UZMANINA SORDUK
Felsefeden dine, mitolojiden çağdaş öğretilere kadar pek çok alanda insanın yaratılışı masaya yatırılmıştır. Özü itibarıyla iyilik ve kötülüğün insanın yaradılışında neye tekabül ettiği üzerine söylemler geliştirilmiştir. Bu minvalde modern çağın insana yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
İsmet Özel’in “Amentü” adlı şiiri “İnsan, eşref-i mahlûkattır derdi babam.” dizesiyle başlar. Ziyadesiyle manidar bir dize. Dikkat edilecek olursa bu dizede, insanın eşref-i mahlukat olduğunu “ben” ve benim çağım değil, “babam” ve babamın çağı söylüyor. Başka bir deyişle şiirin yazıldığı 1974 yılına göre eşref-i mahlukat kavramı geleneksel insanın hafızasında canlı olarak yer alsa da modern insanın idrakine yabancıdır. Keza günümüz postmodern dünyada kavram olarak bilinse de eşref-i mahlukatın neliği ve nasıllığı olgu ve gerçeklik olarak pek idrak edilemeyen bir kavram. Aslında bu ifade, basitçe bir kavram değil hayata dokunması, yaşama kılavuz olması gereken ilkeler bütününün özeti gibi.
Yahudi-Hristiyan geleneğinde insan aslen günahkâr ve kötü kabul edilir. Zira ilk insan olan Hz. Âdem ve Havva, yasak meyveden yiyerek suç işlemiştir. Onlara göre bu suç Hz. Havva’nın Hz. Âdem’i aldatmasıyla gerçekleşmiştir.
İnsanın aslen kötü ve günahkâr olmadığını iddia eden, bu anlamda Kilise’nin yaklaşımlarını reddeden John Loce’un “tabula rasa” (boş levha) anlayışı, davranışçı psikoloji ekolünde karşılığını bulmuştur. Davranışçılara göre insan, dünyaya iyi ya da kötü olarak değil boş bir levha olarak gelir. Çevresel şartlar insanı çok iyi bir kişi hâline getirebileceği gibi çok kötü bir bireye de dönüştürebilir. Anlaşılacağı üzere bu bakış açısı, her şeyi çevre ve terbiye ile açıklamaya çalışıyor.
İslam’ın insan görüşü ise şu şekildedir: İnsan; iyiye, güzele ve erdeme programlanmış tertemiz bir fıtrat ile doğar. Fıtrat, uygun koşullar sağlandığında meyveye duran çekirdek ya da tohuma benzetilebilir. Örneğin bir narenciye çekirdeğini toprağa ektiğimizi düşünelim. Çekirdek verimli bir toprağa gömülürse, bu arada yeterli su ve güneş alırsa gelişir ve serpilir. Bununla birlikte çekirdeğin ya da tohumun içindeki özün açığa çıkmasına müsaade etmeyen bir toprak yapısı söz konusu olursa çekirdek ya da tohum ya toprak altında çürür ya da toprak üstüne çıksa da istendik düzeyde gelişim gösteremez. Tam da bu noktada fıtratın çevre ile etkileşimi denilen durum çıkıyor karşımıza. İnsanın ruhi, sosyal ve dinî hayatı açısından fıtrattan sapması denilen bir süreçle karşılaşıyoruz. Bu ifadeler bize şunu söyler: İyiye yönelme eğilimi körelen insan, kötüye doğru yol alabilir. Bununla birlikte insanın şuurlu ve iradeli olması, eyleminin kendisine ve toplumuna olumlu ve olumsuz anlamda ne getireceğini bilmesini sağlar. Elbette içsel faktörler (arzuları ve tutkuları) ve dışsal faktörler (sosyal çevre) ile insan hata, ayıp, günah ve suç denilen eylemlerde bulunabilir. Bu durum bireyin zaaf ve zayıflıklarına işaret eder. Ancak altını önemle çizmek gerekir ki insan, zaafları olduğu kadar sorumluluk bilinciyle de donatılmıştır. Tövbe etmeyi, af dilemeyi, doğru yola kılavuzlanmayı kendi iradesiyle arzulayabilir. İşte “eşref-i mahlukat” olma burada devreye girer. Çünkü insan, “ahsen-i takvim” üzere yaratılmıştır. “Ahsen-i takvim” en güzel değerlerle donatılmış, en iyi hâlde (kıvamlı) yaratılmış demektir. Şayet o, yaratıldığı değerlerin, erdemlerin ve faziletlerin farkında olmazsa aşağılık bir konum kazanır (esfel-i safilin).
