SİNAN ALBAYRAK İLE
SÖYLEŞİ
Söyleşi: Mahir KILINÇ
"Sadece Gazze’de değil, dünyanın pek çok yerinde çok büyük acılar yaşanıyor. Elbette ki sadece bir noktaya bakmayacağız. Ancak, vicdanı olan insan vicdansızlığın olduğu yeri görüp bunu dillendirmeli, orayı işaret parmağıyla gösterebilmeli, burada kötülük var, buraya ne yapabiliriz, diye çareler arayabilmeli ve sesini duyurabilmeli."
Tiyatroyla başladığınız sanat hayatınızı dizi, film ve sinemayla sürdürmektesiniz. Sanata kapı araladığınız tiyatroyla nasıl tanıştınız? Oyunculuğunuza ve sinemaya olan katkıları açısından tiyatroyu nasıl değerlendirirsiniz?
Tiyatro ve sinema sevgisi ailemden geldi diyebilirim. Çünkü çocukluk yıllarımda ağabeylerimin tiyatroya ve sinemaya ilgisi çok fazlaydı. Tiyatroda Stanislavski ve Grotowski ekolü dediğimiz iki büyük ekol vardı. En büyük ağabeyim olan Kenan abim, Grotowski ekolünün kurucusu da olan Jerzy Grotowski’den Polonya’ya gidip dersler almıştı. Ben o tiyatroyu ilk olarak ağabeyimden duymuştum. Şimdilerde görüntü yönetmeni olan Okay abim de daha çocukluk yıllarında elinde kamera varmış gibi çekim yapardı ve hayal gücü çok kuvvetliydi. Hakan abimin de kalemi çok kuvvetliydi, o da hikâyeler yazar ve onları bize anlatırdı. O zamanlardan beri ben hep oyuncuydum. Ancak tiyatrocu olma düşüncesi lise yıllarımda, Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı yazısını gördüğüm anda başladı diyebilirim. Liseden sonra Ankara Sanat Tiyatrosuyla tiyatro serüvenim başlamış oldu. Akabinde Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarını kazandım. Ankara’da başladığım konservatuvar eğitimimi İstanbul Üniversitesi Konservatuvar bölümünde tamamladım.
Tiyatro, performansın doğrudan izleyiciyle paylaşıldığı ve geri dönüşlerin de anında hissedildiği ve gerek dizi gerek sinema oyunculuğu için çok önemli bir okuldur. Beden dillerini ve jestlerini seyirciye duyguyu iletmek için etkin bir şekilde kullandıkları tiyatroda oyuncular, beklenmedik durumlarla başa çıkmak için doğaçlama yeteneğini kazanmalarının yanı sıra performans sırasında bir kesinti olmaksızın rolünü sürdürürler. Bu ve bunun gibi özellikler de sanatçıyı dizi ve sinema oyunculuklarında daha meziyetli kılar. Tiyatroyu bilmenin ve oynamış olmanın oyunculuğuma bu bağlamda katkılar sağladığını söyleyebilirim.
Gerek tiyatroda gerek dizi filmlerde gerekse sinemada farklı karakterleri canlandırmaktasınız. Bunlardan unutamadığınız, hayatınıza etki eden bir karakter oldu mu? Oyuncu, bu karakterlerin etkisine girmeli mi?
Ferdi Tayfur’la oynadığımız Yersiz Yurtsuz adlı dizide İshak diye bir karakter canlandırmıştım. Ben o karakteri unutamadım. İshak dizide bir dalgıçtır, Fırat Nehri’ne bırakılan bir kızı kurtarması için kendisiyle anlaşılmıştır. Kız yukarıdan bırakılır, biraz aşağıda bekleyen İshak, kızı, Fırat Nehri’nin dibine inerken kurtarır. Anlaşma gereği İshak, kızı kurtardıktan sonra bir kulübeye bırakacak ve kızın altınlarını alıp gidecektir. Ancak İshak, altınları bırakıp kızı alır gider. Burada kızı öldürmek isteyenlerin kovalamacalarıyla bir kaçış yolculuğu başlar. İshak çok güzel bir karakterdi. Benim şahsen aksiyon ve duygu alanımı, bedensel enstrümanımın sınırını keşfedebileceğim bir karakter de olmuştu. Oyuncu her karakterden kendisine iyi ve güzel olanları devşirebilir belki ama tümüyle bir karakterin de etkisi altında olmamalıdır diye düşünüyorum. Çünkü o oyuncuyu bekleyen ve birbirinden çok farklı başkaca karakterler vardır.
“İnsan tanıma merakı ise benim derdim.” diyorsunuz ve bunu da en iyi bu mecrada bulduğunuzu söylüyorsunuz. Bu merak nasıl oluştu, insan tanımayı neden seçtiniz ve tanıdığınız insanlarda neler gördünüz?
