ARDA NEHRİ

Yaşar DOĞAN

Ataların Anadolu’nun salgını, İstanbul’un yangını, Rumeli’nin bozgunu dedikleri günden beri rahatları yoktu Şengül ve Osman’ın. Kaybedilen Balkan topraklarında göç etmeye zorlanan bir avuç Türk’tü onlar. Yetmişli yılların başıydı, yaşadıkları mahallede bir savrukluk, tedirgin edici bir hava vardı. Gittikçe artan huzursuzluğun çok iyi farkındaydılar. Köy kahvesine ulaşan haberler yürek ağrısını her geçen gün artırıyordu. Her gece bir köye baskın yapılıyordu. Artık bir karar vermeleri gerekiyordu: ya ana vatana döneceklerdi ya da burada yasaklar içinde yaşamaya devam edeceklerdi.
Şengül ve Osman arada sıkışmış, arafta kalmışlardı. Gitseler mi kalsalar mı bilemiyorlardı. Şengül’ün annesi Sevdiye Hanım “Gidin yavrularım, burada günler her gün daha da kararıyor. Evlatlarınızı vatan topraklarında, al bayrağın gölgesinde büyütün; ben yaşlıyım gelemem ama siz gidin kurtarın bu kızanların geleceğini” diyordu Balkan şivesiyle. İnsanoğlu annesinin sağduyusu ile hareket etmek ister. O onay veriyorsa bu iş hayırlıdır, diye düşünür. Dedeleri, nineleri burada doğup bu topraklara gömülmüştü ama asimilasyon politikası artık hayatı yaşanmaz hâle getirmişti. Kimliklerini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıyaydılar. Osman da yavruları için doğru kararı vermeye çalışıyordu. Çocuklarının bir cemre misali dünyayı ısıtmalarını, boy verip kök salmalarını istiyordu. Yaşadığı bu topraklarda artık bunun mümkün olmadığının farkındaydı. Arda Nehri’ne doğru bakan evlerini, çiçek dolu bahçelerini, çocukluğunun geçtiği asırlık çınar ağaçları ile dolu sokakları bırakmak da hiç kolay değildi. Dedesinin hep söylediği sözü düşünüyordu “Cesaret nesil atlasa da mutlaka ortaya çıkar.” Bu cümleden güç almaya çalışıyordu.
Çocuklarına hür bir gelecek sunmak için gitmeye karar verdi Osman ve Şengül. Tüm hatıralarını tek bir valize sığdırıp turist vizesi ile belirsizliğe doğru yola çıktılar. Tren yolu ile Türkiye’ye iltica ettiler. Zaten o yıllar sükûn yılları değildi. Garip bir karmaşaya, adı konamayan acılara gebeydi.
Zaman, bir göçmen ailesinde göç ettiği tarih ile durur sanki. Şengül ve Osman için de öyle olmuştu. Önceki yıllar bir masalda kalmış gibiydi. Bir yanları vatanlarına döndükleri için mutluydu ama bir yandan çocukluklarının geçtiği, ilk gençlik yıllarının yaşandığı toprakların özlemi yüreklerini sızlatıyordu.
Şengül için köyü; hasret, bitmeyen sızı demekti. Annesinin kuzinede yaptığı böreğin tadı, bahçesindeki güllerin kokusu aklından gitmiyordu. Tüm göç edenler bilirler ki yaşadıkları geçmişin aziz hatırası hiç bırakmaz onları. İnsanoğlu işte, ruhu illa ki doğduğu toprağa akar.
O dönemde iltica edenlere devlet iş imkânı sunuyordu. Şengül ve Osman da devletin verdiği bu imkânın hakkını vererek dürüstçe çalıştılar. Atölyedeki ustabaşının övgüyle bahsettiği örnek gösterdiği işçiler oldular.
