GÖNÜLLÜLÜK SEÇİM DEĞİL SORUMLULUK


Doç. Dr. Fatma BAYRAKTAR KARAHAN

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İlahiyat Fakültesi


İnsanoğlunun kaderi iyilik ve kötülük ile sınanmaktır (Araf, 7/168). Bu sebeple dünya hayatı iyilik ile olduğu kadar kötülük ile de dolu, insan da iyiliğe olduğu kadar kötülüğe de meyyal bir fıtrattadır (Şems, 91/7,8). Bu dünya yolculuğunda insandan beklenen ise yeryüzünde iyiliği hâkim kılmak, kötülüğü azaltmaya çalışmaktır. Kötülüğün tamamen ortadan kaldırılması, denenmenin gereği insanın özgür irade sahibi olmasının sonucu mümkün olamasa da azaltılması bir hedef olarak insandan beklenmektedir. Kötülükler de ancak iyilikle (Hud, 11/114) ve en güzel şekilde savılarak giderilir (Fussilet 41/34). Üstelik bu, insanın var oluşunun da en temel hedefidir. Bu sebeple İslam’da istenen, kötülüğe Yaradan’ın müdahalesini beklemek yerine kötülükle mücadele etmektir. Böylelikle İslam’da kötülük, bir problem alanı olmaktan çıkar. Nitekim vahyin nazil oluş sürecinde, daha ilk ayetlerde karşılık beklemeksizin iyiliğe teşvik yer almaktadır: “O hâlde sakın yetimi ezme! El açıp isteyeni de sakın boş çevirme! Rabb’inin lütuflarını şükranla an.” (Duha, 93/9-11), “Malını Allah yolunda verip arınan takva ehli ise ondan (ateşten) uzak tutulur. O öyle biridir ki, hiç kimsenin kendisi üzerinde karşılığını ödeyeceği bir hakkı olmadığı hâlde sırf Yüce Rabb’inin rızasını kazanmak için yardım eder.” (Leyl, 92/17-20) ayetleri gibi Resulullah’ın en güzel örnekliği de bunu desteklemektedir.

Kur’an’da iyiliği ifade eden birr, hasenat, salihat, maruf, ihsan ve hayır gibi pek çok kelime bulunmaktadır ki her birinin anlamındaki farklılıklar iyiliğin çok boyutluluğunu ortaya koyar. Zira iyilik, kişinin bizatihi kendisine, ailesine, içinde yaşadığı topluma ve kâinata; kul, Müslüman ve insan olmaktan kaynaklı; maddi, manevi, söz ve davranış şeklinde tezahür edebilen çok boyutlu bir yapıdadır. Ancak iyiliğin özünde, tüm bu boyutlarında da geçerli olan “karşılıksızlık” ilkesi bulunmaktadır. İyilik yapılandan bir minnet, bir teşekkür dahi beklendiğinde bu, iyiliği bir kâr ilişkisine dönüştürecektir. Menfaate ve gösterişe dayalı bir “iyilik” anlayışının İslam’ın asıl hedefi olamayacağı ise açıktır. Zira böylesi bir iyilik anlayışının Cahiliye toplumunda da olduğu, en zalim topluluklarda da bulunabileceği aşikârdır. Kendi taraftarlarına, kendi menfaatlerini gözeterek yahut iyi bilinme arzusu ile yapılanlar gerçek iyilik değildir. Gerçek iyilik, Yaradan’ın rızasının gözetilmesidir ki burada umulan başka bir takdir, teşekkür ve minnet yoktur. Resulullah’ın (s.a.s.) ifadesinde geçen, cennete ulaştıran iyilik de budur (Buhari, Edeb, 69).

“Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma.” (Müddessir, 74/6) emri, iyiliği yapan ile kendisine iyilik yapılan arasında bir mihnet, külfet ve ast-üst ilişkisi doğmaması gerektiğini çok açık bildirmektedir. Çünkü kötülüğün azalması ve iyiliğin yeryüzüne hâkim olması ancak böylesi bir iyilik anlayışı ile mümkün olabilecektir.

İyiliğin Yayılması, Yaygınlaşması

İyiliğin inşası kadar yayılması da önemlidir. Zira iyilik bulaşıcı, artıcı ve arındırıcıdır. Yayıldıkça, yaygınlaştıkça iyiliğin tesiri artar. Bu sebeple inananlar, hayır işlerinde yarışmaya (Bakara, 2/148) davet edilirken “Birr ve takva üzerinde yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın.” (Maide, 5/2) emri ile de uyarılırlar. Birr ve takvanın birlikte zikredilmiş olması dikkat çekicidir. Maverdi’ye göre söz konusu ayette birr ve takva kelimelerinin birlikte gelmesinin sebebi, bunların birbirini tamamlayan ahlaki faziletler olmasındandır. Zira “birr” insanlara karşı iyi olmak ve iyilik yapmaktır ki bu, kişiye insanların sevgisini kazandıracaktır. Takva ise Allah’a karşı sorumluluğunu yerine getirmektir ki bu da kişiye Allah’ın sevgisini kazandıracaktır. Böylelikle her iki sevgiyi kazanan insan tam mutluluğu yakalamış olacaktır (Maverdi, Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn, 184).

