BİREYLERİN
AİLELERİ

Ali Necip ERDOĞAN

Aile, tarihsel süreç içinde sosyal, kültürel ve ekonomik birim olarak; inanç sistemleri içinde yapısal olarak; Roma hukukundan başlayarak da yasal olarak şekillenmiştir. Bu sebeple aile “birikimli” bir müessesedir, aileyi tek bir bakış açısından değil birçok yönden anlamaya çalışmak gerekir. Aile, ailenin hâkim unsurunun anne ya da baba olması, eşlerin birbirlerine karşı görev ve sorumlulukları, evlenme ve boşanma şekilleri, aile bireylerinin hakları, çok eşlilik ya da tek eşlilik, geniş ya da çekirdek olması gibi birçok açıdan inceleme konusu edilmiştir. En bilinen ve kabul görmüş şekliyle de aile, toplumun temelidir ve aileden topluma, toplumdan da devlete ulaşılır. Devletler varlıklarını devam ettirebilmek için aile kurumuna azami derecede önem verirler. Çünkü aile ortadan kalktığında devleti ayakta tutan kurumlar sarsılmaya başlar.
Aile sosyal, kültürel ve ekonomik süreçlerin hem var edicisi hem taşıyıcısı böylelikle de sonraki nesillere aktarıcısı ama aynı zamanda da süreçten etkilenenidir. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler de fertleri değiştirip dönüştürmekte, böylelikle aile kurumunun yapısı da değişmektedir. Ailedeki her bireyin çalışmak, üstelik de başarılı olmak zorunluluğu yani yüksek performans beklentisi bireylerin birlikte zaman geçirmelerine mâni olmaktadır. Teknolojik gelişmeleri takip etmek, ürünlerin son sürümlerini edinmek daha fazla para kazanmayı gerektiriyor. Çünkü teknoloji üzerinden sosyalleşen bireyler yeni özellikleri olan aletleri satın almadıklarında ait olduklarını zannettikleri platformlara katılamamak gibi bir durumla karşı karşıya kalıyorlar. Okulda ya da iş hayatında düşük teknolojili aletler kullanmak konumlarını sarsıyor. Aile üyesi ya aile bütçesinden daha fazla pay almak ya da çalışarak bu açığı kapatmak zorunda. Her iki durumda da aile üyeleri arasındaki ilişki, etkileşim, yardımlaşma daha da seyrelmekte. Aile bireyleri arasındaki ilişkinin zayıflaması kültürün de kaybı anlamına geliyor zira hep birlikte “toplumsal kurucu” rolü olan bayramların anlam kaybına uğramasına neden oluyor. Mesela camiye gitmek, cemaatle namaz kılmak daha önemlidir. Fakat bırakın camiye gitmeyi bireysel olarak bile namaz kılmak için vakit ayıramıyor insanlar.
Hiç değilse bireyselliğin bir anlamı olmalı diye düşünüyor insan fakat bunun için bile yani bireysel bir anlam alanı inşa etmek için de zaman kalmıyor. Çünkü insan başkaları için bir şey yapmaya fırsat bulamadığında kesinlikle bencilleşiyor ve bireysellik bencillikle eş anlamlı hâle geliyor. Bu yüzden bireysellik bir tutum olarak tezahür etmiyor, yaşamdan çekilme olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla aile “hayat kurucu” vasfını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. O zaman bu durum, toplumsallığın zayıflaması anlamına geliyor. Birey olmak bir mücadele alanını tanımlarken bireysellik egoizme yönlendiriyor. Hâlbuki aile içinde birlikte bir şeyler yaparak kendimizi, yardımlaşmayı, neşeyi ve kederi dolayısıyla da hayatı öğreniriz.
