BİLGİYLE DÖNÜŞEN İNSANLIK


Dr. Kübra ÇİÇEKLİ

DİB Başkanlık Vaizi

اَمَّنْ هُوَ قَانِتٌ اٰنَٓاءَ الَّيْلِ سَاجِداً وَقَٓائِماً يَحْذَرُ الْاٰخِرَةَ وَيَرْجُوا رَحْمَةَ رَبِّهٖؕ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذٖينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذٖينَ لَا يَعْلَمُونَؕ اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُو۬لُوا الْاَلْبَاب

“...De ki: ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’ Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.”

(Zümer, 39/9)

İnsanın kadim dönemlerden beri var olan öğrenme ihtiyacı ve merak duygusu yazının keşfiyle birlikte zaman içerisinde tekâmül ederek okuma yazma kültürünü ortaya çıkardı. Dünya kültür tarihinin bize gösterdiği bu eşik, okumanın yalnızca insana özgü olan düşünen bir varlık olması bakımından onu diğer canlı türlerinden ayırt eden becerilerini de tanımlamış oldu. Öğrenen ve keşfeden insan bilgi ile meşgul olmuş, eşyanın ve hakikatin bilgisini nasıl ve hangi yollarla elde edilebileceğini mesele edinmiştir. Dünya tarihinin erken dönemlerinden itibaren insan, öğrendiklerini nesilden nesle aktararak yüzyıllar boyunca büyüyen bir birikim sağladı. Böylelikle çeşitli ilimler ve onların alt dalları ortaya çıktı.

İlk dönemlerden itibaren bilimsel bir çabanın var olduğunun en önemli göstergesi dünya medeniyet tarihinde Babiller, Asurlular ve Mısırlılar gibi kadim medeniyetlerin tesis ettiği kütüphaneler olmuştur. Kütüphaneler, o toplumun düşünsel birikim ve ilm-i hendese, ilm-i nücum, felsefe, tababet gibi pek çok ilim dalı üzerinde kaydettiği gelişmeleri bize anlatır. Her kadim medeniyet kendi içinde coğrafi, dinî ve sosyolojik şartlarla ilintili bilim dallarında gelişim göstermiştir. Asurlulardan kabul edilen ve Mezopotamya bölgesinde yaşayan Keldaniler, Fırat ve Dicle nehirlerinin debisel hareketlerini ayın döngüsü ile ilişkilendirmek suretiyle ilm-i nücumda oldukça ilerleme kaydetmişlerdir. Nil nehrinin med cezir dengesini anlamada Mısırlılar da bu ilimlerde ileri gitmiştir. Firavun krallar için yaptıkları anıt mezarlar olan piramitlerin yapımı ve mumyalanması onların tıp, matematik ve hendese ilminde oldukça ilerlediklerini göstermektedir. (Tahir Harimi Balcıoğlu, Medeniyet Tarihinde Kütüphaneler, s.82) Bugünkü bilimsel çalışmalar ve insanlığın geldiği nokta bu kadim medeniyetlerin ilim ve irfanının üzerine bina edildi. O nedenle, bir toplumun medeniyet düzeyini aslında sahip olduğu kütüphaneler anlatır. Bu aynı zamanda, o güne kadar getirilen entelektüel mirasın da göstergesidir.

Dünya medeniyet tarihinde önemli bir kırılma noktası olan İslam medeniyeti, dinin işaret ettiği yönde kendini var etmiştir. İslam’ın zuhur ettiği andan itibaren öğrenmeye teşvik etmesi Müslümanların zihinlerinde “ilim”, “marifet” ve “irfan” gibi kavramların yer etmesinde etkili olmuştur. Kur’an’ın ilk emrinin “Oku!” (Alak, 96/1) oluşu okuma, anlama ve düşünme faaliyetlerini hızlandırırken “…Kulları arasında Allah’a en çok saygı duyanlar âlimlerdir…” (Fatır, 35/28) ayeti, ilmi elde etmeyi ve bilginin Müslümanlar arasında değer görmesini sağladı. İslami ilimlerin tedvininin yanı sıra kevni ve fennî ilimler de vahyin özü olan vahdet düşüncesine götürmesi bakımından ilgi gördü ve gelişim gösterdi. Böylelikle daha önceki medeniyetlerin mirasına kendi dehasını katarak bu temellerin üstüne İslam medeniyeti inşa edildi. İslam’ın içinde güçlü bir bilgi geleneğinin oluşu Müslümanlar için önemli bir motivasyon kaynağıydı.

