DİJİTAL YERLİ

AMA SANALLIK İÇİNDE YABANCI

Ahmet Melih KARAUĞUZ


Bugün “dijital yerlilik” dediğimiz hadise, çocukların teknolojiye olan el çabukluğu ya da ekrana yakınlığından ibaret değildir. Karşımızda; dikkati dağıtan, kimliği yeniden inşa eden, empati dilini kurutan ve aidiyet duygusunu algoritmaların insafına bırakan yepyeni bir “sosyalleşme rejimi” var. Bu yüzden meseleyi “Çocuğum günde kaç saat ekrana bakıyor?” sığlığından derhâl kurtarmalıyız. Asıl yüzleşmemiz gerekenler; algoritmik yönlendirmelerin pençesindeki mahremiyet ve bilgi kirliliği gibi ciddi konulardır. Üstelik bu ağır düğümler, sanıldığının aksine çocuğun eline ilk tabletin verildiği gün değil çok daha erken atılıyor. Öyle ki bir çocuğun dijital serüveni ne yazık ki biyolojik doğumundan bile önce başlıyor. Anne ve babalar, bebek daha dünyaya gözlerini açmadan bir ultrason karesini “hatıra” diyerek paylaşıyor. İyi niyetle yapılan bu hamle, aslında çocuğun rızasının hiçbir şekilde alınamayacağı bir dönemde, onun adına kalıcı bir dijital iz bırakmak anlamına geliyor.

Daha doğmadan dijital dünyaya kaydedilen bu yeni nesle bakıp toplum olarak en başından beri büyük bir yanılgıya düştük. “Dijital yerli” kavramı ilk ortaya atıldığında bu kuşağın teknolojiyi ana dili gibi konuştuğu ve her şeyi doğuştan bildiği sanılıyordu. Ancak son on yılın eğitim araştırmaları, bu romantik kabule ağır darbeler indirdi ve yüzleşmemiz gereken iki büyük riski ortaya koydu. Birincisi, elindeki cihazı ustaca kullanan her gencin otomatik olarak “eleştirel bir okuryazar” olduğu yanılgısıydı. İkincisi ise “aynı anda birçok işi yapabilme” becerisinin öğrenme süreçlerine ve zihne zarar vermediği zannıydı. Sırf bu kuşağın teknolojiye doğuştan hâkim olduğuna dair inancımız yüzünden peydahlanan bu mitler bugün okulu ve aileyi yanlış patikalara sürüklüyor. Teknolojinin çok olduğu yerde öğrenmenin de çok olacağını sanıyoruz. Yahut çocuğun ekrandaki tehlikeleri zaten bildiğini varsayıp ebeveynlik ve rehberlik dizginlerini tehlikeli bir şekilde gevşetiyoruz. Oysa unuttuğumuz acı bir gerçek var: “Çok teknoloji” maalesef her zaman “çok hikmet” getirmiyor. Aksine, bu hikmet eksikliği zihinlerde ağır bir tahribat yaratıyor.

