SEN ÇAĞIR


Naime ERKOVAN


Her gün gelip geçen trenlerle, pencerelerden yükselen seslerle, sokaklara taşan kokularla, konup göçen kuşlarla, yolumuzu kesen kedilerle, yürüyen merdivenlerle, komşularla, okul zilleriyle ve şehrin daha nice yüzüyle karşılaşırız. Yaşamanın bir parçasıdır her biri; kanıksamışızdır hepsini. Ancak sadece bunlardan ibaret değildir yolumuza çıkanlar. Hayata dair birtakım yargı cümleleriyle de karşılaşırız sürekli:

“Ayaklarını sıcak tut!”

“Cereyanda kalma!”

 “Üstün açık uyuma!”

“Yerde oturma!”

Bunların doğruluğunu sorgulamadığımız gibi çoğu zaman eskilerin masalları olarak kabul ederiz hepsini ve yine bildiğimizi yaparız. Hiçbirine kulak asmıyor gibi görünsek de zaman ilerler ve kendimizi aynı cümleleri başkalarına söylerken bulduğumuz çağlara geliriz. Yaşamanın ironisi diyebiliriz buna.

Bir de uyarı olmayan, genelgeçer yargılar vardır: “Severek yapmak” gibi. Buna genç yaşlarımızda kayıtsız kalsak da hayatımızın öyle bir anı gelir ki biz de en azından bir kez doğruluğunu deneme fırsatı yakalarız. O tecrübeden sonra da söyleme işini hatta başkalarına tavsiye etme vazifesini biz devralırız.

Bir işi severek yapmanın önemini ben de deneyimleme fırsatı bulduğum yaşlara vardım. Hayatımın birçok alanında doğruluğunu görmüş olsam da en büyük etkisini yazma konusunda fark ettim. Artık öyle eminim ki gücünden, yazmayı düşünen ya da yazan herkese “Sevmediğiniz hiçbir konuyu kaleme almayın.” diye tavsiyede bulunuyorum. Çünkü sevmediğimiz hiçbir şeyi tam manasıyla benimseyemiyor, başkasıyla paylaşamıyoruz. Üstelik yalnızca bu kadarla da sınırlı değil etkisi. Severek ibadet etsek çocuklarımız dinî hayatın güzelliğine şahit olacak. Severek yemek yapsak, yürüyüşe çıksak, muhtaçlara yardım etsek, severek kitap okusak bunların da güzelliğini birebir görecek ve büyük ihtimalle bir gün onlar da aynılarını yapacaklar. Nitekim etkisi o kadar derin olacak ki bunları söze dökmeye bile gerek duymayacağız hiçbir zaman.

Benim için severek yapılan eylemlerin başında okumak geliyor. Ama “Kitap oku!” uyarısını çocuklar ve gençler o kadar sıklıkla duyuyorlar ki sevmek şöyle dursun, bu kelimelere bazen tahammülleri dahi kalmıyor. (Bana da sürekli söylense, ben de büyük ihtimalle aynı tepkiyi veririm). Ve bu yüzden “okumak” iki nesil arasında bir kaosa dönüşüyor; bir taraf yapılması konusunda ısrar ediyor, diğer taraf ise baskılar arttıkça bu eylemden uzaklaşıyor.

Bana sıkça sorulan bir meseledir bu aynı zamanda. “Çocuklarımı kitap okumaya nasıl alıştırabilirim?” sorusuyla her karşılaştığımda tek bir cevabım oluyor: “Severek kitap okuduğunuzu görsün çocuklarınız.” Çünkü hayatın başka bir yargı cümlesi diyor ki “Gönülden yapılan her iş, başka bir gönle ulaşır.”

