ŞİFA
BİR “TOHUM”DA
SAKLI OLABİLİR Mİ?
Dr. Mustafa YAŞAR
Eski zaman radyolarını hatırlarsınız… Hani o düğmesini milim milim çevirdiğimiz, cızırtıların arasından net bir ses yakalamaya çalıştığımız o ahşap kutular. Bazen frekans kayardı, ses boğulurdu, müzik anlaşılmaz hâle gelirdi. Radyo bozulmuş muydu? Hayır. Sadece ayarı, yani frekansı karışmıştı. Tek yapmanız gereken, o doğru istasyonu yeniden bulmaktı. İnsan bedeni de tıpkı o radyo ya da telli bir enstrüman gibidir. Her organın, her hücrenin hatta duygularımızın evrenle uyumlu bir ritmi vardır. Biz hekimler buna “biyolojik rezonans” diyoruz ama siz buna basitçe “yaşamın müziği” deyin. Ne zaman ki stres, yanlış beslenme, çevre kirliliği veya üzüntüler kapımızı çalar; işte o zaman bedenimizin akordu bozulur. Sinyaller karışır, hücreler kendi arasındaki iletişim dilini yani sağlıklı olma bilgisini unutur. Hastalık dediğimiz şey, aslında bedenin o eski, güzel şarkısını unutmasından başka bir şey değildir.
Doğanın Hafıza Kartı: Tohum
Peki, akordu bozulan bu bedene o eski şarkısını kim hatırlatacak? Doğanın cevabı çok zarif ve bir o kadar da güçlüdür: Tohumlar.
Hiç düşündünüz mü; devasa bir çınar ağacı, yüzyıllarca süren ömrü, heybetli gövdesi ve binlerce yaprağının bilgisiyle küçücük bir tohumun içine nasıl sığar? O tohum, sadece bir başlangıç değil; ağacın geçmişi, geleceği ve tüm yapısal planıdır. Yani tohum, doğanın en yoğun bilgi deposudur.
Fitoterapide, özellikle bedenin “hatırlama” süreçlerinde işte bu yüzden bitkilerin yaprağını veya kökünü değil tohumlarını kullanırız. Çünkü tohum, bitkinin bozulmamış, saf DNA bilgisini taşır.
Bedeni Yeniden Akort Etmek
Bu süreci şöyle hayal edin: Salonunuzdaki piyanonun sesi bozulduğunda onu çöpe atmazsınız. Bir akort ustası gelir, elindeki “diyapazon” denilen o referans ses veren aleti çalar. O alet titreştiğinde piyanonun teli de ona uyum sağlar, titreşir ve doğru sese döner. İşte fizik kurallarının “rezonans” dediği mucize budur.
Fitoterapide tohumlardan elde edilen o özel özler, tıpkı akort aleti gibi çalışır. Bedeninize; “Bak, senin karaciğerinin orijinal çalışma frekansı buydu, hatırla!” der.
Homeopati gibi kadim ekollerden modern frekans tıbbına kadar uzanan bu yaklaşımda temel amaç; bedene dışarıdan kimyasal bir “susturucu” vermek suretiyle bedenin bozulan sinyalizasyonunu, o tohumdaki “doğru bilgi frekansıyla” yeniden dengeye getirmektir. Beden, o doğru frekansı duyduğunda kendi kendini onarmaya başlar.
Mutfaktaki Küçük Devler ve Pratik Tavsiyeler
“Hocam, bu bilimsel kısmı anladık, peki biz evde ne yapalım?” dediğinizi duyar gibiyim. Elbette mutfağınızda da bu “bilgi küpleri”nden faydalanabilirsiniz. Ancak, bilinçli olmak ve usulüne uygun kullanmak şartıyla.
Çörek Otu: Kadim kültürümüzde “Ölümden başka her şeye deva.” denmesi boşuna değildir. O minik siyah tohumlar, bağışıklık sisteminin hafızasını tazeleyen muazzam bir frekans yayar. Ancak tohumların şifası, kabukları kırıldığında açığa çıkar ve hızla uçar. Bu yüzden öğütülmüş olarak bekleyen değil dişinizle iyice ezerek tükettiğiniz çörek otu makbuldür. Kahvaltıda peynirinizin üzerine bir tutam serperek ve çiğneyerek de tüketebilirsiniz.