İnananlar için mutluluk sadece kendi yaşamlarına bağlı değildir. Bireysel olduğu kadar toplumsal sorumluluklarının bilincinde olmak Yaradan’a karşı sorumluluklarının da bir gereğidir. Bu sebeple “gönüllülük” şeklinde tanımlanan; “Bir işi yapmayı hiçbir yükümlülüğü yokken isteyerek üstlenen.” (TDK) olma hâli inanan için kulluğun, yeryüzünü imar etmenin tabii bir gereğidir. Bir diğer ifadeyle gönüllülük, birr ve takva ile irtibatlı yani doğrudan ahlaki ve manevi bir sorumluluktur. Zira Müslüman, içinde yaşadığı dünyada olan bitene karşı duyarlı ve ilgili olmalıdır. Muhtacın ihtiyacını gidermeye, darda kalanın sıkıntısını bertaraf etmeye, zorlukta olanın hâlini kolaylaştırmaya gayret edendir. Yaradan, kulunu sadaka, zekât ve infak ile maddi yardıma teşvik ederken güzel söz, hakkı ve sabrı tavsiye ile de manevi desteğe memur kılar. Müslüman’ın yükümlü olmadığı bir hâl yoktur bu durumda. Müslüman; yetimden, düşkünden, yolda kalmış olandan, muhtaçtan ve fakirden sorumludur. Neme lazımcılık, vurdumduymazlık ve lakaytlık Müslüman’ın tavrı değildir. Gücü nispetinde yüklendiği bu sorumluluğu aynı zamanda onu manen ve madden dengeye kavuşturan birer unsurdur.

Gönülden Gelenin Gönle Tesiri

Gönülden gelerek başkasının yükünü hafifletmeye çalışırken insanın kendi kalbi de hafifler. Bir gönüllü; ihtiyaç sahibine “Yalnız değilsin.” derken kendi iç dünyasında da “Yalnız değilim, Rabb’im benimledir.” gerçeğini hatırlar. Böylece iyilik, daha karşısındakine tesir etmeden evvel çıktığı gönle fayda verir (Bakara, 2/272). Öncelikle iç huzuru ve mutmain olma yani hoşnutluk hâlidir kişiye kazandırdığı.

Anlık etkileri olan hazza karşın iyiliğin uzun soluklu, kalıcı ve dönüştürücü etkileri vardır insan ruhunda. Çok istediği bir şeye sahip olduğunda kişinin hissettiği haz yerini hızla yeni isteklere bırakırken bir muhtaca yardım, bir mülteciye destek, bir yetime gösterilen sevgi uzun yıllar sonra bile mutlulukla hatırlanabilir. Diğer yandan dünyevi karşılık beklemeksizin iyilik yapmak yani gönüllülük hâli, kişinin insanlar arası ilişkilerde daha sağlıklı, hoşgörülü, kararlı, diğerkâm, paylaşımcı bir karakter geliştirmesine yardımcı olurken kibri törpüler, haset ve cimriliği azaltır, merhameti büyütür ve şükrü artırır. Bu nitelikleri kazanmak ana hedef olmamakla beraber söz konusu kazanımlar işin, iyiliğin ve gönüllülüğün tabiatı ile ilgilidir. Sadece Yaradan’ı hesaba katarak atılan iyilik adımlarına Yaradan’ın vereceği karşılık Kur’an’da zikredilir ki iyiliğin artıcı tesirini bu ayetlerde görmek mümkündür. “Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızlık etmez; o zerre, bir iyilik ise onu katlar, kendi katından da büyük mükâfat verir.” (Nisa, 4/40) “Kim iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır; kim de kötülükle gelirse o sadece getirdiğinin dengiyle cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.” (Enam, 6/160) “Mallarını Allah yolunda harcayanların örneği, her başağında yüz tanenin bulunduğu yedi adet başak çıkaran bir tohum tanesi gibidir. Allah dilediğine katlayarak verir, Allah (zat ve sıfatlarında) sınırsızdır, her şeyi bilmektedir.” (Bakara, 2/261)

Yüce Allah’ın ayetlerde iyiliğin artan tesiri ve insan tarafından öngörülemez etkisini bire bir, bire on ve nihayet bire yedi yüz gibi gittikçe yükselen bir şekilde bildirmesi O’nun iyilikten yana oluşunun en bariz ifadesidir. İyiliğin asıl karşılığının ve sahibinin de Yaradan olduğunu ilan etmektedir ayetler. Böylece bir kez daha Rabb’in kötülüğe müdahalesini iyi insanların gönülden gelerek ifa ettikleri fiillerde görmek mümkün olabilecektir.

