PROF. Dr. Cengiz Tomar
İLE SÖYLEŞİ
Söyleşi: Mahir KILINÇ
Tarih; baktığınız açıya, bulunduğunuz yere, ideolojiye, dine, milliyete göre farklılık gösterebilir. Tarih bir inşadır ve sadece bir tarihçi okunursa tarih yalnızca onun açısından görülmüş olur. Dolayısıyla bir konuda tarih okuması yaparken ne kadar farklı kişiden okunursa o kadar farklı bilgi edinme ve değerlendirme şansı yakalanır.
Tarih, bugünün insanı tarafından yalnızca bilgi olarak mı görülmeli yoksa kendisine istikamet sunan bir pusula olarak mı? Tarihin sizin açınızdan tanımı nedir? Tarihi yazanların bu süreçteki rolü hakkında neler söylersiniz?
Geçmişte gerçekleşen olayları yer ve zaman bilgisi içerisinde inceleyen bir disiplindir tarih. Benim gözümde ise insanoğlunun edinmiş olduğu tecrübenin tümüdür. Dolayısıyla da insanlığın tecrübesinin artması olayları yorumlamada daha isabetli olur. Kişiye yaşadıkları nasıl bir avantaj sağlarsa tarih bilgisi de insanoğluna öyle bir avantaj sağlar. Bu tecrübeler ışığında yola çıkarsak bence tarih, insanın bir pusulasıdır. Bu da kişinin tarihi bilip bilmemesi ile ilgilidir. Eğer tarih bilmiyorsanız o pusuladan mahrumsunuzdur ve navigasyonunuz yok demektir. Ancak tarihteki tüm olayların da birebir aynı olabileceği yanılgısına düşmeden tarihi bir pusula olarak görebiliriz.
Mesela bir Orta Doğu (Merkezi İslam Coğrafyası) tarihçisi Orta Doğu’nun son 100 yılını mı, 1500 yılını mı yoksa 5000 yıllık tarihini mi bilmeli? Elbette ne kadar çok tarihî malumata sahip olursa o kadar isabetli yorum ve öngörülerde bulunur. Dolayısıyla tarih ne kadar derin bilinirse gelecek o kadar iyi ve isabetli yorumlanabilir.
Tarihteki olaylar olmuş, bitmiş ve insanlar da bunu yazmıştır. Ancak tarih yazımında farklılıklar bulunmaktadır. Çünkü her insanın bir kişiliği, milliyeti, dini, inançları ve ideolojisi vardır. Kurtuluş Savaşı’nı anlatan bir Türk tarihçisi ile Yunan tarihçisinin anlatımı bir olabilir mi? Aynı şekilde bir Bizans tarihçisi ile Selçuklu tarihçisinin anlatımı da öyledir. Tarih matematik gibi değildir; iki artı iki dört etmez. Çünkü tarih; baktığınız açıya, bulunduğunuz yere, ideolojiye, dine, milliyete göre farklılık gösterebilir. Tarih bir inşadır ve sadece bir tarihçi okunursa tarih yalnızca onun açısından görülmüş olur. Dolayısıyla bir konuda tarih okuması yaparken ne kadar farklı kişiden okunursa o kadar farklı bilgi edinme ve değerlendirme şansı yakalanır. Nihayetinde tarihçilik bir yorumdur ve her yazar da konuyu kendi yorumuyla ele alır. Bunları göz önünde bulundurarak tarih okumalarında ihtiyatlı olmalı ve tarih metnini bir kutsal kitap gibi kabul etmemeliyiz.
Günümüzde akademik tarih ile popüler tarih anlatıları arasındaki mesafe giderek açılmış gibi görünüyor. Bu durum özellikle Osmanlı ve İslam tarihi söz konusu olduğunda ne tür riskler barındırıyor?