Dikkat Ekonomisi ve İrade İmtihanı

Bugün dijital yerli profilini incelediğimizde karşımızda devasa bir “psikolojik baskı” ve darmadağın olmuş bir zihin haritası çıkıyor. Dikkat dediğimiz kıymetli hazine, basit bir odaklanma meselesi olmaktan çıkalı çok oldu. Bildirimlerin, durmak bilmeyen akışların ve bitimsiz içerik zincirlerinin arasında çetin bir “irade ekonomisi” savaşına dönüştü. Nitekim dokuz yaşından itibaren dört yıl boyunca izlenen geniş bir grup üzerinde yapılan çalışma çok çarpıcı bir gerçeği, sosyal medya kullanımının “dikkatsizlik” belirtilerini doğrudan artırdığını ortaya koydu. Araştırma, ilginç bir şeyi gösteriyor: Video izleyenlerde veya oyun oynayanlarda dikkat dağınıklığı sorunu parça parça kullanıma göre daha az çıkıyor. Buradan çıkarmamız gereken ders son derece net. Karşımızdaki mesele “ekran” süresinin uzunluğu meselesi değil. Asıl fail, sosyal medyanın zihni dilim dilim bölen, sürekliliği öldüren o sinsi tasarımı. Zihni bu sinsi tasarımla lime lime edilen gençlerin empati ve kimlik gelişimini de elbette sadece “Ekran başında çok vakit geçirdi.” diyerek, niceliğe indirgeyerek açıklayamayız. Sosyal medyada asıl belirleyici olan niteliktir; yani o parçalanmış dikkatle ekran başında ne yapıldığıdır. Genç; sanal alemde kendini olduğu gibi mi sunuyor yoksa başkalarıyla yarışan “idealize edilmiş” sahte bir benlik mi kurguluyor? İşte “kimlik berraklığı” ile “kimlik sıkıntısı” tam da bu ince çizgide, o sahte vitrinlerin önünde ayrılıyor. Yapılan araştırmalar, özellikle problemli ve aşırı kullanımın gençlerdeki empati duygusunu körelttiğini gösteriyor. Ancak veriler tek tip de değil; yani her ekran başına geçen mutlak surette “duygusuzlaşır” diyemeyiz. Buradaki temel anahtar; “tamamen yasakçı” bir zihniyetin kısırlığı ile “saldım çayıra” rahatlığının tehlikesi arasındaki o altın orta yolu bulmaktır. Eğer bizler içeriği, niyeti ve bağlamı gözeten kuşatıcı bir rehberlik dili kuramazsak dijital dünyanın çocukları ya çok kırılgan ya da çok katı bir benlik anlatısının içinde ne yazık ki savrulup gidecekler.

İşte tam da bu kayboluşun önüne geçebilmek için, meselenin köklerine, yani manevi gelişime inmemiz şart. Manevi gelişim dediğimiz o ince işçilik, çocuğun zihnine kuru bilgi yığmak yahut birtakım ritüelleri mekanik bir şekilde tekrarlatmak değildir. Aksine, insanın iç terazisini (niyeti, muhasebeyi, sabrı) dış dünyadaki adalet ve merhametle dengeleme; zaman ile mekân arasında sarsılmaz bir ahenk kurma çabasıdır. Ekran karşısında kimliğini arayan gençler için bu denge, aşılması elzem bir sırat köprüsüdür. Zira dijital âlem, onlara durmadan “Sen busun.” diyen devasa bir ayna tutarken bir yandan da görünmez kamçılarıyla “Şöyle olmak zorundasın.” dayatmasını zihinlerine kazır. Hele ki o fırtınalı ergenlik çağında bu baskı çok daha yıkıcıdır. Bu yüzden gencin mahremiyetine saygı duymakla onu bu dipsiz kuyunun tehlikelerinden korumak arasındaki o gerilimli hat üzerinde yoldaşça ve eşitlikçi bir dil kurmak zorundayız. Bu yoldaşça dili kurarken İslam’ın bize söylediklerine dönüp baktığımızda bu dijital savrulmayı omuzlayacak iki devasa sütun imdadımıza yetişir: emanet ve tezkiye. Nefsi arındırma manasına gelen tezkiye, aslında insanın kendi iç dünyasını dijitalin o savurgan, yutucu akıntısına kaptırmama direnişidir. Bugün dijitalin bütün kurgusu bitmeyen bir “akış” üzerinedir; sonu gelmeyen bir kaydırma, susmayan bildirimler... O hâlde günümüz çocuğuna tezkiyeyi anlatmak, sadece otoriter bir sesle “O ekranı kapat!” demek olamaz; asıl marifet, ona “O ekranı açtığında kalbin neyi arıyor?” sorusunu kendi kendine sorabilme şuurunu kazandırmaktır. İşte tam da bu şuur noktasında, o darmadağın olan dikkati ve yorulan kalbi toparlayacak yegâne sığınak, “zikr”in o birleştirici kudretidir. “Çünkü kalpler ancak Allah'ı anmakla itminan bulur.” Zikir, burada dildeki bir tekrar değil farenin ucundaki, klavyedeki her bir adımın niyet terazisinde tartılması yani günümüze uyarlanmış “dijital bir murakabe” hâlidir.