Mustafa Kutlu’nun Chef isimli romanı, aile bireylerinin kendi istek ve arzularını gerçekleştirmeye odaklanmalarını, böylelikle de ailenin dağılmasını konu edinir. Roman, bir bankada şef olan baba karakteri Hüseyin Hüsnü Şen’in banka müdürü olmak istemesi, üniversite okumamış olması nedeniyle kesintiye uğrayan kariyer tutkusunun onu modern yaşamın getirilerinden mahrum etmesi, otomobil tutkusu ve benzeri isteklerini gerçekleştirememiş olması nedeniyle ailesini ihmal etmesi üzerine kuruludur. Ancak ailenin diğer üyeleri olan anne Arzu ile oğul Özgür karakteri de romanın merkezindedir. Hikâye üçünün perspektifinden anlatılır. Bir aile vardır ama üç farklı hayat söz konusudur. Kutlu, aile bireylerini tek tek anlatarak modern yaşamın aileyi nasıl parçaladığını, kendi istek ve arzuları peşinde koşan bireylerin “bir arada olma” gerekliliğini unutmalarını, böylelikle de okuyucuların bu üç karakter üzerinden kendi konumlarını, durumlarını, savruluşlarını görmelerini amaçlamıştır. Roman, Kutlu’nun kendi ifadesiyle, serbest piyasa ekonomisinin, kapitalizmin, rekabetin insanları nasıl etkileyeceğini, aile kurumu üzerinde ne gibi değişimlere sebep olacağını, bireyi önceleyen sistemin aileyi de öncelemezse nasıl bir yaşamla karşılaşacağımızı hem ön görmüş hem de göstermiş olmaktadır.
Romanda “Mutfağım. Benim güzel balkonum. Hayat antrenörüm. Koçum. Terapi salonum.” dediği mutfağında, lise ikiden terk anne karakteri Arzu, mutfağın penceresinden izlediği kargalar üzerinden aile kurumunu yorumlar. Kargaların yuva kurmaları ve yavrularını büyütmeleriyle kendi ailesinin konumunu karşılaştırır. Arzu, “Karga milletinde yuvayı dişi kuş yapar gibi bir kaide yok.” diyerek eşlerin birlikte hareket ederek yuva kurmaları gerektiğini, böyle yapmadıklarında tıpkı başka kuşların “boş yuvanın malzemesini” yağmalamaları gibi yuvanın/evin/ailenin yağmalanıp parçalanacağını söyler. Zaten “Bizim ev de bir yuva. Lâkin karı ayrı, koca ayrı, çocuk ayrı telden çalıyor. Nasıl bir yuvaysa?” diye sorarak parçalanmışlığı vurgular. En nihayetinde de hayallerini gerçekleştirme kararı alır ve “konfor alanı”ndan çıkar. Romanın ekseni aslında bu “konfor alanı” ifadesidir. Birey olmanın gereklerinden biri konfor alanından çıkmaktır ama aynı zamanda bu çıkış, ortak amaçların kaybı anlamına gelir. Çünkü Arzu, mutfakta yemek yapan, ailesine düşkün biriyken bir ev alma hayali kurarken emekli olduktan bir süre sonra Bodrum-Marmaris arasında bir lokanta işletmeye başlar ve ekonomik olarak özgürleşir.
Roman 2005 yılının Eylül ayında yayımlanmıştır. Yirmi yıl sonra romana yeniden bakınca konfor alanından çıkmak yerine konfor alanına daha da hapsolduğumuzu görebiliriz. Dijitalleşen dünya ve özellikle onu pekiştiren salgın dönemi insanları eve mahkûm etmişse de aile kurumuna çok katkı sağlamamış gibi gözüküyor. Çünkü işlerini evden yürüten insanların yine evde kalarak internet üzerinden sosyal ağlar aracılığıyla sosyalleştikleri bir sürece şahitlik ettik. Salgın sonrası dönemde de eğitim öğretim sürecinin internet üzerinden gerçekleştirilmesi tartışmaya açıldı. Toplumsal bellek zayıfladığında, ortak amaçlar aşınıp etkisini yitirdiğinde hiçbir etkinlik sadra şifa olmayabiliyor. Toplumsal yapı güçlü olursa yenilikler, teknolojik gelişmeler, bilimsel ilerlemeler yapıları çözüp dağıtmak yerine daha da güçlendirirler. Bu yüzden birey kadar aile kurumuna da önem verilmelidir.