Tarih anlatılarında her ikisi de önemlidir ve olmalıdır. Ancak bunlar, biri diğerinin yerini tutan şeyler değildir. Popüler tarih akademik tarihe istinaden yazılırsa hiçbir problem yok. Ancak akademik tarihi göz ardı ederek kendi ideolojisine, kendi inancına, kendi milliyetine göre veya popülerlik ve reyting için yazılırsa orada problem başlar. Ayrıca popüler tarih akademik tarihe alternatif olmamalıdır. Çünkü iki anlatım da birbirine alternatif olmayıp birbirini destekleyen şeylerdir. Bu iki anlatı birbirini desteklemediklerinde ya da birinin diğerine alternatif gösterildiği durumlarda ciddi fecaatler ortaya çıkmaktadır.
Benim de hem akademik hem popüler kitaplarım var. Popüler tarihe dayalı kitabımdaki bilgileri akademik kitabımdaki bilgilere dayandırarak yazıyorum. Popüler tarih çevresinde yazdığım kitapları halkın daha iyi anlayabileceği bir seviyede yazarken akademik tarihin teknik üslubundan da onları kurtarmış oluyorum. Çünkü akademik tarihte belirli kurallar ve belirli referanslar olduğu için okuyucuya sıkıcı gelebilmekte ve bilimsel tarih kitabını her yerde ve her zaman okuma özgürlüğünden onları mahrum bırakabilmektedir.
Orta Çağ’da karanlık günlerini yaşayan Avrupa’nın karşısında Orta Asya’da ve Endülüs’te âdeta İslam’ın en parlak dönemi olarak tanımlayacağımız altın yıllar yaşanmaktaydı. İslam coğrafyasında böyle bir yükselişin yaşanmasını sağlayan şartlar nelerdi?
Öncelikle tarih yazımında karanlık çağ, orta çağ gibi tabirler var. Ancak bu tabirler, Avrupa tarih yazımının kendi tarihi ile ilgili isimlendirmeleridir. Bunları kendi tarihimize asla yüklemememiz gerekir. Çünkü İslam tarihinin Orta Çağ’ı belki günümüzden fersah fersah daha aydınlıktır. Orta Çağ’ın Bağdat’ı, Semerkand’ı, Buhara’sı, Hive’si, Kahire’si, Şam’ı, Endülüs’ü, Kurtuba’sı, Gırnata’sı o dönemdeki dünyanın en aydınlık bölgeleridir. Bunun elbette pek çok sebebi vardır ancak bunların en önemlisi kuşkusuz İslam’ın getirdiği motivasyondur. Kur’an-ı Kerim’in ilk ayetinin “Oku” emrini taşıması İslam’ın ilme verdiği değerin en büyük göstergesidir. İslam’ın ilme verdiği değerin yanı sıra getirdiği adalet, liyakat, emanet üçlemesi de Müslümanların altın çağını yaşamasının en büyük unsurlarındandır. Bunların o dönemde uygulanır olması sadece Müslümanlar açısından değil Ehl-i Kitap’ın da yani Hristiyanların ve Yahudilerin de İslam medeniyetinden nasiplenmesini sağladı. Ayrıca o dönemde Bağdat’ta ve Kudüs’te bir arada yaşayan Hristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanlar bilimsel bir devrim gerçekleştirdi. Farabi, Harezmi, Buhari, Tirmizi gibi Türk dünyasından gelen âlimlerin İslam dünyasında çok önemli eserler vermesi de İslam’ın herhangi bir milliyete bakmadan nasıl bir yükselişe vesile olduğunun en büyük göstergesidir.
9-10. yüzyıllarda Bağdat’ta; 12-15. yüzyıllarda Semerkand’da, Endülüs’te, Kahire’de, Şam’da; 16. yüzyılda İstanbul’da Memlûkler ve ardından Osmanlı Dönemi’nde çok büyük ilmî gelişmeler yaşanır. Bunun ekonomik şartlarla da bağlantısı vardır. Ekonominin iyi olması aynı zamanda ulemanın da vakıflar aracılığıyla desteklenmesi yani ekonomik zenginliğin ilme yansıtılması bu yükselişteki etkenlerdendir. Çünkü bir ülkenin medeniyet anlamında da ivme kazanması ilim, kültür ve sanatın desteklenmesiyle mümkün olur. Mesela Moğollar tüm dünyaya hâkim oldular ancak onlardan günümüze gelen bir medeniyet izi göremiyorsunuz. Ancak Müslümanlar antik şehirleri yıkmadılar. Bunları fethederek medeniyetleri devam ettirdiler ve yeni şehirler kurdular. Medeniyet kurmak da zaten böyle mümkün olmaktadır.
