MÜSAİTSEN KENDİNE
GEL
Şükran KORKMAZ
İnsan büyür ve dünyayı tanır, yolculuk başlar. Bu seyahat elbette ruhsal, duygusal ve zihinsel olacaktır. İnsanın en büyük yolculuğu kendinedir. Peygamberimiz’in (s.a.s.) ifadesiyle “En büyük cihat, nefisle olandır.”Kendini ve nefsini keşfetme yolculuğunun başlangıcı; kişinin kendini anlaması, iyileştirmesi ve yeniden bulması gibi zorlu bir süreçtir. Kendiyle tanışan dünyayı da yeniden tanır. Bu yeni keşifler bambaşka perspektifler, farklı köşeler, başka başka katmanlar buldurur. Bu yörüngeler içinde her katmanda hikmetin de perdeleri vardır. Fakat gün gelir yolculuk hiç aşinası olmadığımız bir yöne evrilir. Yol; kimi zaman gölgelerin, sislerin içinden geçer, adımların ağırlaşır, nefesin daralır, kalbin yorulur bazen kırılır bazen de “Dayanamıyorum.” diye fısıldar. Yine de her adım seni yeniden dirilten bir kudret taşır. Çekilen bunca çile, yolun çetrefili kendini bulmak içindir. Bulmak için de aramak gerekir. Bu meyanda, Pir-i Mevlana, “Sen dağları, denizleri, şehirleri gezersin ama kendini aramazsın.” demiştir. O zaman şu soruyu sormak lazım gelir: Biz neredeyiz ki kendimizi bulalım da gelelim? Asıl önemlisi kendimizi nerede arayalım? Başlangıç noktamız, hangi hâletiruhiye içinde olduğumuzun farkındalığı olmalıdır. Bunun belli bir günü ve saati olmadığı gibi çakan bir şimşek ya da ani bir tokat gibi yüzümüze çarpabilir. Bu uyanış belki bir bakışta, bir gülüşte, bir hıçkırıkta, bir sokak kedisini okşarken ya da yerdeki su birikintisinden su içen o serçeyi ürkütmekten korkarak seyre dalmışken başlayan bir değişim olabilir. Kaçtığın yerden değil döndüğün yerden başlar her şey. Böylece döneriz içimizdeki asli ve asil varoluşa. Dıştan içe, sözden hâle, şekilden sırra doğrudur.
Kendini bulmak dünyayı aydınlatmaktır. Kendini aydınlatmayan dünyayı da karanlık zanneder. İnsanın gerçek ahengini bulması için içindeki karanlıkla gölge yanlarıyla barışması, onları kabullenmesi gerekir. Herkesin gölge yanlarında ve gönül âleminde nice putlar vardır. Bu putların en görkemlisi “kimlik” ve “kişilik” adını verdiğimiz benliktir. Kişi sürekli karakterinden, kişiliğinden bahsederse aslında içindeki putları anlatır. Zira onların her biri duygu ve düşünceleriyle süslediği içsel heykellerdir. Aynı zamanda acıları, travmaları, sanrıları, şişik egosu, aşırı nobranlığı, şahlanmış nefsiyle dizginleyemediği pek çok arzuları kontrol edemediği bir öfkesi, günahları, zaafları, bağımlılıkları mutlaka vardır. Kaldı ki insan, kendi veri tabanındaki yazılımından kaçamaz. Yani yazılım vardır ama kullanıcı bilinç kazanabilir. O bilinçle de ona artık körü körüne bağlanmak zorunda değildir. Peki, bunca putu nasıl kıralım? Benliğimizi yıkıp öze, özümüze nasıl ulaşalım? Asıl bulmak dediğimiz şey yüzleşme ile olur. Yüzleşmek insanlığın en büyük savaşı, ruhun kendi sessizliğine tuttuğu aynadır. Yüzleşmek geçmişi silmek değildir. Geçmişte bıraktığın negatif izleri bugünün formu ve bilinciyle yeniden izleyip çözdüğün bir bilinç mühendisliğidir. Bu karşı karşıya kalış yara bere içinde gerçekleşse de artık sen eski sen değilsindir.
Bu içsel kaostan çıkış yollarının en önemlilerinden biri de tasavvufun “Kendini bilen Rabb’ini bilir.” reçetesidir. Tasavvufa göre bu yolculuk, insanın özündeki hakikate ulaşmasıdır. Kendini bilmek, kusursuz olmak değil kusurunu inkâr etmemektir. Nereden geldiğini, görevinin ne olduğunu, nereye gideceğini anlamaktır mesele. Bu aramada, doğru yolu kullanmak büyük önem taşır. Günümüz dünyasında tüm dijital mecralarda insanın beynini matkapla delercesine empoze edilen metotlar da var. Şamanizmin ve Budizmin yöntemlerini servis eden şifacılar, yogacılar, meditasyon ve enerji dağıtıcıları, frekans yükleyicileriyle dolu. Seni sana yabancılaştıran, senden uzaklaştıran ne varsa onlardan uzaklaşmaktadır belki de sır. Tabii bu noktada belli bir bilinç düzeyi gerekir. Bilinç olmadan bitkisel olarak yaşamak hayat değildir, saf bilinçtir. Bu bilince ermiş her insan mükemmel insan, insan-ı kâmildir. İşte tüm bunlar insanın kendini tanıması ve insanlığını gerçekleştirmesi, anlam bulması, daha bilinçli seçimler yapabilmesi hem bireysel hem kolektif olarak daha iyiye yaklaşması içindir. Amaç “daha iyi bir insan” olmaktır. Sadece bilmek değil olmaktır. İnsan; deneyimler, hatalar yapar ve farkındalıkla daha dengeli, erdemli ve anlamlı bir yaşam sürmeye yönelir. Bunlar maddi âlem için elzem. Fakat bizim asıl amacımız ve çabamız manevi âleme göre özümüzdeki hakikate ulaşmak içindir. O hakikat bizi Allah’a yakınlaştıracaktır. Allah’a açılan yol, insanın kendi karanlığından başlayarak nefisten geçer. O karanlık yol aydınlanınca kul, Allah’a yaklaşmış olur. Nefs düşman değildir; tanınmadığında düşman olur. Onu tanırsan seni yönetemez, sadece seni tanıtır. Nefs yok edilmez, terbiye edilir. Zira nefs; “ben’i” merkeze koyar, kişiyi benmerkezci yapar.Teslimiyetin önüne de perde olur. Kibri ve aceleciliği de kendisini görmesine engel olan aynaya atılmış çamur gibidir. İnsanın kaçtığı nefsi değil kendisini tanımaktan korkmasıdır. İnsan kendisini gerçekten tanırsa içindeki nefsinin nasıl çalıştığını da anlamış olur. Kendini tanırsan ne zaman öfkelendiğini ne zaman gururunun konuştuğunu fark edersin. O zaman nefsini de tanımaya başlarsın. Başkalarını değil kendini temizlersin. Yüce Allah (c.c.) Kur’an’da bunu çok net ifade eder: “Nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir.” (Şems, 91/9) Nefsin arınması; merhamet, adalet, hikmet gibi değerlerin gelişmesi demektir. Allah’a yaklaşmak nefsin tahakkümünü azaltmak demektir. Tüm bu çaba ve aramalar, bulmalar Allah Azze ve Celle için. O’na yaklaşmak ve kurtuluşa ermek içindir. Zaten Yaradan bizi bizden iyi tanıyor ve biliyor ama bizim kendimizi tanımamıza, bulmamıza, kendimize gelmemize ihtiyacımız var.