GÜZELİ
KURTARMAK:
BEĞENİ
TİRANLIĞINA
KARŞI ETİK
BİR DURUŞ
Zeynep KAYSERİ UZUN
"Güzel olan hiçbir şey hülasa edilemez.” diyor Valéry. Ona göre güzellik, bilginin konusu değil varlığın bir hâli ve tecrübenin parıltısıdır. Gözle görülenin ötesinde, sezginin ve sessiz hayranlığın alanında doğar. Analiz, onu çözmek ister ama her çözümleme bir çözülmedir. Her hülasa, her açıklama güzele dair bir eksiltmedir. Güzellik, parçalara bölündüğünde yaşamını yitirir. Onu tanımlamaya çalıştığımızda olduğundan küçük bir kalıba hapsederiz. Oysa güzelin hayat bulması için sükûnet ve durağanlık gerekir. O, bir mısranın aralığında, bir melodinin sönük notasında, bir bakışın naifliğinde yaşar. Kızılderili bilgeliklerinde güzel olan, insanın onunla uyum içinde yaşadığı şey ve bir denge hâlidir. Güneşin doğuşundaki turuncu, nehrin kıvrımındaki gölge, kartalın sessiz uçuşu… Her biri, varoluşun kutsal düzenine duyulan derin bir hayretin ve saygının ifadesidir. Bununla birlikte bu sessiz ve uyumlu güzellik anlayışı, modern çağın hız ve tüketim eksenli estetik anlayışıyla keskin bir tezat oluşturur. Byung-Chul Han’ın Güzeli Kurtarmak adlı eseri, modern çağın parlak ama sığ yüzeylerine karşı yazılmış felsefi bir ağıt gibidir. Han’a göre artık her şey pürüzsüzdür. Ekranlar, yüzler, sözler hatta duygular bile… Bu pürüzsüzlük, çağımızın en görünmez diktatörlüğüdür. Bizi yara beresiz, lekesiz, gölgesiz bir dünyaya hapseder. Oysa güzellik, Han’ın deyişiyle, “bir yaradır, parlayan bir çatlak.” Tıpkı göz kenarlarımızdaki onlarca yılın hatıralarını sırtlanan çizgiler gibi. Gerçek güzel, bütünüyle görünen değil biraz saklanan, sessiz kalan ve eksik olandır. Güzelliği yalnızca nesnede değil varlığın içindeki sırda arayan gelenekler de vardır. Doğu toplumları, güzelliği bir tefekkür biçimine dönüştürmüştür.
Batı’da güzellik bakılacak bir nesne, Doğu’da ise seyredilecek bir sırdır. Japon estetiğinde wabi sabi; güzelliği kırıkta, eksikte, soluk olanda bulmuştur. Bir çay kâsesinin çatlağı, bir yaprağın soluşu zamanın izini taşıdığı için güzeldir. Kusursuz olan cansızdır. Yaşamak, eksilmeyi göze almaktır. Eksilmeden dolmak yoktur. Bir yaprağın düşüşü bile toprağın duasıdır gökyüzüne. Bu anlayışta güzellik, övünç değil tevazu doğurur. Bir lotus çiçeği çamurun içinden doğar ama çamurdan utanmaz. Doğu’da güzel olan, kendini göstermeye çalışmaz. Kendini gizleyerek parlar.
Han, modern insanın hız ve verimlilik tutkusu içinde kendi bakışını da yitirdiğini söyler. Artık görmeyiz, yalnızca bakarız. Duymayız, yalnızca tıklatırız. Güzeli kurtarmak bu yüzden basit bir eylem değil etik bir başkaldırıdır. Sabrı, dikkat etmeyi, inceliği ve beklemeyi yeniden öğrenme çabasıdır. Pürüzsüz dünyanın gürültüsüne karşı sessizliğin, hızın tiranlığına karşı yavaşlığın, şeffaflığın soğuk ışığına karşı gölgenin tarafında durmaktır. Bu anlamda Han’ın çağrısı, yalnızca güzeli değil insanın kendisini de kurtarmaya yöneliktir. Ancak bu çağrı, estetik bir mesele olmanın dışında aynı zamanda modern insanın bedeniyle, arzularıyla ve varoluşuyla kurduğu yabancılaşmış ilişkinin de sorgulanmasıdır.