Orta Doğu’yu sürekli kriz, çatışma ve istikrarsızlık üzerinden okuyan hâkim anlatılar bölgenin tarihsel tecrübesinin hangi yönlerini görünmez kılıyor? Sahayı tecrübe etmiş biri olarak Orta Doğu okuması yapmak isteyenlere önerileriniz nelerdir?
Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla büyük hegemonik gücün ortadan kalkması, mandayla birlikte İngiliz, Fransız sömürge yönetimlerinin kurulması ve ardından İsrail’in tesisi özellikle 20. yüzyılda Orta Doğu’yu sıkıntılı bir hâlin içerisine düşürmüştür. Günümüz anlatılarında Orta Doğu, sanki tarih boyunca hep savaş içerisindeymiş ve sürekli bir kargaşanın yaşandığı yer gibi anlatılır. Hâlbuki tarihî kayıtlara bakıldığında en çok savaşın ve kargaşanın yaşandığı yer Avrupa’dır. Ama maalesef son iki yüzyıldır hem bölge içindeki problemler hem İsrail’in kurulması hem bölge dışından müdahalelerin çokça olması burayı problemli kılmıştır. İşte, bu bölgenin sadece yüz yıllık tarihini bilirseniz burayı kaos ve savaşın hiç bitmediği bir yer gibi düşünürsünüz. Ancak 3000 yıllık tarihini bilirseniz çok farklı bir düşünceye sahip olursunuz. Hâlbuki Amerika yokken burası MÖ 2500’lü yıllarda önemliydi ve medeniyet merkeziydi. Sümerler, Eski Mısır, Babil, Asur gibi pek çok eski medeniyet ve daha sonra Roma ve İslam medeniyetleri. Dolayısıyla Orta Doğu’nun gerçek yönünü bilmek isteyenlerin evvela bölgenin tarihini geniş manada bilmeleri gerekiyor. Ayrıca bölgeyi tam anlamıyla tanıyabilmek için bölgenin halklarını, kültürlerini, dinlerini ve dillerini öğrenmek çok mühim. Özellikle de araştırmacıysak sadece okuyarak bunu çözemeyiz. Aynı zamanda sahaya inip kısmen de olsa yaşayarak, dilini ve lehçelerini bilerek tanımak mümkün olur. Tüm bunlarla birlikte o bölgeye dair film, müzik, sanat, edebiyat ve hatta gastronomiye dair bilgi sahibi olmak dahi elzemdir.
Özelde Gazze ama genelde Filistin meselesini yalnızca bölgesel bir sorun olarak mı yoksa küresel sistemin ahlaki ve siyasal sınırlarını gösteren bir eşik olarak mı değerlendirmeliyiz? Modern uluslararası düzenin adalet iddiası Gazze’yle birlikte ifşa oldu diyebilir miyiz?
Filistin sorunu diyoruz ama esasında sorun İsrail sorunu. Aynı zamanda küresel bir sorun. Zaten bunu oluşturanlar da bölge halkı değil. Osmanlı yıkıldıktan sonra Filistin, İngiliz mandasına girdi. İsrail’i İngilizler kurdu. İsrail denildiğinde bizim aklımıza ilk olarak ABD geliyor ancak ABD’nin İsrail’e desteği çok sonra olmuştur. İsrail’in kurulmasına baktığınız zaman Fransızlar, İngilizler ve Rusların çok büyük desteği vardır. Bu bölgedeki Filistin halkı sürülmüş ya da öldürülmüş ve onların yerine yeni bir halk getirilerek suni bir devlet kurulmuştur. Charlie Hebdo saldırısında yürüyen Batılı devlet adamlarının hiçbiri Gazze için yürümedi. Avrupa’da o çifte standardı ya da ikiyüzlülüğü görüyorsunuz. Bunları söylerken halkları istisna tutuyorum. Çünkü dünyada pek çok halk Gazze’deki zulme karşı durdu. Ancak siyasiler için aynı şeyi söyleyemeyiz. Gazze meselesi küresel ahlak konusunda çok iyi bir turnusol oldu ve onların gerçek yüzünü ortaya çıkardı.
