de sizlere diğer yakasındaki Karaağaç’tan bahsedeceğim. Lozan Antlaşması ile savaş tazminatı olarak alınan Karaağaç, bugün şehrin sayfiye yeri gibi. Şehir merkezine de oldukça yakın. Sanki bir anda şehrin kalabalığından çıkıp bambaşka bir yere gelmiş gibi hissediyorsunuz. Birçok kahvaltı mekânının ve çay bahçelerinin yer aldığı güzergâh aynı zamanda sevilen bir bisiklet rotası. Günümüzde Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi olarak hizmet veren Edirne Garı’nı ve hemen yanındaki nostaljik tren ile Lozan Anıtı’nı da görmenizi tavsiye ederim.

Pazarkule Sınır Kapısı’na yaklaşık 4 km uzaklıktaki Karaağaç’ı yürüyerek gezmek bence en iyisi. Benim gibi büyük şehirlerde yaşayanlar için bu kadar yeşilliğin içinde dolaşmak da ayrı bir keyif veriyor.

Edirne’nin bir güzel keyfi de gün batımını Meriç Köprüsü’nün üzerinden seyretmek. Tam da nehrin Yunanistan-Bulgaristan sınırına doğru olan uzanışı yönünde güneş öyle bir batıyor ki, “En güzel gün batımı bizde.” diyen tüm iddiaları boşa çıkarıyor. Yüzümü gün batımına dönmüş bu kısa ve keyifli zamanı gönlümle hissediyorum. Kim bilir yüzyıllar evvel kaç tane sultan da benim bulunduğum yerden gün batımını seyretmişti.

Gökyüzü kızıldan bakıra, bakırdan kurşuni bir renge bürünürken ben de yavaş yavaş sırt çantamı omzuma takıp yola çıkmaya hazırlanıyorum.

Yola çıkarken, ne yalan söyleyeyim, içim içimi yiyordu. Yol uzak, arabayla mı otobüsle mi yoksa uçakla mı gitsem diye düşünmüştüm. Aslında günümüzde seyyah olmak bile çok kolaylaştı. Düşünsenize Evliya Çelebi İstanbul’dan Edirne’ye ne kadar zamanda geliyordu? Belki üç, belki beş günde. Oysa şimdi, çoğunlukla üçer şeritli yoldan, bütün trafik kurallarına riayet ederek Selimiye Camii’nin kapısına 2,5 saatte erişmek mümkün.

Mazeretleri bir kenara bırakın ve yola çıkın. Pişman olmayacaksınız. Serhat şehri Edirne, siz meraklı ziyaretçilerini bekliyor.