KİTAPLARIN
ZAMANSIZ YURDU
Sahaflar

Zeynep KAYSERİ UZUN

"Bir cenaze götürüyorlardı. Meraklı bir zat, cenazeyi takip edenlerden birisine sokularak sordu:
- Acaba hastalığı neydi? Neden öldü?
Adamcağız, nemli gözlerini bu meraklı zata çevirerek, kısaca cevap verdi:
- Doğduğundan öldü...
Evet; mademki doğduk, mutlaka öleceğiz. Ancak, ölmek var olmak var. Kâfirler ölürler, Müminler ise olurlar. Ahirete ham gitmezler.” (Muzaffer Ozak, İrşad, c.3, s. 8)
Olmak ve ölmek arasında bir yerdeyiz. Eski ile yeniden mündemiç bir hayatın ipine sımsıkı tutunuyoruz. Her ölüm yeniden doğuşu, her doğuş yeni bir ölümü içinde barındırıyor. Her yeni, eskiden izler taşıyor. İhtişamla filizlenen bir ağaç, yeşerdikçe kök salıyor ve kendini kökleriyle büyütüyor. İlkbaharda tomurcuklanan hayat, sonbaharda yerini usulca soğuk bir ölüme bırakıyor. Ve sonra yeniden aynı döngü. Eylem aynı, aktörler başka. Bir gün kısarak sesini dünyevi telaşenin, kulak kesilsek yeryüzü ayetlerine. Dinlesek vahşi bir küheylan gibi doludizgin koşan hakikatin ritmini. Tüm benliğimizle olan biteni anlarken her şeyin ardındaki kusursuz dengenin hayretiyle irkilsek. Derin ve sarsıcı. Davetkâr ve ürpertici. Tabiattaki bu ilham verici düzen hayatın tüm alanında kendini gösteriyor. İbn Haldun, toplumsal hayatı ve devletleri aynı döngüyle açıklıyor. Her hâliyle büyüleyici bu düzenin birçok farklı örneği hayatın her alanında mevcut. Bunlardan biri de geçmiş ve geleceğin, nostalji ve güncelin nirengi noktası sahaflık mesleğinde gizli kuşkusuz.
Sahafların benim için özel bir yeri oldu hep. Her seferinde eski bir dostla, kadim bir bilgiyle, saklı bir cevherle karşılaşırcasına heyecan ve sonsuz bir iştiyak. Peki neydi sahafları bu denli kıymetli kılan? Geçmişten bugüne nice meraklısına hissettirdiği o cezbedici tadın arkasında deruni bir İslam geleneği olduğunu düşünüyorum. Sahaflar Şeyhi olarak bilinen Muzaffer Ozak, sahaflığı sıradan bir ticaret alanı değil, geçmişin bilgisini ve manevi değerlerini geleceğe taşıyan bir köprü olarak tanımlıyor. Ozak, kitapların korunmasını manevi bir sorumluluk olarak görüyor âdeta. İsabetli bir bakış açısı olduğu kanaatindeyim. Sahaflar, yalnızca eski kitapları satmakla kalmıyor aynı zamanda geçmişin bilgeliğini, derinliğini ve tarihini günümüze taşıyarak önemli bir kültür aktarım vazifesi görüyorlar. Nadir kitaplardan, el yazmalarından, eski dergilerden ve belgelerden oluşan bir mirası saklayarak bu eserleri değerini bilen insanlarla buluşturuyorlar. Bu yüzden sahaf dükkânları, geçmişe yolculuk yapılabilen ve tarihî birikimi açığa çıkaran yerler olarak da düşünülebilir.
Sahaflık mesleğinin ilk ortaya çıkışına ve tarihî gelişimine baktığımızda ilmin hakikatten bir cüz olduğu düsturuyla kâğıda, kitaba ve kaleme hürmet gösteren İslam medeniyetinin insanlığa sunduğu bir miras olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kaynaklarda kesin bir başlangıç belirtilmemekle beraber, Orta Çağ İslam dünyasında eğitim kurumlarının çoğalması, diğer beyliklerle ve İslam dünyasının önemli kültür merkezleriyle olan ilişkilerin geliştirilmesi ve Moğol istilalarıyla Osmanlı Devleti’ne başlayan ulema sınıfının göçünün, beraberinde kitap akımını da başlatmış olabileceği tahmin ediliyor. Bu dönemde camilerin ve medreselerin yoğunlaştığı bölgelerde kitap ticaretiyle uğraşan esnaf da oluşmaya başlamış olmalıdır.
