KALBİN SECDESİ:

HÜKM-İ İLAHİ’YE RIZA

Ayşeli POLAT

Isparta İl Vaizi


Hayat, kudret kalemiyle satırlara değil kader levhasına yazılmış bir emanet hikâyesidir. Her acı, her sevinç, her imtihan arş-ı âlâdan takdir edilmiş birer lütuf ya da hikmet perdesidir. İnsan bazen anlayamaz, bazen de ağlar... Lakin gönül, Rabb’ine ram olmuşsa gelen her hâli baş tacı eder. İşte o an kulun dili susar, kalbi konuşur: “Bu da Rabb’imin yazgısıdır, razıyım.” der. Zira hakiki huzur, sahip olduklarına değil başına gelenlere gösterdiğin rızada gizlidir. Teslimiyet, tevekkül ve rıza kalbin en kıymetli ziynetidir.

Allah’tan razı olmak, sadece iyilikte “Elhamdülillah” demek değildir. Gerçek razı oluş, hastalıkta da yoksullukta da kayıpta da suskun bir tevekkülle “Hoştur bana senden gelen...” diyebilmektir. Düşün ki elinden en sevdiğin alınmış ya da yıllarca umudunu bağladığın bir hayalin kırılmış. Yol ortasında kalmışsın, gözlerin dolmuş ama ellerin hâlâ semada. İşte o an, kalbinden yükselen şu söz: “Sen benden razıysan ben dilediğine razıyım…” İşte bu, Allah’ın razı olacağı bir duruştur.

Ey kudret sahibi, ey kalpleri evirip çeviren! Hoştur bana senden gelen, senin lütfundan gelen bir demet güldür. Kahrın da hoş lütfun da… Zira ben senin gönderdiğine değil sana bakarım. Hoştur bana yağmurun, ıslatsa da tenimi. Hoştur rüzgârın, savursa da düzenimi. Senin yazdığın bir kaderde şikâyet ne haddime? Bir acı varsa içimde, o da senin ilminden süzülüp gelmiştir. Bir eksiklik düşmüşse ömrüme, o da benim için çizilmiş bir hikmettir. Her gelen bir mektup gibidir senden, kimi hüzünle mühürlü kimi sevinçle süslü...

Hoştur bana senden gelen... Keder ise sabrımla sarar, nimetse şükrümle taşarım. Biliyorum ki hiçbir şey gelişigüzel değil. Ne bir damla yaş ne bir dalga ne de bir veda… Sen ne gönderirsen gönlüm “Âmin” der ardınca. Çünkü razıyım.

Allah, kalpleri görür. Rıza, dille değil gönülle olur. Kimi insanlar vardır ki gülerek şükreder kimileri de ağlayarak razı olur. Ama her iki hâl de kulun Rabb’ine olan sadakatini gösterir. Zamanın durgun gölgesinde, sabra bürünmüş bir hayat yaşayan Hz. Eyyub’un hem bolluk hem de yokluk sınavına sabırla boyun eğmesi ne güzel bir misaldir. O, servetin ve sağlığın yanında tevekkülün ve teslimiyetin de zenginiydi. Geniş toprakların, verimli bahçelerin, kalabalık sürülerin sahibiydi. Çocuklarıyla çevriliydi; hayat ona yüzünü gülerek gösteriyordu. Fakat kalbindeki huzur, bu nimetlerin çokluğunda değil onları verene olan şükründe gizliydi. O, fakirlerin hâlini gözeten, nimetler karşısında secdesini çoğaltan bir kuldu. Dünya onu sarhoş etmedi. Çünkü biliyordu: Veren de Allah’tır, alan da.