Bir başka önerim de “kitapları hayata aktarmak”tır. Sadece iki kapak arasında kalan, evimizde bizden başka kimsenin varlığından haberdar olmayan ve günlük hayatımızda karşılığını bulmayan eserler ya da kahramanlar ölü olarak kalır. Örneğin büyük pişmanlıklar yaşayan bir insanı gördüğümüzde Raskolnikov’u anmamak mümkün değildir veya bekleme uğruna koca bir hayatı heba edeni duyduğumuzda Giovanni Drogo’yu; başkalarının rüzgârlarıyla hareket eden ama asla kendisi olmayı başaramayan insan karşısında Hayri İrdal’ı, kafasında bir yığın planı olup bunları bir türlü uygulamayanı görünce Oblomov’u; dengini bulamayan eşlerin mutsuzluğunu işitince Madam Bovary’yi ya da Anna Karenina’yı anmamak mümkün değildir. Üstelik sadece roman kahramanları imdadımıza yetişmez; öykü karakterleri de son derece isabetli seçimler olabilir. Tanıdığımız insanlar gibi her birini örnek olarak verebiliriz. Başka bir ışık altında ve atmosferde anıldıkları için de dikkat çekerler. Böylece hem kitabı merak ettirmiş oluruz hem de o eseri unutmayarak bizimle yaşamasını, yol arkadaşımız olmasını sağlarız.

Bir gerçek daha var ve yeni nesil denilince herkesin fikir birliği edeceği bir mevzudur bu. Çocuklar hatta gençler hiçbir şeyin hasretini çekmeden birçok şeye zahmetsizce ulaşıyorlar. Üstelik çoğu zaman isteme fırsatı bile yakalamadan ulaşıyorlar. Emek verilmeyen her nesne de ne yazık ki kıymetsiz oluyor. Son senelerde kendisine hediye paketi uzatılan çocukların gözlerinde bir sevinç göremeyişimizin en büyük sebebidir belki de bu. Hatta onlarda herhangi bir mutluluk emaresi fark etmeyince kendi çocukluğumuzu hüzünle hatırlamamızın sebebi de budur.

Zahmetsizce ulaşılabilen eşyaların başında ne yazık ki kitaplar geliyor. Son yıllarda özellikle çocuk edebiyatında yaşanan zenginlik, kitapları kolay elde edilebilen nesneler hâline getirdi maalesef. Oysa bir çocuğun bir kitaba ulaşma macerası pek kıymetli bir hikâye olmalıydı. Benim kitaba ulaşma hikâyem gibi.

Gurbetçi bir ailede büyüyünce ve sizin dışınızda ilgilenilmesi gereken başka çocuklar da olunca öncelikli birtakım ihtiyaçlar belirleniyor. Ne yazık ki bu asli ihtiyaçların arasına kitaplar girmiyor; daha doğrusu giremiyor. Buna rağmen büyük bir eksikliğini duymuyordum çünkü Almanya’daki kütüphane sistemi, meseleyi rahatlıkla çözüyordu. Kocaman bir binaydı semtimizdeki gençlik kütüphanesi; adı Jerusalem’di yani Kudüs. Ödünç kitap alabildiğim gibi saatlerimi de orada geçirebiliyordum.

Bir başka kolaylıksa “okuma” isimli dersimizdi. Bir dönem boyunca öğretmenimizin belirlemiş olduğu bir kitabı okurduk. Ders zili çalınca tekerlekli bir servis arabasında sınıf mevcudu kadar kitaplar getirir, bir ritüel ciddiyetiyle onları öğrencilere dağıtırdı. Ders bitiminde kitaplarımızı toplar ve aynı arabayla hepsini geri götürürdü. Kitabımızı tekrar görmek ve okuyabilmek için bir sonraki okuma dersini beklemek zorundaydık. O yıllar, sabrın da öğretildiği yıllardı.

Her iki durum bana kitabı sevdirmekle kalmadı, onu gözümde yüksek bir yere taşıdı. Kolay ulaşılabilir veya bıkabileceğim bir nesne hâline böylece hiç gelmemiş oldu. Ama bir sorun vardı. Varlıklarına ve yaşattıkları güzel duygulara öylesine alışmıştım ki kendime ait bir kitabımın olmasını arzuluyordum. Onları yalnızca “emanet” özelliğiyle tanıyınca evimde, istediğim zaman açıp okuyabileceğim ve geri vermek zorunda kalmayacağım bir kitabın özlemini çekiyordum.

