ÜZÜNTÜ KONUSUNA
FİLOZOFLARIN BAKIŞI
Kadriye YEŞİLYURT
Makedonyalı Philippus’un oğlu Kral İskender, ölmeden önce annesine bir mektup yazar. “Ey İskender’in annesi” diye başlayan mektupla ölümünün peşi sıra Afrika’dan, Asya’dan, Avrupa’dan pek çok insanın çağrılacağı büyük bir matem günü tertip edilmesini vasiyet eder. Mektupta küçük de bir ayrıntı vardır. Başına herhangi bir musibet gelmiş kimseler bu davete katılamayacaktır.
Vasiyetteki emir yerine getirilir ancak belirtilen vakitte hiçbir insan gelmez. İskender’in annesi şaşkınlıkla insanların buyruğa neden uymadıklarını sorar ve aldığı cevapla kendine gelir: “Musibete uğramamış hiçbir insan bulunmadığından kimse davete icabet edemedi.” Bu olay karşısında, “Demek ki senin ölümün yüzünden uğradığım üzüntüden dolayı beni en mükemmel bir şekilde teselli etmek istemişsin. Gerçekten anladım ki ilk musibete uğrayan ben olmadığım gibi musibet sadece bir tek kişinin başına gelen bir olay da değilmiş!” der İskender’in üzüntülü annesi.
Kindî, on iki yüzyıl önce kaleme aldığı risalesi Def’ul-Ahzân’da (Üzüntüden Kurtulma Yolları) anlatır bu hikâyeyi. Büyük İskender örneğindeki gibi hissettiklerimizin benzerlerini bütün insanların yaşadığı, hiçbir üzüntünün sonsuza dek sürmeyeceği gerçeğini düşündürür ve üzüntüden kurtulmanın pek çok yolunu daha sıralar kısa ve etkileyici örneklerle.
Kindî’ye göre “Eğer başımıza hiçbir musibet gelmesini istemiyorsak hiç var olmak istemiyoruz demektir.” Musibetlerin olmamasını istersek Allah’ın yarattığı tabiat kanununun ortadan kalkmasını istemiş oluruz. Tabiatta olanın olmamasını istediğimizde ise imkânsızı istiyoruzdur. Yani üzüntü, nefsin acılarının bir çeşididir ve yaşamın doğasında vardır. Ancak Kindî buraya bir parantez açar ve üzülmeye değmeyecek durumları açıklar:
“Üzüntü sevilen bir şeyin kaybedilmesi veya amaçlanan bir şeyden ümit kesilmesi yüzünden otaya çıkar.” diyen Kindî, kaybedilen şey eğer Hak Teâlâ’nın bizdeki maddi bir emanetiyse buna üzülmenin akıllıca olmadığını vurgular. Çünkü emanet sahibi emanetini bizden geri alabilir ve dilediği bir başkasına verebilir. Böylesi kayıplarımızın üzerinde fazla düşünmemek, onlarla uğraşmamak ve üzülmeme direncimizi kaybetmemek gerekir.
İnsanoğlu gücü arttıkça varlığını sürdürmek ve hayatını düzene koymak için hiç de gerekli olmayan pek çok şeyi elde etmek ister. Çeşit çeşit yiyecekler, seyrederek zevk aldığı süslemeler, eşyalar, güzel kokular… “Bütün bunlar elde edilmesi yorgunluğa, kaybedilmesi acıya, ulaşılamaması özlemlere yol açan şeylerdir.” Bu nedenle üzüntülerimizi en aza indirmek için maddi ihtiyaçlarımızı da en aza indirmeliyiz. Sokrates’e sorarlar: “Üzülmemeyi nasıl başarıyorsunuz?” Atinalı Sokrat’ın verdiği yanıt tam da bu konuya uygun düşer: “Çünkü kaybettiğim takdirde üzüntüsünü çekeceğim şeye sahip olmuyorum.” Kindî’ye göre kaybedildiğinde üzülmekte mazur sayılacağımız şeyler maddi kazançlarımız değil kendi varlığımıza ait manevi kazançlarımızdır.
Kindî, kitabının sonunda kadim korkumuz ölüm korkusu üzerinde de durur. “İnsan akıllı ve ölümlü bir varlıktır; o hâlde ölüm olmasaydı insan da olmazdı.” der. Ölüm mutlak bir yok oluş değil; gerçek, sürekli, özgür ve daha yüksek bir hayata geçiştir. Kindî bu gerçekliğe rağmen ölüm korkusundan dolayı üzüntü yaşayan insanı dünya tutkunu, akıl yoksunu, kontrolsüz isteklerinin esiri şeklinde tanımlar. O, bu duygulara “kralları köleleştiren” duygular adını verir. İnsanın fâni dünyadaki başlıca görevi böylesi duyguları yenerek -başka bir ifadeyle nefsin hastalıklarını yenerek- gerçek özgürlüğü elde etmektir. İki dünyada da mutluluğun yolu buradan geçer.
Bunların dışında bir de mutluluğun inzivada mı yoksa toplum içinde mi elde edileceği konusu vardır. Üzüntüyü değiştirecek, dönüştürecek gücü her zaman kendimizde bulabilir miyiz? Bütün olumsuzluklara rağmen kişinin iç huzurunu sağlaması, buna uygun bir hayat yaşaması, varoluşunu anlamlandırması ne derece mümkündür? Diğer bir ifadeyle insanın siyasal, toplumsal bir varlık olması toplum dışında ya da inzivada mutluluğu elde etmesine imkân verir mi? Bu inziva meselesi de işin farklı bir boyutudur.
Konuya yine Müslüman filozofların gözünden bakarak devam edelim. Mesela Gazzali’nin, Nizamülmülk ve Selçuklu sultanı Tuğrul Bey’in ölümü üzerine Nizamiye Medreselerindeki konumunu terk ederek hicret etmesi bir seçenektir. Şam, Kudüs ve Mekke ziyaretleri uzun süren bir inziva süreci de ikinci seçenek. Ancak Gazzali’nin iç huzurunu bulamayıp tekrar görevine geri döndüğünü, ardından yine bıraktığını ve kendini kitap yazmaya verdiğini de biliyoruz.
İbni Bacce ise Gazzali’nin mutluluk yöntemine gönderme yaparak, “Kişi dış şartların bütün olumsuzluklarına rağmen ne başka bir yere gidecek ne de bir köşeye çekilecektir.” der. İmkânları ölçüsünde mutluluktan kendisini alıkoyan şeyleri giderecek eylemler üzerinde duracaktır. Eğer birey fiziki ve manevi varlığını iyileştirecek tedbirleri alırsa içinde yaşadığı olumsuzlukları en az hasarla atlatabilir. Bu içe yolculuk ve dış şartların olumsuzluğuna karşı bilinçlilik hâli ve ruhun sağaltımını temin için alınan tedbirler aynı zamanda erdemli toplumun da temelini atacaktır.