YANKI ODALARINDAN OKUL SIRALARINA
Sema DEMİR
Yılın mevsimleri gibi insanın da mevsimleri varmış. Yolun yokuşu, boğazda bir yumru, yarınlara neşter vuran bir karanlık ve kırgın bir gönül… Bunu hayatın ilkbaharında, gençlik çağımda öğrendim. Hayalleri yankı odalarında bin parçaya ayrılan, cam kırıkları avuçlarına bırakılan bir üniversite öğrencisiydim.
Hâlbuki her şey ne güzel başlamıştı. Evin büyük kızı dereceye girmiş, Başkent’te üniversite kazanmış. Evde bir bayram havası. Amcalar, halalar arayıp tebrik ediyor, komşu teyzeler büyükşehirde lazım olur diye elime cep harçlığı sıkıştırıyor. Benimse içim içime sığmıyor. Babam gururlu, annem mahzun. Kız kardeşim, paylaştığımız oda ona kalacak diye içten içe seviniyor. Bir bavula sığıyor hayaller. Otobüs garında dualar ediliyor.
Daha önce görmemiştim Ankara’yı. Sabaha karşı indik terminale. Allah’ım, nasıl da kalabalık. Telaşlı adamlar, yükünü sırtlanmış ihtiyarlar, ayrılanlar ve kavuşanlar... Torununu hasretle bağrına basan nineler, sırt çantaları ile yol yorgunu öğrenciler… Vakit kaybetmeden üniversitenin yolunu tuttuk. Yüksek binalar içimi ürpertince babamın koluna daha bir sıkı sarılmış olmalıyım, tebessümü ile yatıştırmıştı ürkek gönlümü. Okul kaydını yaptırınca biraz ferahlamıştı içim. Nihayet hayallerime kavuşmuştum. Babamın da sevincine diyecek yoktu. Kolay mı, kasabamızdan bir öğretmen çıkacak. O da zamanında çok istemiş okumayı, maddi zorluklar imkân vermemiş. Ama ahdetmiş evlatlarını okutmaya. İlk göz ağrısı üniversiteli artık. Göğsünün kabarması, gözlerinin parlaması bundan. Yurda yerleşmeden önce birlikte akşam yemeği yedik. Lokmaları yavaş yavaş çiğniyoruz, yemek hiç bitmesin istiyoruz. Canım babam, yurdun kapısında ayrıldığımız gün bana sevecenlikle bakan o buğulu gözleri hep aklımda. İşte böyle başladı hikâyem; biraz hüzün, çokça sevinç.
Kısa zamanda Anadolu’nun farklı şehirlerinden arkadaş edindim. Sınıftaki öğrencilerin çoğu benim gibi taşradan. Arada Ankaralı öğrenciler de var, canımız çektikçe bize anne köftesi, yaprak sarması getiriyorlar. Onlar da olmasa ev yemeğine hasretiz. Ara tatilde memlekete döndüğümde günü gününe anlattım büyükşehirde yaşadıklarımı. Bir rüyayı dinler gibi dinledi bizimkiler. Tatil çarçabuk geçti. İçimde aynı heyecan fakat artık o büyükşehire aşinalığın verdiği öz güvenle düştüm yola. Bu defa yalnızım; cebimde baba harçlığı, üstümde anne duası.
İkinci dönem işler biraz karıştı. Bir irtica lafı ortalıkta kol geziyor. Siyasiler açıklama üstüne açıklama yapıyor. Yok başörtümüz siyasi simgeymiş, yok efendim okula siyasi simge ile girilemezmiş. Birileri karşı çıkıyor bu saçmalığa fakat sesleri medyanın gürültüsünde bastırılıyor. Hepimiz tedirginiz. Diğer üniversitelerde, fakültelerde durumlar nasıl öğrenmeye çalışıyoruz. Henüz resmî bir şey yok, bu işin resmî bir tarafı var mı ki diyoruz, eğitim hakkı diyoruz, eşitlik diyoruz. Kimi hocaların öğrencileri dersten çıkarttığı söylentileri dolaşıyor. Bir yandan fısıltılarla gelen haberlere inanamıyorum, koskoca hoca, öğrencisinin kılık kıyafetine takacak değil ya, diyorum bir yandan da korkuyorum, ya doğruysa. Televizyonda her akşam bir tuhaflık. Okul mescidinde namaz kılan öğrencilere baskın yapan acar gazeteciler, tartışma programlarında Türkçe ezan münakaşaları. Programın birinde bir sanatçı, Türkçe ezan tartışmasında ne işi olduğunu yadırgar vaziyette köşesinde otururken birdenbire en can alıcı soruyu soruyor. “Ezanı Türkçe okusalar namaza mı başlayacaksınız?” İstemsiz gülüyorum. Ağlanacak hâlimize gülmek tam da böyle bir şey. Çok şükür dönem kazasız belasız bitiyor. Seneye Allah kerim, deyip memlekete dönüyorum.