Bir gün bu hayalim gerçekleşti. Tam anlamıyla olmasa da o hâli bile büyük bir mutluluktu. Alman edebiyatı, ülkemizden çok daha önceki dönemlerde yaşa göre kitapları sınıflandırıyordu. Çocukluk, ilk gençlik, gençlik kategorilerinde başarılı bir sistemleri mevcuttu. Bu alanlarda oldukça meşhur seri eserler vardı. İkiz kardeş olan ve başlarından gizemli maceralar geçen Hanni ve Nanni bunların en meşhurlarındandı. Bir akrabamız, serinin içinden bir kitabı bize hediye etmişti. Her ne kadar iki abla ve bir kız kardeşle eserin ortak sahipleri olsak da onu evimizde, odamızda bilmekle yaşadığım mutluluk tarifsizdi.

Zaman ilerledi ve ben kendimi hayal etmediğim bambaşka bir dünyanın içerisinde buldum. Güzellik ve sürprizlerle gelen bir dünya oldu benim için. Artık bütün hayatımı kitaplar kuşatmıştı. Sayısız kitaba ulaştım; yetmedi kendim de yazdım. Bir odamı kütüphaneye dönüştürecek kadar çok esere sahip oldum. Ama ne olursa olsun, ne kadar çok kitap satın alırsam alayım Hanni ve Nanni kitabının yeri hâlâ bambaşkadır. Onu kütüphanemde her gördüğümde hikâyenin başlangıcını hatırlıyorum. Ayrıca kitaba ulaşmanın zahmetsiz olmadığını hatta hayatımın en güzel hatıralarından biri olduğunu hatırlıyorum.

Böylesine özel bir yere sahip olunca kitapları ve genel olarak edebiyatı anlatmam da elbette farklı hâle gelecekti. Nitekim yıllar önce bir ortaokul öğrenci grubuyla atölye çalışmaları yaparken diğerlerinden yaşça küçük bir kız gelmişti dersime. Edebiyatın beni büyülemesinden dolayı eserleri de o duyguyla anlatınca söz aldı ve dedi ki: “Ben tıp okumak istiyorum hocam. Daha fazla anlatırsanız bundan vazgeçeceğim.”

Edebiyat bütün hayatımı kuşatmışken ve bir yanıyla da işime dönüşmüşken yaptığım tek şey, çok sevdiğim bir uğraşımı insanlarla paylaşmak oluyor. Kitap okumayı, yazmaktan daha çok sevdiğim doğru olabilir ama bunda belki de ilahi çağrının, yani “Oku!” emrinin ruhumuza işlenmiş olması etkilidir.

Nihai olarak diyebilirim ki bütün işlerimde benimsediğim düsturumu yaşatmaya çalışıyorum. Her işe başlarken hırslarımı ya da çıkarlarımı düşünmek yerine kendime ve başkalarına fayda sağlaması niyetiyle yola çıkıyorum. Sonra da Hz. İbrahim’in kıssasını hatırlıyorum hep. Kâbe’yi tamamladığında Yüce Allah insanları çağırmasını istedi kendisinden. Ama o, gücünün yetmeyeceğinden endişelendi. O vakit Rabb’imiz üstlendi sesinin uzaklara taşınma işini de sadece “Sen çağır!” buyurdu. Hayatımın mihenk taşlarından biridir bu olay. Bana verilen işi halis niyetle başlayıp bitirdiğimde ötesine karışmam. Bana düşen, vazifemi elimden geldiğince en iyi şekilde, severek ve isteyerek yapmaktır. Yankısını o güne ve sonraki nesillere ulaştırma lütfu Yüceler Yücesi’ne aittir.