Günümüzde güzellik ve beden algısı insanın kendi varlığıyla ilişkisini yoran bir aynaya dönüşmüş durumdadır. Güzellik artık bir duyu değil bir düzendir. Bu çağda insan, hiç olmadığı kadar görünür ama hiç olmadığı kadar görünmez. Güzellik, bu görünmezliğin maskesidir. İçi boşalmış bir ihtişam, bedenin üzerine giydirilmiş baskıcı bir ideoloji.
Öncelikle kadın bedeni görünürlükle cezalandırılır. Ona bakılır, ölçülür, yorumlanır. Her hücresi bakılmak için eğitilir. Bu görünürlük, âdeta bir şeffaflık infazıdır. Zira her bakış bir denetimdir. Kadın bedeni ekranın, aynanın, filtrelerin rehinesi hâline gelir. Naomi Wolf’un güzellik mitinin yankısı burada sürer. Kadın özgürleşmiş gibi görünür ama özgürlüğü yeniden bedeni aracılığıyla zincirlenir. Foucault’nun dediği gibi, iktidar ve düzen artık dışarıdan bastırmaz, içeriden işler. Kadın kendi üzerinde gözetleyici olur. Diyetler, sporlar, estetik operasyonlar, bakım ritüelleri hepsi bir tür modern disiplindir. Böylece kadınlar artık aynada kendilerine değil toplumsal beklentinin suretine bakarlar. Erkek bedeni ise yüzyıllar sonra sessiz bir devrimle estetikleştirilmiş bedenler sınıfına katılmıştır. Güç artık kasla ölçülmemektedir. Erkek, bir zamanlar kendini ifade etmeyen bir bedenin taşıyıcısı iken bugün estetiğini kurgulayan, tıraşının açısını hesaplayan, kasını geometrik oranlarla inşa eden, güzel ve çekici görünmesi beklenen bir nesneye dönüşmüştür. Bu, erilliğin çözülüşü kadar yeniden kuruluşudur da. Beden artık işlevsel olmanın ötesinde, seyredilmeye değer olmalıdır. Bu seyir, gücün estetikle buluştuğu noktada doğar. Modern erkek, kendi kasının mimarı, kendi teninin sanatçısı ama aynı zamanda kendi bedeninin gardiyanıdır. Baudrillard’ın simülakr evreninde artık kimse güzel değildir. Herkes “güzelmiş gibi” görünür. Gerçek yüz, dijital maskenin altına gömülür.
Kadın da erkek de kendi varlığının yerini bir “dijital beden”e bırakır. Her fotoğraf filtresi, her marka etiketi bir hiper gerçekliğe işaret eder. Göründüğümüz gibiyiz hatta görünmediğimiz sürece yokuz. Psikolojik düzlemde bu, narsistik bir kimlik üretimidir. Sosyolojik olarak ise görünürlük ekonomisinin tam ortasında konumlanmış bir benliktir. İmaj, varoluşun ta kendisidir. Bu yeni düzende markalar modern dünyanın ikonası hâline gelmiştir. Dinlerin sembollerini, ritüellerini ve aidiyet mekanizmalarını miras almıştır. Logolar, tapınakların vitrayları gibidir. Bourdieu’nün ayrım kavramıyla bakıldığında markalar toplumsal sınıfların ayrım mekanizmasını sürdürür. Satın alınan şey bir ürün değil sembolik sermayedir. Bu sermaye; ait olma, farklı olma ve onaylanma arzularının birleşimidir. Böylece marka, bedenin üzerinde taşınan bir modern toteme dönüşür. Bu hâliyle güzellik, çağın yeni ekonomisi olur. Tüketim toplumunda pürüzsüzlük ekonomik bir zorunluluktur. Her like, her filtre, sermayenin estetikleşmiş biçimidir. Her şey satılır ama en çok da bedenin hayalidir vitrinlerde sergilenen. Bourdieu’nün bedensel sermaye kavramı burada güncellenir. Spor salonu üyelikleri, organik beslenme, estetik dokunuşlar… Bunlar sınıfın ve statünün yeni göstergeleridir. Ama bu ekonomi yalnızca cüzdanla işlemez. Güzel olmak artık bir çeşit etik göreve dönmüştür. Kendini ihmal eden, toplumun gözünde tembeldir. Zira insan kendini sürekli geliştirmek, cilalamak, optimize etmek zorundadır. Tüm bu düşünürlerin ortaklaştığı nokta, güzelliğin artık bir ifade biçimi olmaktan ziyade bir iktidar biçimi hâline gelmiş olmasıdır. Bir zamanlar güzellik, insanın iradesinden bağımsız ve Tanrı’nın bir armağanıydı. Oysa bugün, alın teriyle, sabırla ve sürekli inşa çabasıyla kazanılan bir göreve dönüşmüş durumdadır. Beğeni, görülme, fark edilme, gösteriş tiranlığına karşı güzeli kurtarmak…
Tüm bu kayboluşun ardından güzelliği yeniden bulmak, insanın kendi varlığını yeniden duyması demektir. Güzellik, yaratılmış her şeyin öz suyudur. Teşhir edilmenin aksine bir yaprağın damarlarında dolaşan ışıkta, bir suyun sessiz akışında, bir sözün kalbe değen tınısında hep aynı sırrı fısıldar: “Allah güzeldir, güzeli sever.” Doğa, güzelliğin ilk ve en sadık şairidir. Dağın çizgisi, suyun hareketi, kuşun kanadı… Hepsi Allah’ın “Cemâl” sıfatının harfleridir. Gül, basit bir çiçek değildir. Kokusu “Rahmân”dan gelir, rengi “nur-u Muhammedî”den, dikeni ise insanın içindeki nefsin hatırlatmasıdır. Bülbülün gül karşısında yanışı, âşığın sevgili karşısındaki yanışıdır. Doğa, insan ruhunun mecazıdır.