Emanetler sınırlı, rıza ise sonsuzdur. Ama ne tuhaftır ki bazı sabırlar yalnız yoklukla değil varlıkla da ölçülür. Allah, Eyyub’u (a.s.) önce bollukla imtihan etti. Sonra ise o bolluğun birer birer çekildiği büyük imtihan geldi. Bir gün sürüler telef oldu. Ardından tarlalar kurudu, mallar yok oldu. Evlatlar bir felaketle toprakla buluştu. En sonunda, sıhhat gibi en kıymetli nimet de çekildi. Vücuduna amansız bir hastalık düştü. Ne malı kaldı ne evladı ne de kuvveti. Fakat o hâlâ secdedeydi. Dudaklarından dökülen sözler şikâyet değil şükürdü. O, hastalığıyla da tevekkülün, sabrın ve rızanın timsali oldu. Ne beddua etti ne isyan etti. Kalbi hep “Rabb’im en doğrusunu bilir.” dedi. Çünkü o, imtihanın varlıkla ve yoklukla olduğunu bilen bir nebi idi. O, hem nimetle hem musibetle sınanıp rızadan şaşmayan bir kul olarak tarihe geçti. Yıllar geçti. Sabır taşına dönen yüreğine bir gün Rabb’inden bir nida geldi: “Ayağını yere vur!” Yere bastığında yerin altından şifa fışkırdı. Hem bedeni hem kalbi dirildi. Hastalık gitti, gençlik geldi. Rabb’ine secdesini yine artırarak sürdürdü. Ama ilahi lütuf bununla bitmedi. Kaybettiği evlatların sayısı kadar, belki daha fazlası kendisine verildi. Malı, mülkü katlandı. Darlığın ardından gelen bu rahmet, sabrın ve rızanın meyvesiydi. Allah, Kur’an’da onu “sabreden bir kul” olarak övüp sabrını örnek kıldı. Onun kıssasıyla her sıkıntının ardında bir hikmetin, her sabrın sonunda bir rahmetin saklı olduğunu öğretti. Çünkü Allah sabredenleri sever. Allah, razı olanlardan razı olur. Hz. Eyyub’un hayatı sabrın kitabıdır. Ama bu kitabın en parlak sayfası onun şu hâlidir: “Rabb’im, bu hastalık bana dokundu, sen merhametlilerin en merhametlisisin.” Sitem yok, şikâyet yok… Sadece hâlini arz ve rıza var. Bu yüzden onun kıssasıyla yazılır bir hakikat: Razı olan daima kazanan olur. Çünkü rıza, nimetin en büyüğüdür.

İbrahim’in (a.s.) Allah’a teslimiyetini apaçık gördüğümüz ateşin sükût ettiği günü de zikretmek lazım. O gün, gökyüzü yeryüzüne eğildi. Rüzgâr sustu. Dağlar bile nefesini tuttu. İbrahim (a.s.), zalimlerin ellerinde ateşe atılmak üzere bağlanmıştı. Nemrud’un öfkesiyle tutuşturulan alevler göklere kadar yükseliyor, kalpleri titretiyordu. Bir insan, bir peygamber... Ateş, onun için hazırlanmıştı. Putlara değil de bir olan Allah’a iman ettiği için. İbrahim’in yüzünde bir telaş, gözünde korku yoktu. Çünkü o, imanını korkuyla gölgelemeyen bir kuldu. Kalbiyle tevekkül edip sırtını yalnız Allah’a dayamıştı. Ve Rabb’i onun hâlini görüyordu. Semanın nur yüklü misafiri Cebrail (a.s.) kanatlarındaki rahmetle sordu: “İbrahim, bir ihtiyacın var mı?” Göklerden gelen bu sual, insana “Kurtuldum.” dedirtecek bir teklifti. Fakat İbrahim (a.s.) başını kaldırıp “Sana bir ihtiyacım yok.” dedi. Cebrail şaşırmadı. Bu cevabı bekliyordu ama yine de sordu: “Peki, Rabb’inin seni kurtarmasını istemiyor musun?” İbrahim’in (a.s.) cevabı, aşkın en sessiz çığlığıydı: “Rabb’im hâlimi görüyor. Bir şey dememe gerek yok.” İşte bu sözdür ki “Halil” ünvanını getirdi ona. Bu sözdür ki ona ateşi söndürttü. Çünkü o, hiçbir aracıyı araya koymadan sadece Allah’a yönelmişti. Rabb’i diledi ve ateşe seslendi: “Ey ateş! İbrahim’e serin ve selamet ol!” Ateş, isyan etmeyen her mahluk gibi emre boyun eğdi. Alevler serinledi, ateşin dili sustu, zakkum yerini güle bıraktı. İbrahim’in (a.s.) saçının teli bile yanmadı. O gün bir peygamber sadece ateşten değil dünyaya bağlılıktan, korkudan, sebeplere güvenmekten kurtuldu. İbrahim’in (a.s.) hikâyesi bir kurtuluş hikâyesi değildir sadece. O rızanın, tevekkülün ve sadakatin zirvesidir. Sebebin içinden Rabb’i görmenin adıdır. Ateşin bile yakmaya kıyamadığı bir sadakat ancak Allah’a duyulan aşkla mümkündür.