Tarihçilik tecrübenizden hareketle, özellikle genç okurlar başta olmak üzere tarihle daha sahici ve derinlikli bir ilişki kurmak isteyenlere temel tavsiyeleriniz nelerdir? Tarih bilincini inşa etmeye nerden başlanmalı ve nelere dikkat edilmeli?
Hepimizin bir sorusu vardır ki bu aynı zamanda felsefenin de temel sorusudur: “Biz kimiz?” Herkes dedelerini ve yaşadığı topraklara nereden geldiklerini merak eder, kim olduğunu araştırır. Bizler de Müslüman Türkleriz. Büyük bir tarihimiz var. Bu manada her millet bu kadar şanslı değil. Bizim atalarımız gibi medeniyetler kurmuş milletlerin sayısı 10’u geçmez. Müslüman Türkler olarak binlerce yıldır önemli devletler ve medeniyetler kurmuşuz. Dolayısıyla evvela bu bilinçle, gençlerimize ve çocuklarımıza geçmişi öğretmemiz lazım. Kastım sadece zaferleri öğretelim değil; aslında en iyi öğrenmemiz gereken şeyler yenilgilerimiz, hezimetlerimiz olmalıdır. Kendi hayatımızda da en faydalı tecrübelerimiz yapmış olduğumuz hatalar değil midir? Dolayısıyla hamaset yapmadan, yenilmişliklerden ders çıkararak “Nerede hata yaptık ve neden bu hâldeyiz?” sorularını sormalıyız ki teşhisi koyabilelim.
İslam tarihini kabaca 1450 yıl olarak aldığımızda bunun 1200 yılında Türk hâkimiyeti var. İslam dünyasının koruyuculuğu bize nasip olmuş. Buna, iftihar edilesi olmanın ötesine taşıyarak bir nasip ve şükür vesilesi olarak bakalım. İslam dünyasının hamiliğini yapmak bize nasip olmuş, önemli bir medeniyet kurmuşuz. Buradan hareketle, tekrar o noktada olmalıyız diye gençlerimizin düşünmelerini sağlamalıyız. Onların bu bilince erişebilmesi ise yine tarihimizin her yönüyle öğretilmesiyle mümkün. Burada hem akademik tarih hem popüler tarih önemli rol oynamaktadır. Tarih anlatılarımızda zaferlerin yanında sıkıntılı dönemlerin anlatımı da olmalı ki gençlerimiz ecdadının düştükten sonra nasıl tekrar ayağa kalktığını öğrenebilsin. Böylece hayatında karşılaştığı sıkıntılarla mücadele etmeyi ve mücadele ruhunu canlı tutmayı öğrensin.
Öz Geçmiş
Prof. Dr. Cengiz Tomar, 1970’te Üsküdar’da doğdu. İlköğreniminin ardından orta ve liseyi Üsküdar İmam-Hatip Lisesinde tamamladı. 1992 yılında Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu. 1993 yılında aynı bölüme araştırma görevlisi olarak atandı. 1996’da “Memlük Devleti`nin Kuruluşu ve Gelişmesi: 1240-1260” başlıklı teziyle yüksek lisansını, 2006’da ise “Ortaçağda Askeri Kölelik Sistemi” adlı teziyle doktorasını tamamladı. Ürdün Üniversitesinde Arapça ve Orta Doğu çalışmaları, ODTÜ’de İngilizce, Edinburgh Üniversitesinde ise Orta Doğu çalışmaları üzerine eğitim aldı. 2011’de doçent, 2016’da da profesör olan Tomar, Yalova ve Marmara üniversitelerinde idari görevlerde bulundu. M.Ü. Kudüs Araştırmaları Merkezini kurdu. 2018-2022 yılları arasında Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesinde rektör olarak görev yaptı. 1998’den bu yana TDV İSAM, İslam Ansiklopedisi müellif ve editörlerindendir. 2008-2017 yılları arasında koordinatör ve araştırma bölüm başkanı olarak görev yaptığı IRCICA’da başdanışman ve araştırma-yayınlar başkanı olarak görevine devam etmektedir.