Aile sadece
Mürüvvetimiz ve
Başarılarımızla değil,
Hatalarımız ve Yetersizliklerimizle de Ait olduğumuz yerdir.

Söyleşi: Esma TÜRKSEVEN

Dijital devrim olarak adlandırabileceğimiz yeni bir değişim dalgası ile yüz yüzeyiz. Son yıllarda dijitalleşmenin, aile yapısını önemli ölçüde etkileyen, özellikle aile içi ilişki dinamiklerini zorlayan ve sınayan bir unsur hâline geldiğini görüyoruz. Bizler de Aile Dergisi olarak dijitalleşmenin aile içi ilişkilerde yol açtığı değişimleri ve bu değişimlerin aile bireyleri arasındaki iletişim, bağlılık ve çatışma dinamikleri üzerindeki etkilerini Uzman Klinik Psikolog Misli Baydoğan’a sorduk.

Duyguların ve düşüncelerin küresel cereyanlar karşısında allak bullak olduğu günümüzde aile belki de geçmişte hiç olmadığı kadar önemli bir sığınağa dönüştü. Birey ve toplum psikolojisinin korunmasında, restorasyonunda aile nasıl bir ehemmiyete sahiptir?

Meslek hayatımda uzun yıllar çocuk ve ergenlerle çalıştığım için aile konusuna her zaman -kaç yaşında olurlarsa olsunlar- çocukların gözünden bakmak ve aileyi ilgilendiren meselelerde onlardan taraf olmak gibi bir tavır edindim. İnsan yavrusu, çocukluktan çıkıp ergenliğe adım atmaya başladığında bazı durumlarda çok şiddetli ve yıkıcı düzeylere varabilen bir bocalama evresine giriyor. Bu, evrensel bir durum ve bu bocalamayı hepimiz yaşadık. Bazılarımız yönünü bulup çıktı bazılarımız da çıktığını zannediyor ama duygusal çatışmalar düzeyinde aslında hâlâ o yaşlarda dönüp duruyoruz. Bunu bir gemi yolculuğuna benzetecek olursak karanlık gecede çıkan fırtınada alabora olmamak, yolumuzu yitirmemek için ilerideki o deniz fenerinin ışığına, gökteki Kutup Yıldızı’na ve bunları göremeyecek kadar ortalık darmadağın olduğunda ise içimizde selamete çıkacağımıza dair, nereden ve nasıl edindiğimizi bilmediğimiz çok temel bir inanca ihtiyaç duyarız. İşte aile, içimizdeki o yol göstericilerle çekirdek inancın, umudun ve güvenin ta kendisidir. Kendisi olamamışsa bile sebebidir. Buna sahipsek sabahı mutlaka görürüz. Ama değilsek…

Günümüz insanı giderek sözünü ettiğim bu çekirdek güven mekanizmasından mahrum hâle geliyor. Hızına yetişilemez bir bilgi bombardımanı ve maruz kalınan çok geniş bir davranış yelpazesi karşısında, kendisinin “kim”liğinin peşine düşüyor. Düşüyor ama ailesinden temel güven duygusunu alamadıysa elinde bu arayış sürecinde kullanabileceği sağlıklı referansları olamıyor. Biz sosyal varlıklarız. Hayvanlar gibi doğduktan kısa süre sonra hayatta kalmamızı sağlayacak yeterliliklere kavuşamıyoruz. Doğru ve yanlışı ayırt ettiren vicdanımızın gelişebilmesi büyük ölçüde ailemize ve o aile içindeki etkileşimlerimize bağlı.

Sevgiyi, saygıyı ve kabul görmeyi hissedebildiğimizde hayatta iyi kötü düze çıkıyoruz. Dışarıda başımıza ne gelirse gelsin döndüğümüzde çalacağımız bir kapımız, o kapının ardında yuva diye tanımladığımız bir evimiz varsa düşsek bile kalkabiliyoruz. Aile sadece mürüvvetimiz ve başarılarımızla değil, hatalarımız ve yetersizliklerimizle de ait olduğumuz yerdir. Hoşgörü ve saygımızı dışarıdaki bir şehir dolusu insana belki de hak etmedikleri şekilde vere vere tüketir, kendi ailemize sıra geldiğinde öfke dolu, asık suratlı ve ulaşılmaz insanlara dönüşürsek bu, belki de dünyadaki en büyük adaletsizliklerden birisi olarak, yakın ve uzun vadede bedelini acı ödeyeceğimiz bir pişmanlık olarak karşımıza çıkar.

Ailemizi güvenli bir liman hâline getirmek ve öyle tutmak, çocukların da ileride ailelerini kurarken benzer tutumla hareket etmesini beraberinde getirir.

Modern toplumlarda dijitalleşmenin ve yeni mahiyet kazanan bireyselleşme süreçlerinin, aile ve aile içi iletişim üzerinde ne gibi tesirleri oldu?