İşin zaman idaresi boyutu ise bu murakabenin sınandığı bambaşka bir kanayan yaradır. İnsan, zamanı öğüttüğünde ziyanın tam göbeğindedir; kurtuluş ancak imanı, salih ameli, hakkı ve sabrı bir hayat nizamı hâline getirmekle mümkündür. Dolayısıyla bizler aileler olarak çocuğun ekran süresini elimizdeki kronometreyle dakika dakika ölçen birer gardiyan olmaktan çıkıp okumayla, toprağa dokunmakla, ter dökülen sporla ve yüz yüze kurulan sahici dostluklarla o vakti nasıl bereketli mayaladığımıza bakmalıyız.

Riskler, Algoritmalar ve Ahlaki Girdaplar

Dijital çağın o alengirli risklerini sadece “çocukların ahlaki zayıflığı” diyerek kestirip atamayız. Karşımızda, devasa platformların tasarımlarına ve acımasız bir veri ekonomisine entegre olmuş yapısal bir mekanizma var. Bakın, UNESCO’nun 2023 raporları gerçeği yüzümüze çarpıyor: Çocuklara “eğitim teknolojisi” diye sunulan uygulamaların azımsanmayacak bir kısmı, arka planda sessizce çocukların verisini hasat ediyor. Pandemi döneminde zirveye ulaşan bu süreç, “dijital fırsat” kılıfı altında çocuğun en saf öğrenme gayretini dahi küresel veri pazarında bir sermaye hâline getirebiliyor.

Bu metalaşmanın temelinde ise algoritmalar ve dikkat ekonomisi atıyor. Ekrana düşen öneri sistemlerinin derdi çocuğun uzun vadeli gelişimi falan değil; tek dertleri “etkileşim sinyalleri” dedikleri o sihirli sayılardır: Ne kadar izledi, ne kadar beğendi, ne kadar paylaştı? Çocuğun uzun vadedeki iyiliği ile o anlık dürtüleri arasındaki uçurum da tam burada derinleşiyor. Bugün akademik literatür bile, “Çok izlenen, çok tıklanan şey faydalıdır.” yanılgısının çöktüğünü görüp etkileşimi değil sahici faydayı merkeze alan yeni arayışlara giriyor. Bir anne-baba olarak çıkaracağımız pratik ders gayet basittir: Çocuğun gözünü ekrandan alamaması, o içeriğin kaliteli olduğunu göstermez; “çok bakıyor olması” daha da iyi olduğu anlamına hiç gelmez.

Çocuğun ekranla kurduğu bu tehlikeli ilişkinin bir diğer sarsıcı boyutu da mahremiyet ihlalleridir. İşin mahremiyet cephesi ise bilgisayardaki birkaç “gizlilik ayarı” butonuyla çözülecek kadar basit değildir; bu, köklü bir ahlak meselesidir. Çocuğun bedeni ve itibarı üzerine titrenmesi gereken bir emanettir.

Mahremiyetin zedelendiği bu kontrolsüz ortamda, zedelenen bir diğer hayati unsur da hakikatin ta kendisidir. Hakikatle bağın koptuğu yerde inanç da kimlik de savrulmaya mahkûmdur. Kur’an’ın “Bilmediğin şeyin ardına düşme.” düsturu, bireyin omzuna muazzam bir bilgi ahlakı sorumluluğu yükler. Ekrandan akan her bilgiyi süzgeçten geçirmeden paylaşan günümüz insanına, “Her duyduğunu söylemesi kişiye yalan olarak yeter.” hadis-i şerifinden daha sarsıcı bir fren olabilir mi? Yapılan araştırmalar gösteriyor ki; internette kontrolsüzce yayılan o sözde dinî içeriklerin doğruluğu, gençlerin inanç dünyasında kritik yaralar açabiliyor. Demek ki mesele sadece basit bir “bilgi kirliliği” değil dinî kimlik inşasının temel direklerinin sarsılması meselesidir. Bu sebeple manevi gelişim stratejisi dijital okuryazarlığı teknik bir beceri olarak görmekten vazgeçip hakikate sadakat ve sözün edebini muhafaza etme iradesi olarak okumak zorundadır.