Günümüzde modernlikten postmodernliğe doğru evrilen dünyada hümanist ve varoluşçu akımlar; farkında olarak ya da olmayarak, bilerek ya da bilmeyerek insanı benlik, haz ve hız odaklı bir yaşama davet etmektedir. Yeni insan, içgüdü odaklı bir yaşamı kutsamaktadır.
İslam dini insanın, hayat yolculuğunda iyi ve kötü arasında seçimle mükellef bir varlık olduğuna vurgu yapar. Kibrin karşısına mütevazılığı, suizannın karşısına hüsnüzannı koyar. Erdemli bir hayatı önceler. İyi niyetin saflık olarak hor görüldüğü, uyanıklığın, şahsi çıkarların önemsendiği çağımızda insanımıza neler önerirsiniz?
“Ahsen-i takvim” denilen şey tam da budur, yani erdemli bir hayat, değerlerle donatılmış bir yaşam. İslami değerlerin özü, itidaldir yani mutedil olmaktır. Temel fizyolojik ihtiyaçlar dâhil kendimizle sosyal çevreyle fiziksel dünyayla ve metafizik âlemle ilişkilerde denge üzere kurulu bir hayatı yaşamak. İtidal ve mutedil kelimeleri ile adalet kelimesi aynı köktendir. Kendimize, fiziksel ve sosyal çevremize, inanç ve değer dünyamıza karşı adil olmak ya da zalim olmamak. Zira adaletin zıddı zulümdür.
İnsan, iyi ve kötü arasında seçim yapabilen bir varlıktır elbette. Fakat iyi ve kötünün tanımını veren kim? Bir Müslüman için bu konuda temel ölçütler akıl ve haber-i sadıktır. Dinin bireysel yaşam üstünde etkinliğinin azalması, günah ve vebal duygusunun zayıflaması, içgüdülerin davranışları belirleyici bir unsur hâline gelmesi, hayatı “olmak” değil de “sahip olmak” üzere yaşama telaşı, huzuru öteleyip hedonik mutluluk çığlıklarıyla bir kere gelinen dünyayı doyasıya yaşama arzusu, modern insanın açmazları olarak karşımıza çıkmaktadır.
Benlik ve haz odaklı yaşam, sadece kendimizle ilişkimize olumsuz yansımıyor. Diğer insanlarla ve ötekiyle ilişkilerimiz de bu süreçten olumsuz etkileniyor. Öz saygı patlaması yaşanıyor. Bu da yerine göre kibirli olmayı davet ediyor. Kendilerini merkeze alıp hayata oradan bakıyorlar. Kimilerini küçük görüp dışlıyorlar. İnsan-insan ilişkisine metafizik unsurlar karışmadığı için hata ettiğimiz zaman “pardon” veya “özür” diyerek olayı geçiştiriyoruz. Haksızlık yaptığımız, incittiğimiz, ruhen örselediğimiz insandan helallik istemek aklımıza bile gelmiyor. Çünkü diğer insanlara güvenli değil kayıtsız bağlanıyoruz. Kayıtsız bağlanmanın anlamı şudur: “Ben iyiyim, sen kötüsün. Ben değerliyim, sen değersizsin.” Bu tür bir bağlanma; çocuk yetiştirmeye, kültürel değişimlere ve benliğin ilahlaştırılmasına kadar uzanıyor. Hülasa marazi bir durum. Bir de kaygılı bağlananlar var. Başkasına güvenmiyorlar. Başkalarını zarar verici algılıyorlar. Yine burada da çocuk yetiştirme, ebeveyn tutumları ve benliği koruma arzusu öne çıkmakta.