Durdurulamayacak ve geriye döndürülemeyecek bir dijitalleşme sürecindeyiz; önce bunu kabul edelim. Şikâyet etmek ve sürekli eskiyi özlemek ancak dost sohbetlerinde nostaljik değere sahip konu başlıkları. Artık çok hızlı uyum sağlamamız gereken bir değişimin parçalarıyız. Çocuklar değişimi hemen her zaman anne ve babalardan daha hızlı benimsiyor. Hatta değişimin ortasında dünyaya geldikleri için onların “normal”i ile bizim “normal”imiz çoğu zaman farklı olabiliyor. Bunu görmeden, çocuğu mütemadiyen eleştiren ve kendi zamanının doğrularına uygun olacak şekilde çocuğun davranışlarını şekillendirmeye çalışan anne ve babalar daha şiddetli dirençle karşılaşabiliyorlar. Aynı dili konuşabilen aileler daha çok konuşuyor, paylaşıyor, birlikte gülebiliyor ya da ağlayabiliyorlar. Kavga çıksa bile barışmayı, gönül almayı becerebiliyorlar. Kırgınlıklar böyle ailelerde kangren hâline gelmiyor.

Daha başından “anlaşılmayacağına” vehmeden çocuk ya da genç ise yüreğini ailesine karşı kapatıp dijital dünyadaki tanımadığı insanlardan kendisine aile diye devşirdiği bir kabul ve onay topluluğuna içini açıyor. Böyle bir davranışın ne gibi tehlikelere yol açabileceği konusunda şu anda bizi okuyan herkesin aklına onlarca benzer madde geliyordur. Artık bunun için hayal gücüne bile ihtiyacımız yok. Dünya maalesef giderek daha tehlikeli bir yer hâline geliyor. Ezcümle, aile içinde aynı dili konuşmalı, konuşmuyorsak bile birbirimizin neden bahsettiğini anlayacak kadar ilgi alanlarımız konusunda sadece fikir değil bilgi sahibi de olmalıyız. Dışarıdaki tehlikeler hakkında, evin içinde konuşabilmeliyiz. Neye ilgi duyduklarını, neyi merak ettiklerini içtenlikle sorup öğrenmeliyiz. Onun dünyasının bir parçası olabilmeliyiz. Çocukların uyarılarımıza kulak asmalarını sağlayacak kadar bize saygı duymalarının yolu despotluktan ya da aşırı müsamahakârlıktan değil; anlayış, kabul, istikrarlı kurallar ve koşulsuz sevgiden geçiyor.

Bakınca bugün toplumda hemen herkes, bireylerinin ellerinden telefonun düşmediği bir aile düzeninden yakınıyor. Peki bunu gidermek için ne yapıyoruz? Siz kendi ailenizde bunun için ne yapıyorsunuz? O ekrana bakarak yaşadığı eğlence ve hareketliliği, elinden telefonu bıraktığında bulamayan insan en fazla beş dakika sonra telefonu yeniden eline alır. Eğer telefonun alternatifi, hiçbir paylaşım olmadan pürdikkat izlenen televizyonsa o evde dijitalleşmeden şikâyet etmeye kimsenin hakkı yoktur.

Sosyal medya kullanım yoğunluğunun ev içi yalnızlıkları artırdığını görüyoruz. Paradoksal bir biçimde hayatımızın her alanını hem kolaylaştırıcı hem esir alıcı şekilde istila eden dijitalleşme rüzgârına karşı aile bireylerinin nasıl bir sosyal/psikolojik/fiziki filtre uygulaması gerekiyor sizce?

Az önce de sözünü ettiğimiz gibi sosyal medyadaki anonim kalabalık, bazı durumlarda ailenin ikamesi hâline gelebiliyor. İnsan her yaşta kabul görmek, varlığını onaylatmak ihtiyacını duyuyor. Sosyal medyada aklın almayacağı konularda bile insanlar birbirlerine arka çıkabiliyor. Ailedeki yaşı genç bireylerin böyle bir ihtiyacını bilerek konuya yaklaştığımızda bu durum bir kınama gerekçesi olmaktan çıkar. “Anne/baba, adamın biri benden fotoğrafımı yollamamı istiyor.” diyerek ebeveynine gidebilen ve yardım isteyen çocukla, böyle bir şey başına geldiğinde utanan, korkan ve “Söylersem bana kızarlar.” diyen çocukların içinde yaşamakta oldukları ev ortamlarını lütfen gözünüzde canlandırın. Ebeveyn için aile içerisinde kurallı ve otoriter olmak her koşulda iyidir ancak otoritenin dozu ayarlanamadığında ya da aşırı kaygılı ve koruyucu bir tavırla çocuğa taşıyabileceğinden fazla duygusal yük bindirildiğinde çocuk ya da genç elbette o sırada kendisine kolay geleni seçecektir.

