ŞÜKREDEN KULUN KAZANCI
Ali BÖCÜ
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı
الطَّاعِمُ الشَّاكِرُ بِمَنْزِلَةِ الصَّائِمِ الصَّابِرِ.
“Yemek yiyip Allah’a şükreden kimse, (sevap yönünden) oruç tutarak sabreden kimse gibidir.”
(Tirmizi, Sıfatü’l-kıyame, 43)
Canlı bir varlık olarak insan, hayatını devam ettirebilmek için beslenmek zorundadır. İnsanı yaratan Cenab-ı Hak, ona hem beslenme ihtiyacını karşılayabileceği imkân ve yetenekler vermiş hem de balından sütüne, etinden tahılına, meyve sebzesine kadar türlü gıdalar yaratmıştır. Sadece buğdayın; toprak, güneş, rüzgâr ve yağmurla yetişip toplanması, işlenmesi, taşınması ve insanın önüne gıda olarak gelişini düşünmek bile Allah’ın kullarına karşı olan rahmetini ve akıl almaz cömertliğini anlaşılabilir kılacaktır. İnsana ihtiyacı olan nimetlerin bolca sunulmuş olması, Cenab-ı Hakk’ın “er-Rezzak” sıfatının ve dünyada kulları arasında ayrım gözetmeyen “er-Rahman” sıfatının tecellileri olsa gerektir. Yüce dinimiz hayatın ve ölümün, hem bu nimetleri hem de onları cömertçe sunan Rabb’imizi tanımak için verilmesinin yanında kimin daha güzel ameller işleyeceğinin de görülmesi/gösterilmesi için Allah tarafından yaratıldığını haber vermektedir. (Mülk, 67/2)
Kur’an’da, Hz. İbrahim’in diliyle ifade edilen “O Allah ki beni yediren ve içirendir; hastalandığımda bana şifa verendir.” (Şuara, 26/79-80) ayeti de bizi yaratan ve sayısız nimetler veren Cenab-ı Hakk’a karşı nasıl bir şükran duygusuyla kulluk bilincine sahip olmamız gerektiğinin ipuçlarını sunmaktadır. Yiyebileceğimiz nimetlerin bulunmasını, bunlara ulaşabiliyor ve yiyebiliyor oluşumuzu ve bu nimetlerin büyüklüğünü oruç zamanlarında kısmen idrak edebiliyor; kıtlıktan, açlık ve susuzluktan Allah’a sığınıp dua dua O’na yalvarıyoruz.
Hiç şüphesiz nimetlere ve nimetleri sunanı görüp ona güzel bir şekilde karşılık vermek şükürdür. Bunun aksine nimetlere gözünü kapatıp onu vereni de görmezlikten gelmek; nimetlere israfla ve hakaretle karşılık vermek ise hem bir gaflet hem de küfür hâlidir. Bu yazımızda üzerinde durmaya çalışacağımız hadis-i şerif de bize yediğimiz yemekler konusunda nasıl bir bilinç ve farkındalık içinde olmamız gerektiğini; yediğimiz yemeklerin bize bir vebal olmaktan çıkıp oruçlu sevabı kazandıracak bir fırsata nasıl dönüşebileceğinin yollarını göstermektedir.