Balkan göçlerinin hikâyesi nehir kenarında başlar, kenar mahallede biterdi. Anadolu’da yerleştikleri köyden aldıkları arsa köyün biraz dışındaydı. Bu arsanın üstüne bir ev yapmaya başladılar. Ev sadece bir mekân değildi onlar için. Kendilerini yalnız hissetmedikleri bir arkadaştı. Yeni yerleştikleri mahallelerine alışmaya çalışıyorlardı. Komşular uzaklardan gelen ve değişik şivede konuşan bu aileye temkinli yaklaşmıştı. Sadece selamlaşıyorlar çok da samimi olmuyorlardı. Evleri köyden uzağa kalsa da biraz ileride bir tane komşuları vardı. Hayriye yaşça Şengül’den daha küçüktü. İki kızı vardı, kocası uzun yol şoförüydü. Gün boyu bağı, bahçesi, çocukları ile ilgilenirdi. Yeni komşusu Şengül’ün ektiği bahçe de hoşuna gitmişti lakin tedbiri elden bırakmamak gerekirdi. Kocası da başında değildi her zaman. Samimi olmaya çekiniyordu. Küçük yerlerde kendinden farklı olanı kabullenmek, benimsemek hayli zordu.
Hayriye bir gece aniden rahatsızlandı, midesi ağrımaya başladı. Ağrıdan âdeta nefesi kesiliyordu. Kocası yine yoldaydı, ilk defa böyle şiddetli bir ağrı ile karşılaşmıştı. Çaresiz, büyük kızını yan komşuya gönderdi. “Git Şengül Hanım’ı çağır kızım, ben çok kötüyüm” dedi. Şengül başına renkli tülbendini alarak koştu Hayriye’nin evine. İlk defa evin içine giriyordu, Hayriye’nin elini tuttu: “Sakin ol, ben yanındayım” dedi. Şengül’ün annesi köylerinde şifacı kadın olarak bilinirdi. Kimin neresi ağrısa Sevdiye Teyze’ye gelirdi. Şengül, annesinden öğrendiği kadarıyla mide ağrısına ne iyi gelirse yaptı. Evinden sarı kantaron otu getirdi, çay gibi demleyip balla karıştırarak içirdi. Sıcak su torbasına su koyup ayaklarının altına koydu, “Biraz uyumaya çalış, iyi gelecek” dedi. Sabahın ilk ışıklarında Hayriye rahat, huzurlu bir şekilde uyandı. Uzun uzun sarıldı Şengül’e, çok teşekkür etti.
Hiçbir olay tesadüfi değildi. Hayriye’nin rahatsızlığı ile başlayan dostluk diğer evlerin kapalı kapılarını da açmıştı. Şengül yıllar içeresinde can ciğer oldu köydeki kadınlarla. Onlara göç etme hikâyelerini, nedenlerini anlattı. Şengül şimdi hüzünle karışık olsa da mutluluğu biraz hissedebiliyordu. Kimsesiz bir gariban olarak geldikleri bu köyde komşularıyla nihayet kaynaşmıştı. Yaban ellerden göçen bu çift çalışkanlıkları, yardımseverlikleri ile zamanla çok sevildi. Şengül ve Osman kurdukları muhabbet köprüleri ile geride bıraktıkları köylerinin acısını hafifletmeye çalıştılar. Yeni komşularıyla bir bardak çay içerken hüznü, kederi paylaştılar. Çok şükür yaşadıkları zorlu bir iki yılın ardından göç etmelerine değen vatan hissiyatını yaşıyorlardı artık.
Şengül hayatın telaşesinde dahi insanı sakinleştiren hâl ehli birisiydi, bilge bir yanı vardı. Zamanla annesinden öğrendiği bilgiler ile tüm köy halkına ihtiyaç oldukça yardım etti. Kimin bir yeri ağrısa Şengül’ün kapısına geliyordu. O da elinden geldiğince yardım ediyordu.
Yıllar akıp giderken Şengül ve Osman’ın evlatlarına dört başı mamur bir ev bırakma hayali gerçek olmuştu. Belki de yaptıkları evle bu topraklara kök salacaklarını, ülkenin kalıcı bir parçası olacaklarını, aidiyet sağlayacaklarını düşünüyorlardı.
Şengül ve Osman hayat yolculuğunu el ele, omuz omuza yürüdüler. Çalışarak, üreterek yepyeni bir yaşamı beraber inşa ettiler. Bu köyde bir çocukları daha oldu. Hasret kaldığı, adını bile anarken burnunun direğinin sızladığı annesinin adını verdi. Sevdiye bebek Şengül’e yeni bir bahar esintisi getirmişti. İki erkek evlattan sonra bir kız evlat veren Rabb’ine şükrediyordu.