Her insan, bu âlem içerisinde nice hikâyelerden örülü bir âlem. Aslında bir insanı tanımak, kendince bir hikâyenin sahibi bir âlemi tanımaktı. Benim insan tanıma merakım, “büyük hikâye”nin içerisindeki küçük hikâyelere ulaşmak ve onlarla iletişim kurabilmekti. Benim insan tanıma merakım, çeşitli mekânlarda güvenlikle başlayıp tiyatro ve sinemaya kadar uzandı. Bu tecrübe bana çok farklı çevrelerden insanlarla tanışma; belki arkadaş belki de düşman olma fırsatı sundu. İnsan tanıma merakı, bizzat hayatı ve hayatın her alanındaki hikâyeleri, onların kahramanlarını tanımamı sağladı. Böylelikle pek çok hikâye biriktirme fırsatım oldu. Bu hikâyelerin oyunculuğuma da elbette faydası olmuştur, diye düşünüyorum. Ancak daha da önemlisi konuşmayı, iletişim kurmayı unuttuğumuz bir dönemde bana iletişim kurabilmeyi ve hoşgörüyü kazandırdı bu hikâyeler. İnsan tanıma merakımdan ötürü o hikâyelerini tanıdığım insanlarla iletişim kurabildiğime inanıyorum. Farklı ortamlara girip çıkmayı da bu manada seviyorum. Maalesef insanların kalbine dokunabilmeyi, oraya ulaşabilmeyi unuttuk ve kalp yerine taş taşıyoruz artık, üzüntüm bunadır.
Sanat yaşamınızdaki “ideal bir kahraman olma” düşüncenizi gerçek hayatınıza da yansıttığınızı görüyoruz. Mavi Marmara gemisinde yer almak bunlardan biri miydi? O güne, yaşananlara dair düşüncelerinizi paylaşır mısınız?
Mavi Marmara, o gemide yolculuk eden herkes için çok ayrı bir yere sahiptir. Belki de hayatımızın en anlamlı yolculuğu oldu. Ben o gemiyle Gazze’ye yerleşmeye gidiyordum ve orada mücadelenin içerisinde bizatihi olmak için yola çıkmıştım. Hatta ben, buradaki tüm malımı mülkümü satıp oradaki o mazlum ve mağrur Müslümanlarla birlikte yaşayacaktım. Ancak Allah’ın (c.c.) dilediği oldu ve bize o davaya buradan sahip çıkmayı uygun gördü. Mavi Marmara, ömrümüz boyunca unutamayacağımız çok güzel dostluklara, manalara ve hikâyelere vesile oldu. Şehadete uzanan bir yolculuğun adı oldu Mavi Marmara. O aziz dostlarımızla olan ilişkilerimiz devam etmekte. Bir sıkıntıda olduğumuzda ya da bir düğünümüz olduğunda çeşitli ülkelerde bulunup da gelen yolcu dostlarımız var. Kısacası Mavi Marmara’nın bendeki o çok özel yerini kelimelerle anlatabilmem mümkün değil.
Sanatçının çevresinde yaşananlara kayıtsız kalması düşünülemez. Gazze’deki katliama yönelik pek çok mecrada sözde kalmayıp fiilî olarak da tepkinizi gösterdiniz. Sanatın ve sanatçının toplumu ilgilendiren meselelere bizatihi eğilmesine yönelik neler söylemek istersiniz?
Sanırım fikrin ne olduğunu bilmeden, bir fikre sahip olmadan ve fikirlerimizin değerini bilmeden yetiştik, yetiştirildik gibi. Bireyler, sadece popülist alanlarda kendi seslerini duyururlar ki o duyurdukları ses kendilerine ait olmaktan çıkıyor. Gazze meselesini maalesef ki İslami ya da dinî bir konu olarak telakki edip sesini çıkarmayan ve bunu gericilik olarak gören zihniyet sahibi hem sanatçı hem de beyaz yaka olarak nitelendirilen kesimden insanlar var. Gazze’de bir savaş değil soykırım varken ve dünya bunu görmüşken biz görmemekte direniyoruz. Sadece yurt dışından popülist açıklamalar olduğunda sanatçı camiasından cılız sesler gelebiliyor. Sadece Gazze’de değil, dünyanın pek çok yerinde çok büyük acılar yaşanıyor. Elbette ki sadece bir noktaya bakmayacağız. Ancak, vicdanı olan insan vicdansızlığın olduğu yeri görüp bunu dillendirmeli, orayı işaret parmağıyla gösterebilmeli, burada kötülük var, buraya ne yapabiliriz, diye çareler arayabilmeli ve sesini duyurabilmeli. Şu anda en büyük acıların, en büyük katliamın yaşandığı yer Gazze’dir. Sanatçı kesiminin buna ses çıkarması ve öncülük etmesi elbette gereklidir. Çünkü sanatçı göz önünde olan, dinlenen, kitlesi olan bir kişidir. Sanatçılar olarak edindiğimiz kitlelere ulaşmak ve bu acıları, mezalimi anlatmak zorundayız.