Ailenin ittifak hâlinde olması ve dış tehlikelere karşı birlikte cephe oluşturabilmesinin yolu koşulsuz sevgidir. Çocuk, eline telefonu aldığında neye baktığı, neyi izlediği, kimlerle iletişim hâlinde olduğu bir hafiye gibi değil, güvenilir ve sevgisi, kabulü eksilmeyen bir yetişkin figür olarak izlenmelidir. Bunun adına da paylaşım diyebiliriz.

Çok küçük yaşlarda sosyal medya hesabı edinmeyi, fotoğrafların aile bütünlüğü haricinde olur olmaz paylaşımını onaylamak mümkün değil elbette. Ev hayatında kimsenin eline telefonunu almadığı ve bu kuralın bozulmadığı etkinlikler olması çok önemli. Örneğin televizyonun kapalı olduğu bir ortamda, birlikte sofraya oturulan yemek saatleri çok kıymetli. Birlikte çıkılan yürüyüşler, oynanan oyunlar, gidilen misafirlikler de öyle. Göze çok önemli görülmeyen ama birlikte yapılan, yaparken herkesin gerçek manada “orada” olduğu anlar, ölene dek hafızamızda taşıdığımız ve bizi bireysel tarihimize bağlayan aidiyet çabalarıdır. Biz büyükler olarak, dönüp bakınca hangi anların sevgiyle hatırlandığını çok iyi bilmiyor muyuz? Çocuklarımız için de böyle hatırlayacakları anıların sayılarını hep artırmaya çalışmak mutlaka işe yarar.

Toplumun, ailenin ve bireyin sosyal dönüşümünde popüler kültürün etkisi yadsınamaz. Yerli ve yabancı sinemada sunulan aile modellemeleri geleneksel aile anlayışını zedeliyor mu?

Sinemada, televizyon dizilerine ve dijital ortam yapımlarına kıyasla daha gerçekçi bir Türk aile yapısı izlediğimizi düşünüyorum. Sinema, ve bence edebiyat da, bir semptom etrafında gelişen olay örgüsünü işlediği için ilgi çekicidir. Zaten olması gerekeni anlatarak eğitici içerikli çocuk çizgi filmleri üretilebilir. Bozuk olanın üzerine gitmek, normalden sapanı anlamaya çalışmak ise sanatın üstlendiği rolle örtüşür. İzlediğimiz filmdeki ailenin başına gelenleri, nedenleri ve sonuçlarıyla kavramaya uğraşırken kendi hayatımızda zorlandığımız, içinden çıkamadığımız durumlara dair de içgörü kazanırız. Ben, ekranda çok izlediğimiz için geleneksel aile anlayışımızın çözüldüğünü değil de gerçeklikte zaten geleneksel aile anlayışı çözüldüğü için bu çözülme ortamında büyüyen insanların yaptığı sinemanın toplumsal olarak yaşadığımız durumu yansıttığını düşünenlerdenim. Zaten insan, çok sağlıklı ve ideal bir aile ortamında büyümüşse içinde sinema veya edebiyat aracılığıyla anlatmaya çalışacağı çelişkiler, çatışmalar taşımaz ki… Böyle çocuklar büyür ve enerjilerini kendi kurdukları ailelere verirler genelde. Gidişatla sıkıntısı olan insanların elinden çıkan filmleri ve metinleri severiz en çok. Sinema rahatsızlıktan beslenir. Anlatmaya değer olan, çıkışsız, çözümsüz görünen için girişilen mücadeledir.

Sinemanın yaşadığımız devri bize gösteren bir ayna gibi işlev gösterdiğini söylemek herhâlde doğru olur. Geleneksel aile, artık bizim için bir mittir. Üzerine hikâyeler anlatılan, izleri kapakları nadiren açılan dolaplarda bekleyen fotoğraf albümlerinde kalmış bir geçmiş zaman yaşam biçimidir. Tekrar aynı çatı altına girmeyi gerektirecek, küresel olarak etkileneceğimiz distopik facialar olmadığı sürece de tekrar hayatımıza girecek gibi görünmemektedir. Artık kent mimarimiz bile geniş ailelere izin verecek evler inşa etmiyor. Ben naçizane, bu durum karşısında iki seçenek görüyorum: Gerçekliği inkâr edip sürekli yakınan ve “Bizim zamanımızda…” diye başlayan kimsenin artık empati yapamayacağı konuşmalarla ve geleneksel değerlerimizi yıprattığını düşündüğümüz oluşumlara düşmanca hisler besleyerek bugünümüzü kaçırmak ve kanonun dışında kalmak ya da mevcut durumu kabullenip bu düzenin işlevsel bir parçası olmak ve parçalanmış ve küçülmüş ailelerde dünyaya gelen, büyümek zorunda olan çocuklarımızı her şeye rağmen geleceğimizin teminatı olarak görüp onları duygusal, zihinsel ve fiziksel olarak elimizden gelen en iyi şekilde hayata hazırlamak.