Erdemler, hayatı yaşanabilir kılan kıstaslardır. Çocukluk dönemlerinde kazanılmaya başlar ve bu kazanım ömür boyu devam eder. Çocuklarımıza ve gençlerimize itidali, adaleti, dürüst olmayı, cesareti ve cömertliği öğretmeliyiz. Bu tarz değerlerin öğretilmesi sadece anlatarak gerçekleşmez. Çocukların anne baba başta olmak üzere olumlu rol modellerden bu tür davranışları izlemesi gerekir. Birey olarak kendimize sormak durumundayız: Erdemli bir hayat yaşıyor muyuz? Erdemlerin çocuklara aktarılması hususunda neler yapıyoruz? Din ve inanç, gündelik hayatımıza nasıl tesir ediyor? Kendimizi tanıyabiliyor muyuz?
Herkes önce kendine çekidüzen vermekle işe başlamalıdır. Önce kapımızın önünü süpürmeliyiz. Başkasını eleştirme, başkasının ayıplarını arama yerine kendimizi değerlendirme ve öz yargılama yapmalıyız.
İnsani ilişkilerimizi zedeleyen ve bizi huzursuz eden habis duygulardan biri de suizan. Görünen gerçekliğin ardındaki hakikat perdesini aralamak yerine suizannın kolaycılığına kaçmayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu kolaycılığı bertaraf etmek için çağımız insanına ne gibi görevler düşmektedir?
Ahmet Kuddûsî, “Erenler her kılıkta gezerler.” temalı şiirini şöyle bitirir: “Eyle Kuddûsî, Hüda’nın kullarına hüsnü zan \ Kimi görsen de, velidir bu kişi pinhan gezer.” Bu şiirinde Kuddûsî; cinsiyet, yaş, tahsil, ırk, renk, meslek ve statü gözetmeksizin her insanın “veli” olabileceğini söyler. Hatta kiminle karşılaşırsan “Gönlünü yap, himmet iste, dert gezer derman gezer.” der.
Bunlar; insanın değerini, her insanı iyi görmeyi, suizandan sakınmayı öğütleyen harika dizeler. İnsanın içinden şöyle bir düşünce akıyor bu dizeler okununca: Bize, ne oldu böyle? Neden hüsnüzan, iyi niyet ve olumlu bakış gibi güzel hasletleri, erdemleri hayatımıza kılavuz yapamıyoruz?
İnsanlarla ilişkide İslam ahlakı ile donanmış kişinin tutumu şöyle olmalıdır: Bir insanda olumsuz bir davranış gördüğümüz zaman onu kötülememek, onun şahsiyetini aşağılamamak güzel ve latif bir dille kişi ile davranışını ayırarak “Sen iyi bir insansın, ancak bu davranışı sana yakıştıramadım; bu davranış iyi değil, ben bu davranıştan hoşlanmadım.” mesajını vermek gerekir. Psikoloji de bunu söylüyor bize.
İnsanlara hüsnüzan ile bakmak öncelikle bakan kişiye olumlu dönecektir. “Güzel bakmak” denilen bir ifade vardır. Güzel bakan güzel görür. Güzeli ve güzellikleri görmek insanı ruhen dinginleştirir ve tezyin eder. Kötü bakan kişinin içindeki olumlu düşünceler kaybolur; kişi ruhen yıpranır, yaşam enerjisini olumlu ve istendik işlerde kullanamaz.
İnsanlarda kusur aramamak, başkalarının haklarında kötü düşünmemek ve kişilik ile davranış arasını ayırarak değerlendirmelerde bulunmak ahsen-i takvim olmak ile doğrudan ilişkilidir.
Kendimize şunu soralım: Acaba biz kusursuz muyuz? Başkalarının kusurlarını ararken aslında kendi kusurlarımızı örtmek, saklamak ve gizlemek mi istiyoruz? Şayet kendi kusurlarımızı, hatalarımızı görmezden geliyorsak kendimizi tanıma noktasında ne kadar başarılıyız?