Üzüm Çekirdeği: Çoğumuz üzümü yer, çekirdeğini acı diye çıkarır atarız. Oysa en güçlü antioksidan (resveratrolü) o çekirdeğin kalbine saklanmıştır. O çekirdek, damarlarınızın esnekliğini hatırlatan bir bilgi taşır. Atmayın; çiğneyin.
Keten Tohumu: Sindirim sisteminin ritmini düzenler. Ancak dikkat! Keten tohumu havayla temas ettiğinde çabuk okside olur yani bozulur. Asla havanda dövülüp bekletilmiş olanı almayın. Tane olarak alın, kullanacağınız zaman taze taze ezin ve hemen yoğurdunuza katarak tüketin.
Deve Dikeni Tohumu: Karaciğerin en sadık dostudur, âdeta fabrikanın temizlik işçisidir. Karaciğer vücudun fabrikasıysa deve dikeni tohumu da o fabrikanın bakım mühendisi gibidir. Yorgun düşmüş, toksinle dolmuş karaciğer hücrelerine kendini nasıl yenileyeceğini hatırlatır. Ancak tohumları çok serttir, bütün yutarsanız bedene “merhaba” deyip olduğu gibi çıkar. Havanda hafifçe çatlatın, üzerine kaynar su döküp 10 dakika demleyin ve süzüp çay olarak için. Karaciğerinizin yükünü hafiflettiğini hissedeceksiniz.
Zerdeçal: Zerdeçal ve zencefil tohum değil köktür. Ama tıpkı tohum gibi toprağın altındaki o kadim bilgiyi taşırlar. Zerdeçal, doğanın altın kökü olarak bilinir ve hücredeki yangını söndürür. Zerdeçal biraz “nazlı”dır, tek başına kana karışmayı sevmez. Şifasını açmak için yanına mutlaka sadık dostu karabiberi ve bir miktar kaliteli yağı (zeytinyağı gibi) ister. Yemeklerinize veya yoğurdunuza eklerken bu üçlüyü (zerdeçal + karabiber + yağ) beraber kullanmakta yarar var.
Zencefil: Bedenin iç sobasıdır. Dolaşımı hızlandırır, soğuk algınlığında kalkan olur. Mutfakta tozundan ziyade taze kök hâlini bulundurun. Sabahları başparmağınızın ucu kadar taze zencefili rendeleyip sıcak suyun içine atın; içine bir dilim de limon ekleyin. Güne bedeninizi ısıtarak başlayın.
Bir Uyarı: Her Frekans Her Bedene Uymaz!
Önceki yazımda da altını çizmiştim; “Doğaldır, o hâlde avuç avuç yiyeyim.” demek, akordu bozuk bir piyanoya rastgele tuşlara basmak gibidir; gürültüden başka bir şey çıkarmaz.
Özellikle tohumlar, bitkinin en konsantre, en güçlü kısmıdır. İçerdiği yağlar ve aktif maddeler çok yoğundur. Elma çekirdeği gibi bazı tohumlar, yanlış tüketildiğinde toksik bile olabilir.
Bu yüzden, ciddi kronik rahatsızlıklarda veya tedavi destek amacıyla mutfaktaki kullanımlar yetersiz kalabilir. Bu noktada; tohumun içindeki o “frekans bilgisini” (etken maddeyi) bilimsel yöntemlerle ayrıştırmış, standardize etmiş, dozunu ayarlamış, güvenilir ve uzman kontrolündeki fitoterapötiklere güvenmek gerekir.
Hayatın hızı içinde bazen kendi sesimizi duyamaz oluyoruz. Bedeniniz size yorgunlukla, ağrıyla veya uykusuzlukla bir mesaj gönderdiğinde ona kızmayın. O sadece “Frekansım kaydı, beni duy!” diyor. Ona kulak verin. Tohumlardaki bilgeliğin, içinizdeki şifayı uyandırmasına izin verin.