Güzeli kurtarmak, doğayı yeniden kutsal bir kitap gibi okumaktan geçer. Çünkü her taş, her rüzgâr, her gölge bize unuttuğumuz bir ayeti hatırlatır. Doğa, kendi dilinde sürekli “Ben güzelim çünkü O’ndanım” der. Onu duymak, içimizdeki yankıyı diriltmektir.
Güzeli kurtarmak, sanatın merkezine tekrar manayı koymaktır. Bir hattatın elif harfinde bulduğu denge, bir bestekârın nağmesinde akan huzur, bir şairin kelimede aradığı mana... Hepsi varlığın iç düzenine katılma çabasıdır. Sanat, kâinatın suretini insan ruhunda yeniden inşa eder. Sanatla iştigal, bir seyr û sülûktür. Dıştan içe, görünenden görünmeyene doğru bir yürüyüştür.
Güzeli kurtarmak, sözü yeniden kutsal saymaktır çünkü kelime, anlamla birlikte ruhu da taşır. Her güzel cümle bir dua gibidir. İçinden ışık sızar, insanın içini yıkar. Fuzuli, bir kelimenin kıvrımında ilahi aşkı işler. Şeyh Galib, insanın “zübde-i âlem” oluşunu hatırlatır.
Edebiyat, bir anlam arayışıdır. Güzel, anlamla buluştuğunda yücelir. Modern çağda kelime, tüketilen bir araç hâline gelmişken Türk-İslam edebiyatı bize kelimenin bir mabet olduğunu fısıldar. Teoman Duralı’ya göre kelimeler, varlığın teninde açan çiçeklerdir. Onlar sadece bir şeyi anlatmaz. Bir şey olur, bir şeyi doğurur. Dilin, kelimelerin güzelliği insanın ruh güzelliğinin yankısıdır.
Güzeli kurtarmak, kalbi yeniden merkeze almakla mümkündür. Sufi, güzelliği dışarıda değil içeride arar. İnsan, güzelliğin aynasıdır. Ama o aynanın pası nefsin karanlığıyla kaplandığında, Cemâl’in nuru sönükleşir. Gerçek güzellik, “ben”in çözülüp “O”nda eridiği yerdedir. Bugünün insanı, güzelliği dışarıda aradığı için yorgundur. Tasavvufun öğrettiği bu hakikat, çağımız için bir ruhsal ekoloji manifestosudur.
Güzeli kurtarmak, her şeyden önce ahlaki bir eylemdir ve bunun için büyük savaşlara gerek yoktur. Bir çiçeğe eğilmek, bir sözü incitmeden söylemek, ruhunu hayretle yeşertmek, bir bakışı nezaketle taşımak yeter.Bir çocuk suya taş attığında, bir anne sessizce dua ettiğinde, bir derviş sabahın ilk ışığında “Hu” dediğinde o yeniden doğar. Güzelliği yeniden kutsamak, onu tüketmek yerine önünde durup susmayı bilmektir; korku ile huşu arasındaki o ince çizgide, varoluşun kırılgan ışıltısını fark etmektir. Mevlana’nın dediği gibi: “Kimde bir güzellik varsa, bilsin ki ödünçtür.”