Peki O Zaman Ne Yapacağız?

Tüm bu yapısal sorunlar ve ahlaki girdaplar karşısında, çözümü yalnızca dev platformlardan veya yasa yapıcılardan bekleyemeyiz. İş, dönüp dolaşıp evin ocağına, sınıfın iklimine ve toplumun manevi rehberlerine düşmektedir.

Evinizde “dijital murakabe”yi tıpkı akşam çayı etrafında toplanmak gibi sıcak, haftalık bir aile geleneğine dönüştürün. Çocuğunuza tepeden inme bir tavırla, “Ne izliyorsun bakayım?” demek yerine, onunla yan yana oturup o can alıcı niyet sorusunu sorun: “Evladım, bunu izlediğinde, bu oyunu oynadığında içinde hangi duygu filizleniyor? Hangi davranışın besleniyor?” İşte “tezkiye” ancak böyle ete kemiğe bürünür; soyut bir terim olmaktan çıkıp çocuğun ruhuna işler.

Çocuğunuzun o görünmez “dijital ayak izini” bir aile emaneti gibi titizlikle yönetin. Daha o minicik yaşlarında, onun rızası olmadan tek bir karesini bile internet denen o dipsiz kuyuya atmama ilkesini evinizin sarsılmaz anayasası yapın.

Evinize basit ama hayati “tasarım müdahaleleri” yapın: Bildirimlerin sesini kısın, uykuya geçmeden cihazlarla vedalaşın ve o ekranları yatak odalarının mahremiyetinden çıkarıp evin ortak alanında tutun.

Öğretmenlerimiz, eğitimcilerimiz... Dijital okuryazarlık meselesini, ders bitiminde ayaküstü yapılan o yavan “İnternette dikkatli olun çocuklar.” nutuklarından kurtarmalıyız. Meseleyi, değerlerimizin o asil diliyle harmanlayın. Bilgiyi doğrulama becerisini anlatırken İsra suresinin “Bilmediğin şeyin ardına düşme.” uyarısıyla söz adabını aynı potada eritin. Ekranda başkasının fotoğrafını izinsiz paylaşmanın, birini linç etmenin nasıl ağır bir “kul hakkı” olduğunu, mahremiyetin ne anlama geldiğini sınıfta tartışın.

Hocalarımız, vaizlerimiz, toplumun önündeki aydınlık yüzler... Hutbe ve vaazların dilini artık sadece bir “dijital felaket” anlatısı olmaktan çıkarmanın vakti geldi. Kürsülerden “mahremiyet, hakikat ve zaman” şuurunu pratik bir yaşam becerisine dönüştürecek adımlar atılmalı. “Her duyduğunu söylemek yalan olarak yeter.” nebevi ikazını; bugünün tık avcılığıyla, yalan haberle ve dijital iftirayla somutlaştırarak anlatın. Mahremiyet çağrısını, çocuklarını internette sergileme hastalığına tutulan ebeveynlere bir şifa reçetesi olarak sunun.

Sözün özü, tüm bu çabalarımızın, attığımız her küçük adımın tek bir ortak menzili var: Ekranın o sahte parıltısında kaybolup gitmeyen, hakikatle bağını sapasağlam tutan, mahremiyetinin sınırlarını bir kale gibi koruyan evlatlar yetiştirmek. Kendi dikkatine ve niyetine hükmedebilen; dijital dünyanın gerektirdiği yetkinliği, inancımızın o kadim erdemiyle taçlandıran bir insan modeli inşa etmek.