BİR ÇOCUK
GEÇTİ İÇİMDEN
Seda Nur ÇETİNKAYA
Tük Dili ve Edebiyatı Öğretmeni
Günlerden bir gün yine delirecek gibi oluyorum. Bu, kimsenin duymadığı ama içimde sağır edici bir yankıya dönüşen o eski çığlıkla geliyor. O anlarda en dar gelen yer kendi içim oluyor. Kendimden kaçmak için sokağa çıkıyorum. Rüzgâr varsa iyi, çünkü çok konuşmaz, geçer gider yanından usulca. Sokaklarsa gürültünün en sakin biçimi.
Köşe başında bizim sokağın meşhur kedisine rastlıyorum: Nefise. Mahallede uğramadığı kapı yoktur. Yanına çömelip başını okşuyorum. Dokunduğum sadece tüylü bir beden değil dinginliğin cismi gibi. Tüylerinin arasına unutmak istediğim cümleleri bırakıyorum, ellerimle sırtını sıvazlarken içimdeki taşlar bir nebze olsun hafifliyor. Yürüyorum, uzaklaşıyorum. Gözüm bir kaldırım kenarında, taş basamakların üzerinde oturan çocuğa ilişiyor. On yaşlarında ha var ha yok. Yüzü iki avucu arasına saklanmış, gözleri çok eski zamanlara ait. Ne saklıyor bilmiyorum; gözyaşlarını mı, utanmayı mı, yoksa görünmez olma çabasını mı? Bir adım atıp duruyorum. O anlarda zaman, üzerine bastığın taş kadar serttir. Hiçbir şey yapmasan da kırılır. Gözlerim onun ellerinin arasına sıkışmış yüzüne takılıp kaldı. Kimse fark etmiyor onu. Yanından geçenler bir çöp kutusunu görür gibi bakıyor ya da hiç görmüyorlar. Oysa bu çocuk şehrin orta yerine serpiştirilmiş eski bir yorgunluk gibi. Daha da yaklaşıyorum. Başımı eğiyorum “İyi misin?” diye soruyorum ama biliyorum ki bu sorunun cevabı hiçbir zaman evet ya da hayır değildir. Cevap bazen bir sessizlik bazen de göz kapaklarının arkasına gizlenmiş bir karanlık. Çocuk başını kaldırmıyor. Ellerinin arasından ince bir ses sızlıyor: “Görüyor musun?” Ne demek istediğini anlamıyorum ilkin. Beni mi kastediyor yoksa kendini mi? Belki de koca bir şehri. “Neyi?” diye soruyorum. “Elimi.” diyor, “Avuçlarımın içini.” Yavaşça avuçlarını açıyor. Ellerinde bir şey yok. İçinde kırık bir oyuncak mı vardı, yitmiş bir hayal mi bilinmez. Ama yokluk denilen şey bazen çok şey anlatır. Belki de hiç olmamış bir mutluluğun boşluğu. Yüzü hâlâ ciddi, dudaklarında belli belirsiz bir eğrilik. Ne gülümseme ne hüzün. Zaman bazen bir çocuğun ellerinde durur. O ellerde ne varsa dünya da odur. Kimi zaman bir taş kimi zaman bir kurabiye kırıntısı kimi zaman da görünmeyen bir yas.
Biz bakmayı unuttuğumuz için o çocuklar ellerinde sadece hiçle dolaşır dururlar. Bu çocuk bana çocukluğumu hatırlatıyor. Daha doğrusu çocukken yaşadığım kırılmaları, bir parkta kaybolduğum o günü, babamın sessizliğini, annemin ellerindeki yorgunluğu… Hepimiz bir şeyleri erken öğreniyoruz. Kimimiz yoksunluğu kimimiz beklemeyi kimimiz susarak büyümeyi. Bu çocuksa yaşına göre fazla şey öğrenmiş. Yanına oturuyorum. Kalabalık geçip gidiyor. Bir kadın telaşla yürüyor, bir adam yorgun argın alışveriş poşetlerini taşıyor. Bir başka çocuk elinde dondurmasıyla karşıya geçiyor. Bizse kaldırım kenarına çökmüş aynı yalnızlığın farklı yaşlardaki yankılarıyız sadece.
“Biliyor musun?” diyorum. “Bazen ben de avuçlarımı kapatıyorum. İçinde bir şey var mı diye değil dışarıdan bir şey girmesin diye. İnsan büyüdükçe avuçlarını daha kapalı tutuyor.” Göz ucuyla bana bakıyor. Bu bakış, bir tür onay gibi. “Ama büyüyünce de kimse eline bakmıyor artık.” diyor. Söyleyecek söz bulamıyorum. Çünkü haklı. Büyüdükçe ellerimiz sadece iş görmeye, dokunmaya ya da uzanmaya yarıyor. Kimse o ellerin içine gizlenen hüznü sormuyor. Oysa çocuklar elleriyle konuşur bazen. Sıkınca, açınca, uzatınca…
Bir süre susuyoruz. O kaldırımsa hep aynı ama biz ikimiz başka yere geçmiş gibiyiz. Orada yan yana otururken ne çocuk olmak bir şey ifade ediyor ne yetişkin olmak. Çünkü bazı kırılmalar ne yaşla büyür ne zamanla küçülür.
Sonra çocuk ayağa kalkıyor. Gözleriyle kısa bir an gökyüzüne bakıyor. “Gitmem gerek.” diyor. Sanki hep gidenmiş gibi söylüyor bunu. Sanki hiçbir yerde uzun kalmamış. Belki hiçbir yerde köklenmemiş. “Adın ne?” diye soruyorum. Omuz silkiyor. “Bilmiyorum, bazen oluyor adım.” Bir yabancı gibi gelip geçen ama içimde yankısı kalan çocuğun ardından bakakalıyorum. Gidiş hafif, sesi uçucu ama bıraktığı iz ağır. Bu şehir yüzünü ellerinin arasına saklamış nice çocukla dolu. Kimisi acı saklar kimisi öfke kimisi sessizliğini. Ben kaldırım taşına geri dönüyorum. Nefise yanıma geliyor. Ama Nefise’nin tüylerinde yalnızca huzur değil aynı zamanda bir sızının izi de var. Çünkü biliyorum; bir çocuk, bir kaldırımda adını unutmuşsa biz çok şeyi eksik yapmışız demektir.
O gün delirecek gibi olduğum sabahın akşamında, kendimle değil bir çocukla yüzleştim. Biz unuttuğumuzu sansak da onlar ellerinde görünmeyen hikâyeleriyle hâlâ avuçlarımızın içinde dururlar.