Yaz tatili daha uzun tabii. Bu defa da Ankara’yı, okulumu, arkadaşlarımı özler oldum. O zamanlar cep telefonu yok, ha deyince dostlarını arayamazsın. Biz de mektuplaşıyoruz. Her hafta postacının yolunu gözlüyorum. İkinci sınıfta bizi neyin beklediğini yazıp çiziyoruz. Kimileri ümitvar, bir şey olmaz derken kimileri karamsar, ya bizi okulun kapısından çevirirlerse, deyip yüreklerimizi ağzımıza getiriyor. Allah’ım sen bizi korktuğumuzla sınama diye dualar ediyoruz.
Eylül başında, artık bildiğim bir şehre hiç bilmediğim duygularla gidiyorum. Gönlüm korku ile ümit arasında. Kampüse vardığımda daha yeni kondurulduğu etraftaki inşaat hafriyatından anlaşılan kulübe dikkatimi çekiyor. Bahçenin dışı giderek kalabalıklaşıyor. Kız öğrenciler, erkek öğrenciler. Kalabalığın uğultusuna siren sesleri karışıyor. Yankı odalarında hayallerim bin parçaya ayrılıyor, avucumda cam kırıkları, yaralarımı sarmak için eve dönüyorum.
Boğazımda bir yumru, kırgın gönlümde bir utku kaldı o günlerden. Allah var, babacığım bir kez olsun sitem etmedi. Annem, içinde bulunduğum durumdan bir kez olsun yüksünmedi. Aksine beni teselli ettiler. Şimdi geçmişe bakıp, ne günlerdi ya Rabbi, diyorum. Neyse ki hikâyenin devamı var. Her yarım kalan hikâyenin bu dünyadan bir alacağı var. Kara kıştan sonra bahar, fırtınanın ardından gönle neşve veren masmavi bir gökyüzü var.
Okulu bıraktım, evet, ama okumayı değil. Yüreğimde kırgınlık kalsa da hayata dört elle sarıldım. Halk kütüphanesi ikinci evim oldu, kitaplar en yakın dostlarım. İnsan içinde okuma aşkı olmaya görsün, bir yolu bulunuyordu. Hayat bana okul sıralarında çocukları yetiştirmeyi nasip etmedi belki ama kendi evlatlarımı gönlümce büyütme imkânı verdi. Merhametli sevecen bir eş, ardından pırıl pırıl üç evlat. Nesrin, Nagehan ve Faruk. Evlatlarımın eğitimiyle bizzat ilgilendim. Uç uca eklendi günler, aylar birken bin oldu. Yavrularım büyüdü. Büyük kızım ne zaman bir matematik sorusuna takılsa soluğu yanımda alırdı. Ortanca, bir deyimi anlamasa dudağını büküp mahzun mahzun bakardı. Ufaklık pek yormadı gerçi, önünde iki tane çalışkan ve yardımsever abla vardı. Bizim ortanca, arada sorardı; anne bu kadar şey biliyorsun neden öğretmen olmadın? Faruk da atılırdı hemen, o sadece bizim öğretmenimiz. İşte o anlarda yine boğazımda bir yumru, göğsümde sızı. Nesrin bilirdi bendeki hâli. Yaşıtlarına göre olgun, anlayışlı bir çocuktu.
İlk göz ağrımız üniversite çağına geldi. İçimde tarifsiz bir heyecan. Sınava başvurular başlamış. Artık işler ne de kolay. Geçiyorsun bilgisayar başına, bir iki tık, işlem tamam. Yine bir şubat günü. Dönem ortası. Bizimki lise sonda. Harıl harıl sınava çalışıyor. Okuldan eve heyecanla geldi. Anne başvurular başlamış. Akşam olsun, babası bankadan dönsün diye bekledik. Maaile doluştuk bilgisayarın karşısına. Nesrin’in başvurusu tamam. Yanımda oturuyor, gözlerinin içi parlıyor. Elimi tuttu, anne, dedi, vakti gelmedi mi? Neyin vakti, bu yaştan sonra hem. Nagehan da destek çıktı ablasına, hadi anne bence sen de sınava girmelisin. O da lise sınavlarına hazırlanıyor. Ne var canım dedi, hep birlikte sınav senemiz olur. Faruk henüz meselenin farkında değil, babasının kulağına eğilip, annem üniversiteye mi gidecek, diye sordu. Yok oğlum dedim, ablana bakma sen, hayal kuruyor işte. Eşim araya girdi. Nedenmiş o, hem sen zamanında derece yaptım ben ÖSS’de diye hava atmamış mıydın, buyur bakalım. Gülüştük. Olacak iş değil. Önce ciddiye almadım konuşmaları.