Devletin, kurumların, sivil toplum kuruluşlarının, belediyelerin aile ile ilgili çalışmalar yapması, sinema ve dizi sektörünün de ailenin önemini anlatan filmler ve diziler hazırlaması gerektiği anlaşılmış olmaktadır. TRT ve bazı özel kanalların aile dizileri yaptığında çok yüksek izlenme oranlarına ulaştığını biliyoruz. Ailenin önemi ve bireylerin neşe ve kederde birleşmeleriyle ilgili hikâye ve romanların okuyucular tarafından ilgiyle okunduğu da bir gerçek.
Modern dönemde “birey” olmak yüceltilirken bireyin birey olma vasfını nerede kazanacağı göz ardı edilmiş gözükmektedir. Zira gelinen nokta, “birey” olmayı, “bireysel” hareket edebilme “serbestisi” olarak anladığımızı göstermektedir. Sistem, kişinin aile içinde birey olabileceğini, dolayısıyla aile kurumunun da en az birey olmak kadar önemli olduğunu gözden kaçırmamalıydı. Kim bilir belki de bu bilinçli bir tercihtir. Gelenekle bağını koparmamaya gayret edenler çocuklarının “birey” olmalarını önemsediler fakat çocuklar “birey” olmayı “bireysel” hareket etmek olarak anladıklarından bu bireylerin aile kurmaları da zorlaştı. Aile kurmayı başarsalar bile devam ettirmekte zorlandılar. Bu yüzden boşanma oranları tarihimizde hiç olmadığı kadar arttı. Çünkü bireysellik “uzlaşmayı” dışlar. Bir arada yaşamanın en temel ilkesi uzlaşma kültürüdür. Geleneksel dönem uzlaşma kültürü üzerine kuruludur hatta karşıdakinin istekleri, kişinin kendi isteklerinden daha önemlidir. Karşısındakini önceleyen, aslında ve daima kendini önceliyordur. Fakat modern dönemin de aslında modern olmadığını anladığımız günümüzde kendi isteklerini önceleyen “bireysellerin” uzlaşma kültürüne ne kadar muhtaç oldukları ortaya çıktı.
Geleneksel olan sürekliliğe vurgu yaparken modern olan “birey” kavramı üzerinden süreksizliğe vurgu yaptı. Bu durum özgürlüğün sınırlarının muğlaklaşmasına sebep oldu. Birey, özgürlüğü kesinlikle yanlış anladı. Bugün bütün felsefeciler, âlimler özgürlüğün tanımlanmış bir alanda mümkün olduğunu, tanımlanmamış alanın ise özgürlüğü yok ettiğini söylüyorlar. Onlara göre sınır yoksa özgürlük yoktur. Her şey parçalandı ve her parça kendine uygun olan yeri ve konumu kaybetmiş gözükmekte. Parçalanırken kaybedilen konum ne kadar çekiciyse birleşme ve bir araya gelme isteği o kadar karmaşık ve belirsiz hâle geldi. Bu, süreksizliği doğuran ana nedendir. Parçalanırken elde edilen özgürlük hissinin bir süre sonra yalnızlığa ve bunalıma dönüşmesiyle ortaya çıkan geri dönme arzusu, dönülecek bir yerin kalmadığının görülmesiyle sıkıntı, buhran ve bunalımın katlanarak artmasına neden oldu.
Sonuç olarak bireyler kendi istek ve arzuları peşinde koşarken aile kurumunun yapıcı, kurucu ve sağaltıcı işlevini unutmamalıdır. Bireyin amacı, ailenin sürekliliğini sağlayan unsurların üzerine çıkmamalıdır.