Sevdiye Türkiye’de doğmuştu ama ailesinin dillerinden düşürmedikleri topraklardan göç hikâyelerini dinleyerek büyüdü. Geride bıraktıkları evlerini, bahçelerinde yetişen karpuzun tadını, ıhlamur ağacının büyüklüğünü sevgi ve hasret dolu cümlelerle tekrar tekrar dinledi. Anne ve babası eski köylerindeki evin bahçesine, kamelyanın kenarına gömdükleri küçük tahta kutuyu heyecanla anlatırdı. Kutunun içine birkaç fotoğraf, küçük bir not ve evdeki tohumları koymuşlar. Gömdükleri yeri gözyaşları içinde özenle tarif ederlerdi. Kim bilir belki çocuklarının yolu düşerdi bu eve.
Yıllar akıp geçmişti. Şengül’ün evlatlarının okuması hayalini Sevdiye gerçekleştirdi. Hukuk fakültesini okuyup avukat olmuştu. Anne ve babasının istediği gibi mesleğinde ihtiyaç sahibi olanı gözetiyordu. Bir muhacir torununun atalarından aldığı en önemli mirası çalışkanlıktı. O da hep çok çalıştı, başarılı oldu. Sevdiye, anne ve babasını doğdukları topraklara ziyarete götürmeyi çok istedi ama asla ikna edemedi. Onlar aziz hatıralarının ulu çınar gibi gölgesinde kalmayı tercih ettiler. Belki de Arda Nehri’nin kokusunu duymaya, kamelyalı güzel evlerinin başkaları tarafından sahiplenildiğini görmeye cesaretleri yoktu. Hayatlarını bu köyde tamamladılar.
Bahar mevsimi hazana, hazan zemheri soğuklarına bağladı o yılda. Sevdiye, anne babasından miras kalan evde sabahın seher vaktinde uyandı. Özenle yaptırdıkları çardağa elinde kahvesi ile oturdu, gözlerini kapatıp huzurun sesini dinledi. Kuşların cıvıltısı, esen saba rüzgârı, yaprakların hışırtısı ne güzeldi. Havada yağmur kokusu vardı. Toprağın efsunlu havasına kaptırdı kendini. Hanımelinin mis gibi kokusunu içine çekti, mor salkımlı menekşeler, saksılardaki karanfil, küpe çiçekleri ve sardunyalara baktı. Kalktı yerinden menekşenin toprağını temizledi, sarı lalelerden kuruyan yaprakları kopardı, pembe gülleri kokladı. Annesi evdeki işe yaramayan ne varsa saksıya dönüştürmüştü; tencere, yoğurt kabı, yağ tenekesi. Hatta eve gelen misafire mutlaka yoğurt kabına diktiği fesleğenlerinden hediye ederdi. “Bir göçmen ailesinin evi bahçedeki rengârenk çiçek çeşitliliği ile hemen fark edilir.” diye okumuştu bir yazıda. Çocukluğu anne ve babasının gönül yangınlarını dinlemekle geçmişti. Çok özlüyordu anne ve babasını fakat elden ne gelirdi. Emrihak vaki olmuştu. Babasının söylediği söz geldi aklına “Kızım ne zaman için sıkılırsa Arda Nehri’nin serinliğini düşün, içini ferahlatır.” derdi, o da öyle yaptı. Defalarca gitmişti oralara, uzaktan birkaç akraba bile bulmuştu ama anlatılan o güzel ev çok değişmişti. Çardak yıkılmıştı, ağaçlar bakımsızdı. İçeriye girmeye cesaret edememişti. O da uzaktan, yüreği sızlayarak eski bir tanıdığa bakar gibi bakmıştı.
Zaman her şeyi bu kadim toprakların üzerine yazmıştı. Demek ki yazgıları böyleydi. Tarih boyu bu topraklar serbest bir yaşam sunmuştu. Sevdiye ve ailesi için özgürlük ekmek, su kadar önemliydi. Anadolu onlara özlemini çektikleri özgürlüğü vermişti. Kahvesinden bir yudum daha aldı, hırkasına sarıldı. Gözünden akan yaşlarla “İyi ki gelmişsiniz babacığım, iyi ki.” dedi.