Üç gün üç gece aynı muhabbet döndü evde. Yaparsın anneler, gençleri sen cebinden çıkarırsın hanımlar havada uçuştu. Yapabilir miyim gerçekten diye düşünmeden edemiyorum. Hadi, diyor Nesrin, başvuru süresi bitmek üzere. Bir heyecan, işlemlere başlıyoruz. Başvuru tamam da ne ara hazırlanacağım ben bu sınava. Nesrin, kolayı var birlikte hazırlanırız, diyor. Nagehan’ın da LGS senesi. Nasıl olacak böyle diye kederleniyorum, kendi hayal kırıklıklarımı tamir etmeye yeltenirken çocuklarıma yetememekten korkuyorum.
Eşim tüm sevecenliğiyle, ben buradayım, her şey hallolur demeseydi cesaret edemezdim. Sınava kadar yorulmak bilmedi, hem işinde çalıştı hem ev işlerinde bana yardım etti. Arada, kolay mı dört çocuk okutmak, diye de takılmayı ihmal etmedi tabii. Sınava hazırlanmak öyle kızların ödevlerine yardım etmeye benzemiyormuş, Nesrin’in yardımları olmasa imkânı yok bir şey yapamazdım. Her hafta test kitabı taşıyor eve. Takıldığım yerde bu defa o bana yardım ediyor. Bir de böyle hazır cep kitapları elinde. Kısa ve nokta atışı bilgiler falan. Anlamadığımız konuları ders videolarından tekrar ediyoruz. Fotokopi çağından dijital dünyaya. Arada hâlime gülüyorum. Kırk yaşındaki kadın gitti de on sekiz yaşıma geri döndüm sanki. Çocuklaştım iyice.
Sınav günü geldiğinde yüreğim yerinden çıkacak sandım. Kızımla aynı semtte ama farklı okullarda girdik sınava. Babası ona refakat etti. Nagehan da benimle geldi. Genç yaşımda annemin elinden tutup sınava götürmek de varmış, diyor. Sen geç dalganı küçük cadı.
Sonuçlar açıklandı. Nesrin hayallerine kavuştu. Hacettepe Hukuk garanti, dedi rehber öğretmeni. Sevinçten yerimizde duramadık. Benim için ise durum sandığımdan çok daha iyi. Rehber öğretmen benimle de ilgilendi sağ olsun. Bizim buralarda bir tane meslek yüksekokulu var sadece. Orayı mı düşünüyorsunuz, diye sordu. Başka ne düşüneceğim ki. Nesrin araya girdi, annem eğitim fakültesine gidecek. Bu sıralamayla olur diyor rehber öğretmen, o zaman siz de kızınızla Ankara’ya gideceksiniz. Ankara mı, dedim. Ankara...
Tercihler için vakit var, deyip eve döndük. Akşam babasına bilgi veriyoruz. Nesrin bir heycanlı, bir heyecanlı... Babasına müjdeyi verdi, Hacettepe hukuk, birinci sıraya yazacağım, garanti dedi öğretmenler ama yine de birkaç tercih daha yapalım. Benim güzel kızım, deyip alnına bir buse kondurdu babası. Ardından ikisi de bana döndü. Eşim sordu, siz nereleri yazacaksınız küçük hanım? Muzipçe gülümsedim, bu dereceyle sana bir yirmi yıl daha hava atarım, dedim, bu bana yeter.
Meğer işler başkaymış. Eşim yakın zamanda terfi almış, kız Ankara’yı kazanırsa peşinden gitmekmiş niyeti, yeni görevimi başkentte ifa etmek isterim diye amirleriyle görüşmüş. Onlar da sıcak bakmışlar bu teklife. Nagehan’a da Ankara’da bir lise tercih ederiz, diyor. Taşınacağımız semti bile düşünmüş, eşi ve kızı okullarına rahat gidip gelsinmiş.
Tercihlerimizi yaptık. Yeniden o heyecanlı bekleyiş. Ekrana düşen umutlar. Nesrin Yazıcı, Hacettepe Hukuk. Müzeyyen Yazıcı, Gazi Türk Dili ve Edebiyatı. Değmeyin sevincimize. Anne kız üniversiteli olduk.
Yılın mevsimleri gibi insanın da mevsimleri varmış. Kıştan sonra baharmış, yağmur dindiğinde güneş açarmış. Bunu kırk yaşımda öğrendim. İyi ki öğrendim. Yankı odalarında bin parçaya ayrılan hayaller bir gün olur okul sıralarında yeniden tamamlanırmış.