Kucağında yavrusuyla kuru, sessiz, ıssız bir vadiye bırakıldığında Rabb’ine tevekkül eden Hacer anamızı da unutmamak lazım. Ne bir ağaç ne bir gölge ne de bir ses... Sadece yakıcı bir güneş ve kumlar. Hz. İbrahim Allah’ın emriyle, yüreği sızlasa da teslimiyetin ağır yükünü omzuna almış, Hacer’i ve küçük yavrusu İsmail’i o vadide bırakmıştı. Elinde azıcık hurma, bir kırba su, gönlünde sınırsız bir güvenle İbrahim’in (a.s.) ardından yürümüştü: “Ey İbrahim! Bizi burada bırakıp nereye gidiyorsun?” Sesinde ne isyan vardı ne serzeniş; şaşkınlıkla beraber bir annenin yürek yangını. İbrahim (a.s.) sessizdi, gözlerini kaçırıyordu. Çünkü konuşsa ağlayacaktı, ağlasa belki geri dönecekti. Sonra Hacer sordu: “Allah mı emretti sana bunu?” Cevabını buldu kadın yüreği: “Evet.” İşte o an durdu, bir adım daha atmadı. Ne gözyaşı döktü ne feryat etti. Başını eğdi ve gönlünü semaya teslim ederek: “Öyleyse Allah bizi zayi etmez.” dedi. Bu söz, bir anneden değil imanla yoğrulmuş bir kulun dilinden dökülmüştü. Zira o, Rabb’in hükmüne rıza göstermenin ne demek olduğunu bilenlerdendi. Issız bir vadiye sabrın, tevekkülün ve Allah’a teslimiyetin adını yazmıştı. Hz. İbrahim vadiden ayrılıp gözden kaybolunca gözyaşlarını saklamadan yöneldi Beytullah’ın olacağı yere ve ellerini kaldırdı: “Rabb’imiz! Ben, soyumdan bir kısmını senin kutsal evinin yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim ki namazı dosdoğru kılsınlar...” O duayla yeryüzünde bir bereket doğdu. Ve Hacer’in o rızasıyla, rıza gösterenin asla yalnız kalmayacağı hakikati yazıldı tarihe. Hacer validemiz, sabrıyla yalnız bir vadiyi değil kıyamete dek kalpleri bereketlendirdi.

İnsanların gözle gördüğüyle hüküm verdiği bir dünyada, bazıları vardır ki kalbin görmesiyle karar kılar. İşte onlardan biri de Sa’d b. Ebi Vakkas’tı. O ki Bedir’in, Uhud’un, Hayber’in yiğidi ve duası kabul olunanlardan. Ömrünün son demlerinde gözleri dünya âlemine kapanmıştı. Lakin onun basireti o kadar açık ve berraktı ki âdeta hakikatin özünü seyrederdi. Bir gün ziyaretine bir genç geldi. Hürmetle önünde diz çöktü, yutkundu, kelimelerini özenle seçerek konuştu: “Ey Allah dostu! Sen ki dua ettiğinde gökler cevap verir. Neden kendi gözlerin için dua etmiyorsun? Niçin o karanlık perdeden kurtulmak istemiyorsun?” Hz. Sa’d başını eğdi, bir an sustu. Yüzünde, içinden yükselen huzurun ve sükûnun yansıması belirdi. Sonra, yumuşak ve tebessümle: “Evladım. Zahirde karanlık olan nice hâl vardır ki bâtında en parlak nurdur. Cenab-ı Hakk’ın takdiri, gözümün açılmasından evladır. Ben, görüneni değil hükmün hikmetini arzularım. Eğer bu hâli benim için seçmişse bilirim ki bu hâl bana rahmettir.” Bu sözlerin içinde bir ömürlük rıza ve kalpleri titreten tevekkül vardı. Çünkü Hz. Sa’d, başına gelenleri sonuç olarak değerlendirirdi. O, bilir ve inanırdı ki Allah kuluna ne verirse onda binbir sır gizlidir. Asıl mesele ise duadan önce Hakk’a teslim olmaktır. Hz. Sa’d, gözlerini yitirmişti belki ama Allah’a olan rızasıyla cihanı görenlerden olmuştu. Onun kalbiyle gördüğü hakikat, nice görenin idrak edemediği bir hakikatti.

Rıza, kalbin Allah’a karşı en yüksek edebidir. Bir kul, Rabb’inin hükmüne boyun eğer, isyanı içine bile düşürmeden sabırla sebat ederse Allah’ın razı olduğu kullardan olur. Dünyanın bize sunduğu hastalık da geçicidir sevinç de. Ama Allah’ın rızası baki kalır. Ahiret yurdunda cennetin kapıları “Radıyallahu anhum ve radu anhu (Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan)” yazısıyla açılacak. O hâlde, bir ömür dua eder gibi yaşayalım. Rızasız bir anımız olmasın. Her halimizle her ânımızla Allah’tan razı olalım ki Allah da bizden razı olsun. Çünkü rıza, sadece kaderi kabul etmek değil kaderi sevmektir. Ve bu sevgi, kulun en sessiz ama en güçlü duasıdır.