Kur’an-ı Kerim’in bizzat kendisi ilim kavramı üzerinde durur. Önce insanı düşünmeye sevk eder. Niçin yaratıldığını anlamasını ister. Bu dünyadaki varlığının bir amacı olduğunu, başıboş yaratılmadığını (Kıyamet, 75/36), vahyin insanın üzerinde düşünüp çıkarımlar yapması için var olduğunu (Sad, 38/27) söyler. Böylelikle düşünsel dönüşümün kapısı aralanmış olur. Allah Teâlâ, “ilim” kavramının anlaşılmasını bilgiyi elde etmenin önemini vurgulayarak sağlamaktadır. Öyle ki “…Doğrusu pek çok kimse, bilgisizce kendi arzularına uyarak insanları saptırıyorlar…” (Enam, 6/119) ayetiyle bilgisizliği zemmederken doğru ve kesin bilginin bir fener olduğunu da açıkça aktarmaktadır. Bilgi ışığının pervanesi olan insanın çabasını, her yerde onu araması gerektiğini Peygamber Efendimiz (s.a.s.) “İlim ve hikmet, Müslüman’ın yitik malıdır. Nerede bulursa onu alır.” (Tirmizi, İlim, 3) sözüyle bize anlatırken gücünün yetmediği yerde yapacağı şeyin “…Rabb’im, ilmimi artır...” (Taha, 20/114) diye dua etmesi olduğunu da Cenab-ı Hak öğütlemektedir.

Bunlarla birlikte bilgiye ulaşmak özellikle günümüzde oldukça kolay hâle geldi. Artık duyu organlarıyla bilinç alanına dâhil olan her bilgi, kişi için bir anlam taşımıyor. Beynimize aldığımız bilgi, kalp ile buluşmadığında dönüşüm başlamıyor. Çünkü dinî ve tasavvufi bağlamda kalp, bilgi ve düşüncenin kaynağıdır. Beyne giren bilginin kalpte işlendiği ve buradan çıkan sonucun tüm bedene etki ettiğini söyleyebiliriz. Bunu, “Yeryüzünde hiç dolaşmıyorlar mı ki akletmiş (ibret almış) kalplere ve işitmiş kulaklara sahip olsunlar…” (Hac, 22/46) ayetiyle ders çıkartılmış her eylemde kalbin işin içinde olduğunu ve insanın dönüşümünde kalp ve aklın birlikte rol aldığını, “Aklı olan ve şuurlu (kalbî) olarak söze kulak verenler için bunda büyük bir ibret vardır.” (Kaf, 50/37) buyruğu göstermektedir. Dolayısıyla “kalbin” işin içine katılmadığı bir anlama eyleminden derinlikli bir farkındalık yani “tefakkuh” olarak da ifade edilen kapsamlı bir anlamlandırma ve insanı değiştiren bir sonuç beklemek pek de mümkün değildir. Ancak bir et parçası olmaktan çok öte, insanın karşılaştığı her bilgiye hikmet penceresinden bakmasını sağlayan kalbe bu anlamda “Rabbani latife” denilmiştir. (Süleyman Uludağ, “Kalp”, DİA, c.24, s.229) Rabb’inden gelen lütfu değerlendiren, bilgiyle dönüşen ve hikmetle donanan kişi kendisine hayır verilen, iyilik ve güzellik bahşedilen mümtaz birisi hâline gelmiştir artık. (Bakara, 2/269) Hikmet nazarından âleme bakan, görünenin ardını keşfeden, zerreden kürreye mahlukatı anlayan insan Allah’ın yeryüzündeki halifesi olmanın hakkını vermiştir.