Müslümanlara en güzel örnek olan Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yemek konusundaki tutumlarına bakmak, hadisi daha iyi anlamamızı sağlayacak bazı temel umdeleri vermektedir. Zira o (s.a.s.), ömrü boyunca genelde kepekli arpa ekmeği ile yetinmiş, o dönem lüks sayılan saf buğday ekmeği ile çok tanış olamamıştır. Kendisine mükellef sofralar kurulmasını istediği, sofraya kurularak tıka basa yemek yediği de görülmemişti. Ekmekle birlikte sirke ikram edildiğinde “Sirke ne güzel katıktır.” buyuracak kadar kanaatkâr ve yüce bir gönlün sahibi idi. Evinde günlerce ocağın yanmaması, ev halkının öğünlerini hurma ve su ile geçirmesi sıradan hâle gelmişti. Ev halkına yemekten dolayı sıkıntı yaşattığı, yemeği kötülediği görülmemişti. Üstelik bu tok gönüllü tavrı, kendisi için değil yemeği canını bile seve seve verecek onlarca ashabı varken tercih etmişti. Yemek ne olursa olsun asla vazgeçmediği sünneti ise yemekten sonra mutlaka Allah’a büyük bir şükür duygusu ile hamd etmekti. Üstelik hamd ve övgüsü, geçiştirici bir şekilde dil ucuyla da olmuyordu. Allah Teâlâ’nın kendisine bahşettiği maddi manevi nimetlere karşı farkındalığı ve şükrünün en üst seviyede oluşu, kullandığı hamd ifadelerinden kolaylıkla anlaşılabilmektedir. Bazen “Allah’ım çokça, tertemiz, mübarek bir hamd ile sana hamd ediyorum.” derken bazen de “Bizi yediren, bizi içiren ve bizi Müslümanlardan kılan Allah’a hamdolsun.” diye dua ederdi. Günümüze göre oldukça sınırlı imkânlara rağmen yapılan bu hamd ve şükür, şüphesiz bizim için ayrı bir ibret vesilesidir. (Ali Yardım, Peygamberimizin Şemaili, s. 209-245)
Nimetlerin bu kadar bollaşıp çeşitlendiği, insanın ise bu bolluktan dolayı neredeyse şımarıklığa ve nankörlüğe yöneldiği günümüz gerçekliğinde “Hem yemek yiyip hem de günaha girmeyeceğimiz hatta oruçlu gibi sevap kazanacağımız bir şey var mı acaba?” sorusu bu hadisimizde yanıt bulmuş olmaktadır. Hadis-i şerif bize, yemeğe şükretme davranışını salık vermekte ve “Yemek yiyip şükreden kişi sabredip oruç tutan kişi gibidir.” demektedir. Çok ciddi bir nefsî zafiyetle muzdarip olduğumuz yemek konusunda böyle bir hadis-i şerifle karşılaşmak bize tabiri caizse krizi fırsata çevirebileceğimiz bir yolu göstermektedir. Hadise göre asıl olan, yemeklerden yüz çevirmek ya da bolca yediğimiz nimetlerden suçluluk duymak değil her zaman en güzel yemekleri bile yesek bunlara hamd edip şükretme çabasında olmaktır. Şükretmenin ilk şartı da herhâlde nimetin farkına varıp nimeti vereni tanımak, ona ve cömertliğine karşı Peygamberimiz’in (s.a.s.) her yemekten sonra yaptığı gibi hamdetmektir. Daha sonra da yediklerimizi taşkınlık, cimrilik ve tamahkârlıkla günahlara ve haramlara değil ibadete, güzel ahlaka vesile yapmak; yemek bulamayanları da düşünüp imkân oldukça onlara da yedirmektir. Gerek davet ederek gerekse de yemek davetlerine giderek yemeği sıla-ı rahim bağlarını güçlendirmeye vesile kılmak; evde pişen yemekten zaman zaman komşuya da ikram etmektir. Kur’an’da yer alan şu ayetler de yemekle ilgili şükrün nasıl eda edilebileceğinin yol haritası gibidir:
“Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helal ve temiz olanlarından yiyin, şeytanın adımlarını takip etmeyin; zira şeytan sizin açık bir düşmanınızdır.” (Bakara, 2/168)
“Her şeyden önce insan, yediği yemeğine bir baksın! Gerçekten yağmuru biz bol bol yağdırdık. Sonra toprağı göz göz yarıp sizin ve hayvanlarınızın yararlanması için orada taneler, üzümler, yoncalar, zeytinler, hurmalıklar, sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve otlaklar ortaya çıkardık.” (Abese, 80/24-32)
“Onlar, kendileri sevmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler.” (İnsan, 76/8)
Son tahlilde önemli olan yediğimiz yemekleri ve bize verilen bütün nimetleri Allah’a olan imanımızı ve bağlılığımızı güçlendiren bir sebep kılabilmek, geçici dünya hayatında kulluk vazifemizi de elimizden geldiğince güzel yapma bilincinde olmaktır. Şükrümüz bize, dünyada iyiliği güçlendirip kötülükleri engelleme çabası da kazandırırsa yediklerimizle oruç sevabı kazanabilir, Allah’ın rızasına da ulaşabiliriz.