15. yüzyılda II. Bayezid döneminde kurulan Beyazıt Sahaflar Çarşısı, Osmanlı coğrafyasının her yanından gelen kitapların bulunduğu önemli bir merkez konumundaydı. Burası İslam dünyasının eski kültür merkezleri olan Bağdat, Şam, Halep, Kudüs ve Kahire gibi muhtelif şehirlerden kitap akışı olan, zengin müşteri ağına sahip bir ilim havzası özelliği taşıyordu. Özellikle İran’dan sanat değeri yüksek minyatürlü ve tezhipli yazmalar gelen bu merkez için İstanbul’daki İngiliz sefareti hekimi Jacques Dallaway, bedestendeki sahaflarda çok güzel ve nadir yazmaların bulunduğunu, İran’daki iç karışıklıklar sırasındaki yapılan yağmalarda değerli yazmaların gizlice satılmak üzere İstanbul’a gönderildiğini İstanbul hakkında yazdığı eserinde belirtmektedir. (İsmail E. Erünsal, “Sahaf”, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 35, s. 510) Burada hattatlar, müstensihler (el yazması çoğaltıcıları), ciltçiler ve kitap bezemecileri gibi meslek grupları, sahaflarla iş birliği yaparak zengin bir kültürel ekosistem oluşturmuşlardır. 18. yüzyıla gelindiğindeyse matbaanın yaygınlaşması, sahaflık mesleğini sona erdirmemiş, aksine sahafları eski kitapların, nadir eserlerin ve özel koleksiyonların koruyucusu hâline getirmiştir. 20. yüzyılda ise sahaflar özellikle entelektüeller için bir toplanma merkezi olmuştur. Şairler, edipler ve kitapseverlerin buluşma noktası olan bu yerler, eski kitapların sayfalarında biriken bilgelik ve hatıraların gelecek kuşaklara aktarılması sorumluluğunu da üstlenmiştir.
Peki bu kadar kıymetli bir sorumluluğun taşıyıcılarında hangi vasıfların olması bekleniyor? Usta-çırak ilişkisi şeklinde yetişen sahafların çeşitli konularda mahir olması gerekiyor elbette. Her işte olması gerektiği gibi, sahaf ehlinin de öncelikle bu işe gönül vermesi gerekiyor. İyi bir sahaf, Türkçe yeni ve eski harfli kitaplar konusunda bibliyografya bilgisinin yanı sıra içeriksel anlamda da asgari düzeyde bilgi sahibi; öğrenmeye, öğrendiği bilgiyi paylaşmaya açık olmalıdır. Bu öğrenme şekli daha çok kitabı görerek ve kitapseverlerle karşılıklı bilgi alışverişine dayanan diyalogların kurulmasıyla gerçekleşebilir. Kâğıdından, cildinden, cilt süsünden ve kitapla ilgili ilk bakışta yaptığı yorumlardan el yazması kitap alıp satanların bu konudaki tecrübesini ve işindeki maharetini anlamamız mümkün. Prof. Ahmet Özcan, sahafları müfredatı olmayan mektep olarak tanımlıyor. Bu mektepte usta-çırak ilişkisiyle bir gelişim olabileceği gibi müdavimlerinden öğrenilecek bilgilerin bulunuyor olması da hayli kıymetli. Özcan, bu mecranın bilginin paylaşıldığı bir öğrenme-öğretme diyalektiği olduğundan bahsediyor. Ona göre sahaflık, hiyerarşik organizasyonun olmadığı, bilginin demokratik usullere tabi olarak serbest dolaşıma girdiği bir alan. Sahaflar, tüm eğitim merkezlerine lojistik destek sağlayabilecek isimsiz bir okul gibi âdeta. Fakat bu okul, eğitim-öğretim ve kültürle ilgili devlet ve özel kuruluşların sınırlı kurumsallığı ve anlayışı çerçevesinde işletilemez, yönetilemez bir konuma sahip. Bu hâliyle kurumsal okullardan farklılaşıyor. Okul standart demektir ve standardizasyon sahaflığın ölümü olur. Ayrıca her yiğidin yoğurt yiyişinin farklı olması gibi her sahafın kitaba bakışı da farklıdır. Dolayısıyla Özcan, sahaflığın sanatçı kimliğiyle kesişen yanları bulunduğuna dikkat çekiyor.
Meşhur sahaf İbrahim Manav sahaflıkta, kitabı erbabına satma adabının önemli olduğuna, alışverişte kâr amacı güdülmediğine, eski Ahi Teşkilatındaki terbiyenin sahaflık mesleğinde de bulunduğuna işaret ediyor. Kendisi siftah eden bir sahafın komşularının da siftah etmesi için gelen müşteriyi onlara yönlendirme geleneği bulunduğunu söyleyerek bazı sahafların müşterisinin bir kitaba ilgisi olduğunu fark ettiğinde fiyatı yükselttiklerini de ifade ediyor. Hatta bu yüzden sahaflar arasında “es-sahaf bî-insaf” sözü, yerleşmiş bir deyim olarak kullanılıyor.
Uzun lafın kısası sahaflık, yitirilmemesi gereken ata yadigârı bir meslek. Rüzgârlara karşı asırlık bir başkaldırı ve geleceğe uzanan kanatlı bir hafıza. Raflardaki bir kitaba dokunduğunuzda, yıllar boyunca elden ele dolaşmış hikâyeye de dokunmuş olursunuz. Bu açıdan insanların geliştirdiği uzun bir bağa, zamana yayılmış bir dayanışma zincirine de benzetebiliriz. Günümüzde de bu gelenek, türlü hikâyeleri içinde biriktirmiş bir hazine sandığı gibi, İstanbul’un eski sokaklarında varlığını sürdürüyor. Zaman zaman yolunuzun düşmesini beklemeden uğrayıp sayfalar arasında kaybolmanızı öneririm. Buralarda altı çizilen cümlelerden kendinize anlamlı paylar çıkarabilir, dünü ve bugünü aynı anda deneyimlediğiniz eşsiz dakikalar geçirebilirsiniz.