Gönülden gelerek ifa edilen iyiliklerin önemli bir anlamı da “O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” (Mülk, 67/2) ayetinde gizlidir. İmam Matüridi, ayetin yorumunda; “Yüce Allah, ölümü insanların en çok korktuğu ve sakındığı, hayatı ise en sevdiği ve arzuladığı bir şey olarak yaratmıştır. İnsanın sınanması, dünyada ölüm korkusu ve yaşam arzusu arasında olmasıyla ilgilidir. Ölüm her insanın korktuğu ama kaçınamadığı, hayat ise her insanın sevdiği ama kendi çabasıyla uzatamayacağı bir şeydir. İnsanın yüz yüze olduğu bu ikilem ona aynı zamanda çıkış yolunu da gösterir. İnsan hayata olan sevgisi sebebiyle iyi, güzel ve yararlı işler yaparsa kendi fiilleriyle hayatını sonsuz kılabilir. ” (Tevilatu’l Kur’an, 15/288, 289) demektedir.

İyiliklerin özellikle başka hayatlara dokunan ve etkileri devamlı olanlarının; evlat yetiştirmek, eser vermek, halka fayda veren hizmetler gibi kişinin amel defterini açık tutması, bir anlamda adının da unutulmaz ve ölümsüz kılınması olarak yorumlanmıştır. Bu makama nail olması için kişinin iyiliği ifa ederken dünyevi böyle bir hesabının olmaması, hasbilikten vazgeçmeden hareket etmesi gerekir.

İslam Medeniyetinde Gönüllülük

Resulullah’ın (s.a.s.) kişinin amel defterini açık tutmasının yolunu öğrettiği hadis-i şerifi Müslümanların asırlar boyu dünyevi bir karşılık beklemeksizin hayırda yarışmalarına neden olmuştur. Sadaka-i cariye sahibi olmak hedefi ile kurulan vakıflar ve vakıfları ayakta tutacak akarları sağlamak için infak edilen malları ile ümmet-i Muhammed’in kadın ve erkeklerinin gayret içinde oldukları da bilinen bir husustur. Onlar gönüllülük hâllerini, sadece meşakkat zamanlarında ortaya çıkıp sonrasında kaybolan birer dalga gibi değil asırlar boyu çağlayacak, suyu tükenmeyecek birer nehre dönüştürmeyi kendilerine şiar edinmişlerdir.

Resulullah’a ve onun müjdesine dayanan bir uygulama olarak vakıf kültürü ortaya çıkmış ve hâlâ da devam etmektedir. Sa’d b. Ubeyde’nin, annesi Amre bnt. Mesud’un ölümünden önce geride insanlara faydası bulunacak bir hayır bırakmak istemesi ancak vasiyet etmeye vakit bulamadan vefat etmesi üzerine Nebi’ye (s.a.s.) annesinin ardından bir vakıf kurup kuramayacağını sorduğu, Resul’ün (s.a.s.) bunu onaylaması üzerine “En faziletli ve en üstün hayır hangisidir?” dediği, kaynaklarda vakıf kültürünün ilk adımı olarak aktarılmaktadır. Allah Resulü’nün “Su akıtmak.” (Buhari, Vesaya, 15) sözü üzerine Sa’d hemen Medine’de bir kuyu açtırmış, hayrın devamlılığı için de bir bostan vakfetmiştir.

Tarih boyunca eğitimden yapım ve bakım hizmetlerine, kültür hizmetlerinden sağlığa, güvenlikten temizliğe, ekonomik hizmetlerden ulaşıma kadar pek çok farklı alanda ve farklı coğrafyada vakıfları görmek mümkündür. Mali nitelikli bir gönüllülük hâli olmakla beraber bedenî nitelikli gönüllü faaliyetler de söz konusu olmuştur. Fatih Sultan Mehmed’in Fatih Vakfiyesi’nin giriş bölümünde geçmekte olan, “İnsan, malı ile hayrat yapmalı; beden gücüyle Yaradan’ın emirlerini yerine getirmeli (ta’at), ibadet etmeli; aklı ile kâinatı ve insanı incelemeli, ruhunu Hakk’a yöneltmelidir.” (Fatih Mehmed, 1938) ifadeleri hayrın, iyiliğin ve aslında gönüllülüğün geniş çerçevesini ortaya koymaktadır. Mal da beden gücü de akıl da kulun kendisinin sahip oldukları değil Yaradan tarafından ona verilen yani hakkı ödenmesi icap eden emanetlerdendir. Bu sebeple, gönüllülük hâli Müslüman olma hâlidir. Müslüman, gönülden Allah’a bağlı ve O’nun verdiklerini O’nun yolunda kullanan, herkese karşı sorumluluk duygusu ile hareket edendir. Zira kötülükle mücadele ancak böylelikle mümkün olacaktır.