BİLEMEZ
KENDİNİ KENDİNDEN
UZAK
Gülşen ÜNÜVAR
Dinle Özüm!
Mektubuma başlamadan evvel selam eder, özümden özüne güzellikler gönderirim. Son mektubumun üzerinden epeyce bir vakit geçmişçesine büyüktür özlemim. Vakit dediğin nedir ki? Bazen bir kuşun kanadını bir kere vuruşu, bazen bir dağın eriyip göl oluşu. Her iki olay da kendi vaktinin içinde vakit olur ve kendi ağırlığınca vuku bulur.
Bana öyle gelir ki sana son seslenişimin üstünden ben diyeyim dokuz yüz bir, sen de dokuz yüz iki yıl geçti. İşte öyle uzun, öyle uzak, öyle hasretle baktığım bir yoldur bu benim baktığım istikamet. Buralardan havadisler vereceğim elbet, ancak ilkin sana sormak, seni sormak isterim. Nicedir gönlün? Nicedir özün? Kendini arama yolculuğunda hangi sapaklara geldin? Hangi yokuşta nefeslendin, hangi inişte dinlendin? Dünyaya öyle fazla ısınma, ondan fazla da uzak durma demiştim mektubumun birinde. Nedir âlemle mesafen? Bunları merak eder dururum. Elim mürekkeple hokkaya gider gelir durur. Kâğıdı bir açar bir kapatırım. Kelimeler dimağımda cirit oynar; kâh dörtnala koşan küheylan olurlar kâh ağır aksak ihtiyar aygır. Sıkboğaz etmek istemem seni. İnsan dediğin özüyle baş başa ne kadar vakit geçirirse o kadar sıkı dost olur gönlüyle. Kaçarsa kendinden kişi, yavan yaşantıdan öteye geçemez işi.
Uykumun beni terk eylediği gecelerden birinde şöyle not almışım, baş ucumdaki meşe yaprağının üzerine; Bilemez kendini kendinden uzak* Bilir misin kendini? Bilir miyim kendimi? Adil bir muallim nasıl ki talebesinden önce kendine sorarsa en mühim soruları, ben de bu düsturda hareket etmek isterim. İlkin kendime sordum bu soruyu. Gecelerce, günlerce münazara ettim kendi kendimle. Bazen münakaşaya döndüğü de oldu bu sohbetlerin fakat o vakitlerde köstek vurdum kelimelerime. Münakaşa ile öze ulaşmak, uyuşma ile yol almaktan çok daha zordur zira. Peki neden zoru seçeyim ki evlat? İnsan; yaşamında, felsefesinde, hayatı yorumlayışında bazen basit olanı tercih etmeli. Karmaşa, kontrolsüzce esen rüzgârın bir de bizim üflememizle beraber sonunu kestiremeyeceğimiz fırtınaya dönüşmesi anlamına gelebilir. Ama bazen! Her zaman ve her konuda genelleyebileceğimiz bir tanım değildir elbette bu. Kişi, bir tanımı hayatının hangi noktasında ve ne şekilde kullanacağını, o tanımı nasıl yorumlayacağını iyi bilmelidir. İşte özünü bilme, kendini tanıma, kendine yakın olma hususları burada devreye girer. Tanımaz isen kendini, boşa ararsın dengini.
Işıl ışıl gözlerinle şu satırlara bakıp da sorduğunu görür, duyar gibiyim; peki sen, sen bilebildin mi özünü?
İster misin büyük büyük atamın, onun da atasının anlattığı bir hikâyeyi ben de sana aktarayım? Böylece sen cevabını bulmuş, ben de meramımı daha öz yoldan anlatmış olurum.
Vakitlerin birinde bir taş ustası maharetine maharet katarak nam salar. Bu usta taşı taşa çatar, kiminden hançer sapı, kiminden mücevher kabı, kiminden kılıç kını, kimindense dillere destan, yedi düvele değer güzellikte yüzükler yapar. Kapısını günde en az ben diyeyim yüz kişi, sen anla bin kişi çalar. Bu nasıl zanaat, nasıl yetenek, nasıl ustalık diyen gelir. Taş ustası bir yaptığından bir daha yapmaz. Böylelikle her sanat eserinden sadece bir tane olur. İşler büyüdükçe büyür, talep arttıkça artar. Bakar ki bu böyle olmayacak, yanına bir yardımcı almaya karar verir. Usta-çırak birlikte yıllarca çalışırlar, iş tutarlar. Bildiği her şeyi öğretmeye çalışır usta çırağına. Ama şöyle der sık sık: “Öyle her şey söylemekle, göstermekle olmaz. Bakmasını ve görmesini bilmelisin. Bu ikisini sana öğretebilecek tek bir usta yoktur dünya yüzünde. Bu, senin özünde olan bir şey. Özünü tanı, kendini bil.”
Ay mı geçti yıl mı yoksa asır mı bilinmez. Günün birinde usta ebedî âleme göç eder ve çırak kalır tek başına. Çırak iken oldu mu sana bir günde usta! Usta aşağı, usta yukarı; çevreden akın akın iş almaya devam eder. Ustasından öğrendiklerini bir bir uygular. Fakat günlerden bir gün bir ihtiyar çıkagelir. Der ki; yüzüğümü ustan bilmem kaç zaman evvel yapmıştı. Yıllardır kullanırım, pek de severim. Gel gör ki taşının biri düştü, yüzüğün eksik hâli beni pek üzer. Sen tamir ediversen de hem ben bahtiyar olsam hem de ustanın anısını yaşatsak, ne dersin?
Tamam, der taze usta. İşinin ehlidir ne de olsa. Sen bırak, ben gerekeni yaparım, der ve ihtiyar adamı gönderir. O günden sonra her yerde yüzüğün taşını arar; art arda dizilmiş dağlar geçer, kol kola girmiş ovalardan yürür. Nice göller, nice denizler görür ama yok, yok! Onca uzaklaşmasına rağmen bırak taşın aynısını bulmayı, benzerine bile rastlamaz.
Gerisin geri döner şehrine. Aradan yıllar geçmiş, işler birikmiş, insanlar merak etmiştir. Özü döğüp de kimseye de ben küçük bir taşın peşine düştüm, onu da bulamadan eli boş dolandım geldim, diyemez. Yol yorgunluğunu üzerinden atıp şöyle sakin kafayla bir daha düşünür eski çırak yeni usta. Yıllarca ustasının yanında çalıştığını, onun hiç bu kadar uzaklara seyahatler etmediğini hatırlar. İyi de yüzüğe taktığı bu mavi taşları nereden bulmuştur. Dolapları, rafları, çekmeceleri altüst eder. Yok! Yok! Geceleri uykuları kaçar, yeni sipariş kabul etmez, nerede yattığını nerede kalktığını bilmez vaziyette günlerini geçirir. Bir sabah evinin önündeki kör kuyu ilişir gözüne. Bunca yıldır bu kuyu burada mıydı? Hayret! Kuyunun kapağını açar ve masmavi bir ışık yayılır etrafa. Kuyu ağzına kadar mavi akik taşıyla doludur.
Sen sen ol, özünden uzaklaşma evlat! Selametle…
*Kutadgu Bilig