Toplumun ahengi ve bütünlüğü, hüsnüzan ve gıybetten uzak durmakla mümkündür. Bunu yapabilmek için önce kendimizi sorgulamalı, nerede yanlış yapıyoruz diye içsel muhasebelerimizi yapmalıyız. Ancak bu yeterli değildir. Kendimiz olmak istiyorsak başkalarını kötü görmekten ve olumsuzlamaktan uzak durmalıyız.
“İnsan, bilişsel cimridir.” diye bir yaklaşım vardır psikolojide. Bu nedenle kendisine gelen malumatı uzun uzadıya incelemeden ön yargılı bir şekilde hemen kabul etme eğilimindedir. İşte bu, genelleyici ya da toptancı bir yaklaşım. Şu şehirliler şöyledir, kadınlar böyledir, bu mezhep şöyledir, şu ırk böyledir tarzında bol miktarda ön yargılarımız vardır. Ancak unutmamak gerekir ki ön yargılar gerçekliği temsil etmez. Üstelik bazı grup, sınıf ya da kategori mensupları arasında ön yargılarımızı destekleyecek davranış sergileyenler var olsa da bu tarz davranış ve tutumları göstermeyenlere rastlamak da mümkündür. Başka bir deyişle kişiyi ait olduğu grup, sınıf ya da kategori ile değerlendirmek aslında onun hakkında suizanda bulunmak demektir.
Hülasa ırkına, cinsiyetine, inancına, mezhebine, maddi durumuna, tahsiline, sağlık düzeyine bakmaksızın insanları insan olarak değerlendirmek gerekir. Unutmayalım ki insan iddiasından vurulur, kınadığı durumlarla karşı karşıya kalabilir. Bu durum, bumerang gibi kınayanı da etkileyebilir.
Tek bir olayın dahi, o olayla yakından yahut uzaktan temas eden insanlarda farklı duygu durumları oluşturduğunu görmekteyiz. O hâlde, insan yaşadıklarının mı, yoksa yaşadıklarına yüklediği anlamın mı toplamıdır?
İnsan hem yaşadıkları hem de yaşadıklarına yüklediği anlamlarla bilişsel ve duygusal dünyasını inşa eder. Bu ikisini birbirinden ayıramayız. Çünkü olay nesnel olsa da algılama özneldir. Çünkü olayın ne olduğu değil ona nasıl bir anlam yüklendiği önemlidir. Psikolojide buna yükleme (atıf) kuramı deniyor. İlahi adalet telakkisi de bu bağlamda değerlendirilebilir.
Hatırlatalım ki yaşanan olaylara, kişilere ve durumlara suizanda bulunarak olumsuz anlam yüklemek, bireyin gerçekliği kaybetmesine neden olabilir.
İnsan, başkalarının başarısını ve mutluluğunu dışsal faktörlere, başarısızlığını ve mutsuzluğunu içsel faktörlere atfedebilir. Her iki durumda da kendisini yüceltme, ötekini aşağılama söz konusudur. Kâmil bir insan bilişsel çarpıtma yapmadan iyi niyetle olanı olduğu gibi algılamalı, muhatabıyla iletişimde empatik dile dikkat etmelidir. Erdemli olmak tam da bunu gerektirir. Kendimize her gün şunu sormalıyız: Ben, bugün güzellik ve iyilik anlamında hayata ne kattım? Şayet bu soruya olumlu cevap bulamıyorsak kendimize çekidüzen vermek zorundayız. Öz değerlendirme ve öz yargılama yaparak beşerî ilişkilerimizi daha iyi seviyeye getirmek için yoğun bir mücadeleye girişmeliyiz. Unutmayalım ki hayat, insanlaşma serüveninden ibarettir. Bir de bu serüvene sanat, edebiyat ve estetik ile katılmak gerektiğinin altını önemle çizmemiz gerekir.