Herhangi bir konuda hakka ya da hakikate dair söyleyeceklerinizi çok cesurca söylüyorsunuz ya da yapacağınız bir eylem varsa aynı cesareti orada da gösteriyorsunuz. Hangi manevi dinamikler sizi bu kadar cesaretli kılıyor? Bu camiaya gönül veren, bu yolun yolcusu olmaya aday gençlere/gönüllülere neler tavsiye edersiniz?
Bakın, ben bunu iyi bir Müslüman olarak yetiştirildim diyerek savunamayacağım. Şu anda dünyada Gazze’ye yönelik sesini duyuran, çok daha büyük vicdan gösteren ama Müslüman olmayan unsurlar var. Hakka, hakikate dair olanlar sadece din meselesi değil aynı zamanda bir vicdan meselesi, bir ahlak meselesidir. Maalesef ahlak ya da vicdan olmadığı zaman kaygısız bir kitleye sahip olunuyor. Ben annemden, babamdan sevgi, vicdan ve güzel bir Müslümanlık gördüm. Bende bunun faydası elbette ki bu manadan çıkmaktadır. Ancak vicdanı getiren şey, çevremde gördüklerime gözümü açıp bakmaya, kulaklarımı tıkamadan dinlemeye devam edebilmemdir. Dolayısıyla çevremizdeki zulme, adaletsizliğe ya da ahlaksızlığa kayıtsız kalmamak vicdanımızla alakalı hususlardır. Hak ve hakikat uğruna korkusuz olmak gerekiyor çünkü korkacağımız bir şey yok şu dünyada. Biz, maneviyatı olan ve ahirete inanan insanlarız, imanımızla ve o imani mücadelemizle cennete gitmek istiyoruz. Ancak vicdan varsa içinde o sana enerji, hayat ve insanlık veren bir şeydir, dinlerden bağımsızdır. Dolayısıyla vicdanlı olabilmek ve bunu iman ile süslemek insanı çok güçlü ve cesur kılıyor diyebiliriz.
Son olarak, tiyatronun, sinemanın ve dizi/filmlerin bir yaşam tarzı ortaya koyması bakımından toplumun yönlendirilmesinde son derece etkin unsurlar olduğu malum. İçinde bulunduğumuz sıkıntılı ortamda toplumumuzun ve ailenin iyileştirilmesine yönelik bu unsurlar nasıl etkin olarak kullanılabilir?
Sinema, güçlü toplumlarda etkili bir silah olarak kullanılmaktadır. Özellikle Amerika’nın kapitalizmi yayması sinemanın gücü sayesinde olmuştur. İsrail’in mevcudiyetini koruması, insanlara bunu kabullendirmesi de özellikle Amerikan ve Avrupa sineması üzerinden olmuştur. Sosyal medya da şu anda maalesef silah olarak kullanılıyor. Tiyatroyu, sinemayı hele hele şu an çok revaçta olan sosyal medyayı, ahlaki anlamda daha güzel toplumlar oluşturmak için kullanabilmek elbette mümkün. Ancak maalesef sinema bu manada çok da iyi niyetli kullanılmamış. Günümüzde çok yaygın olan sosyal medya da kötücül manada daha çok kullanılıyor. Ancak her ne kadar kötü emeller uğruna kullanılır olsalar da tiyatro, sinema ve sosyal medya bir devlet politikası hâline getirilerek toplum adına çok güzel polenler alınabilecek mecralara dönüştürülebilir. Çünkü kötü emeller uğruna kullanmaya müsait bu mecralar iyiliği yaymaya da aynı derecede müsait. Bu, münferit çabalardan ziyade devlet eliyle yapılmaya gayret edilmeli. Toplumun inşası ve toplumu oluşturan ailelerin iyileştirilmesi bir devletin asli politikası olmalı ki sinema, tiyatro ve sosyal medya o politikada iyi bir enstrüman olarak kendisine hizmet etsin.
Özgeçmiş
Sinan Albayrak, 1973’te Almanya’nın Hessen eyaletine bağlı Hanau kentinde dünyaya geldi. Oyunculuğa Ankara Sanat Tiyatrosunda tiyatrocu olarak başladı. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarından mezun oldu. Burada Yıldız Kenter’den dersler alan oyuncu pek çok tiyatro, dizi film ve sinemada rol almıştır.