SAHİLİ AŞAN DALGA
Hatice YILDIRIM NAÇ
İnsanlık, derininde sakladığı sırlı kapıları tek tek mühürleme yolunda ilerliyor. Modern hayatın her şeye koşarak yetişenleriyiz ve bize fazla söz hakkı da kalmıyor gibi. Yetişmemiz gereken işler, programlar, hayatlar, çözmemiz gereken sorunlar, bilmemiz gereken gündemler, içine çekildiğimiz konularla birlikte günün her saatine okkalı bir plan, anlam ve kaygı yükleyip koşturmaya başlıyoruz. Böyle bir tabloda sabah ofise ulaşıp maillerine bakıp dönüşlerini yapan, çayını içerken günlük işlerine balıklama dalan, akşam saati çıkıp yine aynı döngüye kendini emanet eden sayısız insan için derinlerden gelen sesin yüzeye ulaşması pek kolay görünmüyor.
Şüphesiz ki bu durumun hepimizdeki karşılığı farklı. Aynı yollarda farklı şeyler yaşıyoruz. Kalabalıklara baktığımızda birbirinden bağımsız koşuşturan insan kalabalıklarını ve onun üstündeki griliği hissetmemek mümkün görünmüyor. Duydukları, gördükleri üzerinden genel olarak mesafeli ilişkilerin içine düşen ve düştüğü ortama sığamayan ruhlarımız bir şey arıyor sanki. Adı konulmamış bir neşe, kırılan parçalarımızı onaran bir yalnızlık, kıyıda köşede saklı kalmış bir huzur parçası için gitmediğimiz mekân, çıkmadığımız yol kalmıyor gibi. Kıymetli mutasavvıf Sâmiha Ayverdi “Denizin yüzünü buruşturan rüzgârın, derin sulara hükmü geçmez” demişti, derinliğimizin pek de yerinde olmadığını teyit edercesine. Bunca hâlin yüzümüze mühür gibi sinip kalmasının bir nedeni de kendimize dair doğru bir adreste soluklanamıyor oluşumuz değil mi? Bir yanımız âdeta kapılarını kilitleyip ıssıza kapanmış. Adresini de bulamıyoruz. Sahi, nerede arayıp bulacağız; Kaf Dağı’nın ardında mı arayacağız, kadim bir hikâyenin usulca başlayan ön sözünde mi, yol kenarına dünyasını kurmuş bir meczubun çantasında mı, nerede?
Kendi adıma, geçmişin tatlı yaşanmışlıklarına doğru kulaç atsam bir şeylere denk gelir miyim diye düşünmeden edemiyorum. Rahmetli anneannemin sırtımı sıvazlarken söylediği türküleri hatırlasam ya da abimle gülmekten kırıldığımız zamanları dolaptan çıkarıp koysam ortaya. Mahallede kurduğumuz oyunların şenliğini, teyzelerin oynayan çocuklara getirdiği sıcak sıcak pişileri, külahla alınan bisküvileri ve birbirimize ikram ederken yüzümüze konan kardeşçe paylaşma hissini, kar yağınca sokakları saran kahkahalı oyunları, eve dönüşleri, sıcak çayı, un kurabiyelerini, babamın omzundan indirmediği o günleri, benzin kokulu hikâye kitaplarını, içine kaçtığım satırları, üstünü karaladığım masalları, a’nın z’ ye olan uzaklığını, hayallerimin gerçeğimle buluşma vaktini… Ve nicelerini hatırlasam, hatırladıkça bende yaşanmış onca hikâyenin kokusuyla dolaşsam bulur muyum? Ya da yolda sıkça karşılaştığım, o gri paltolu, asık yüzlü, biraz da sıska olan genç, kendi geçmişine doğru bir adım atsa. Okul bahçesinde kan ter içinde oynadığı futbolu, ninesinin dizini, öğretmeninden aferin aldığında kabaran göğsünü, cebindeki bayram harçlığıyla koştuğu bakkalı, çileli kokusuyla hayatını kucaklayan annesini bulup çıkartsa, yeniden bulur mu aradığını?
Bazı zamanlar yüzünün rengi solmuş, bakışlarına bir son değmiş gibi hayatın içinde bir es bir nefes arayan kadınları görüyorum. Çocuklarının her şeyine yetmeye çalışırken en çok da onlara söylenen kadınları. Öfkesini, gamını, kederini, yitip giden günlerini çocuklarının geleceğine katanları… Arkalarına dönüp baksalar diyorum, hani o kalbi pır pır atarak beklediği yuva kurma isteğini, secdeler boyu ettiği duaları, ellerine yaktığı kınanın kokusunu, rengini hatırlar mı? O günün hayalleri bugünkü yüzüne bir parmak al çalar mı? Dallanıp budaklanırım diye kurduğu hayalini hatırlasa silinmekte olan umudunu yeni bir kıyamla buluşturabilir mi, bulur mu aradığını…
Mevsimlik rüzgâr gibi çıkıp gelen bir kavuşma değil hakikatli bir yitiği bulmaktan bahsediyorsak; bizi biz yapan toprağı usulünce yoğurmadan, kapıda bıraktıklarımızı içeri almadan, içerideki kalabalıkları olması gereken yere koymadan, fark etmeden, affetmeden, hissetmeden, konup göçeceğimizi yaratılmış bir âdem olduğumuzu hatırlamadan gidebileceğimiz bir biz olmayacağını bilmemiz gerekiyor sanırım. İkbal; Cavidname’sinde, ruhun yeniden inkişafını şiire dökerken kendinde olmayan kişinin oradan oraya savrulacağını, yersiz işler yapacağını ve hiçbir şeyi bulup hiçbir yere varamayacağını, kişinin aradığının da bulduğunun da aslen kendisi olacağını şu şekilde ifade eder,
“Sen insana ulaşmadan Allah’ı nasıl arıyorsun?
Sen kendinden kaçmışsın aşina olanı nasıl arıyorsun?
Bir daha gül dalına asıl, su ve çiğ damlasını içine çek
Rengi solmuş olan sen! Sabah rüzgârından ne arıyorsun
Misk dedikleri iki damla yürek kanıdır.
Ey haremin mecali hatada ne arıyorsun… “
Bu izleri takip ederek hayatlarımıza döndüğümüzde içinde olduğumuz günlerin bizi çekiştiren yanları o kadar gürültülü ki geçmiş, gelecek ya da içinde olduğumuz şu an “Sesimi duyan var mııı!” diye haykıran kendimize “Korkma, buradayım.” diyemiyoruz. İşin üzücü tarafı dalıp gittiğimiz bu alan, sonraki günlere dair bize anı olacak hikâyeler yaşamamıza da izin vermiyor. Belki de bu hızlı akışın içinde geleceğimiz için mini alanlar açarak kendimiz ve sevdiklerimize ulaşmayı denemenin vakti gelmiştir. Yoğunluk, hız ve stres yığınının bizi ruhsal olarak enkaza çevirme ihtimalini ön görerek yaşamak zor ama imkânsız olmamalı. İhtiyaçlarımıza bakarak yavaş yavaş o mini alanlarda iyileşebiliriz. Kendimizden kaçmadan, derinimizdeki sırlı kapıların usul usul açıldığını ve hayatımızın çiçeklendiğini seyrederek günleri yakalayabiliriz. Şairin dediği gibi; “Hayat; dağ ve çöl arasında koşmaktır. Ne mutlu sahili aşan dalgaya”