GÖNÜLLER SULTANI
Hacı Bayram Veli
BİLMEK, BULMAK, OLMAK
Dr. Lamia Levent ABUL
Feriduddin Attar Mantıku't-Tayr adlı eserinde kuşların, padişahları Simurg’u bulmak için çıktıkları yolculuğu anlatır. Kuşlar, bu çetin yolculuğa çıkmadan önce kendilerine rehberlik etmesi için Hüdhüd adlı kuşu seçerler. Çünkü o, daha önce bu yoldan geçmiş ve yolun tehlikelerini bilen biri olarak diğerlerine rehberlik edebilir. Zira yol uzun ve meşakkatlidir. Herkesin göze alabileceği bir yolculuk değildir. Öyle ki kuşların çoğu ya vazgeçer ya da yolda telef olur. Attar’ın bu yolculuktan kastı insanın iç dünyasına doğru yaptığı arayış yolculuğudur. İnsan da hayat serüveninde eğer kendisine yol gösterecek bir rehber ve mürşitle yola çıkarsa tıpkı -az sayıda da olsa- kuşların yolculuğun sonunda sahili selamete vararak Simurg’a ulaştıkları gibi hakikate daha kolay ulaşır. Erenler dediğimiz Allah dostları da insanın bu zorlu yolculuğunda onlara rehberlik eder, yol gösterirler.
Anadolu’nun gönül sultanı Hacı Bayram Veli de Hak dostu bir mürşid-i kâmildir. Anadolu’da yaktığı maneviyat çerağı Anadolu’nun sınırlarını aşarak geniş bir coğrafyayı aydınlatmıştır. O, gönülleri tenvir eden ilim ve irfanıyla nice kimseleri irşat etmiş, nice talebeler yetiştirmiştir. Bu talebelerinden biri de Fatih Sultan Mehmet’in hocası, İstanbul’un manevi fatihi Akşemseddin Hazretleridir. Hacı Bayram Veli’nin hem halk hem de devlet nezdinde büyük teveccühe mazhar olmasında iki önemli vasfı öne çıkar. Bunların başında şeriata olan bağlılığı gelir. Talebelerine hem şer’i hem de tasavvufi eğitim vermiştir. Diğer husus ise Arapça ve Farsça bilmesine rağmen tasavvuf edebiyatında Yunus’un izinden giderek şiirlerini Türkçe söyleyip halkın gönlünde müstesna bir yer edinmesidir.
Anadolu'nun tasavvufi açıdan oldukça münbit bir dönemi olan 14. yüzyılda, tam da Anadolu’nun kalbinde Çubuk nehri kenarındaki Zülfazl köyünde dünyaya gelir Hacı Bayram Veli Hazretleri. Onu, Ankara’nın manevi mimarı olmaya götüren yolda temel eğitiminin akabinde medrese tahsiline başlar. Arapça, tefsir, fıkıh, hadis gibi İslami ilimlerin yanı sıra matematik, astronomi ve edebiyat gibi alanlarda da dersler okur. Tahsilini tamamlayıp icazet aldıktan sonra Ankara’da hayırsever Melike Hatun’un yaptırdığı Kara Medresede müderrisliğe başlar. O, tasavvufi hayata yönelmeden önce Kara Medresenin yanı sıra Bursa’da Mehmet Çelebi Medresesinde dedersler verir. (Abdurrezzak Tek, Ankara'nın Gönül Sultanı Hacı Bayram-ı Veli, DİB Yayınları, Ankara 2015, s. 14)
Şer'i ilimleri tahsil etmiş, müderrislik payesi almış olmasına rağmen Veli Hazretleri manevi bir arayış içindedir. Manevi dünyasının kapısını açacak bir mürşid-i kâmil bulma arzusu her geçen gün artmaktadır. Madde ve manadan, beden ve ruhtan müteşekkil olan insan ancak her ikisine de ihtimam gösterirse kemalata erer. Hz. Mevlana’nın da dediği gibi insan beden ve ruhtan oluşur, bedenî arzular insanı aşağı çekerken ruhun arzusu insanı semavi olana yükseltir. İşte böyle bir hâletiruhiye içinde iken ruhunun çağrısı mürşidinin çağrısı ile kesişir ve Şems ile Mevlana’nın buluşmasına benzer o buluşma gerçekleşir: Rivayetlere göre Hacı Bayram Veli, Bursa’da iken Ulu Cami’nin açılışı sırasında şeyhi Somuncu Baba namıyla bilinen Şeyh Hamîduddîn Aksarayî’yi tanır. Emir Sultan’ın da tavsiyesiyle Somuncu Baba’ya intisab etmek ister ancak Bursa’da bu nasip olmaz. Somuncu Baba, Bursa Ulu Cami’nin açılışında verdiği hutbe ile halkın büyük teveccühüne mazhar olur. Melami meşrep olan Somuncu Baba, bu ilgiden rahatsız olur ve Bursa’dan ayrılır. Adana’da Ceyhan nehri yakınlarında bir köye yerleşir. Bunun üzerine Hacı Bayram Veli onun peşine düşerek Adana’ya doğru yola çıkar. Oraya varınca üzerindeki kıyafetleri değiştirerek bir tüccar kılığında şeyhin huzuruna varıp elini öper. Somuncu Baba, neden yanına geldiğini sorunca ona hizmet etmeye geldiğini söyler. Bunun üzerine Somuncu Baba yolun zorluklarından söz eder. Bu zamanda kendisiyle birlikte bulunmasının zor olduğunu, dervişliğe hazırlanmak gerektiğini hatırlatan Somuncu Baba’ya, “Emrin neyse öyle olsun, rıza senindir.” der ve kıyafetlerini değiştirip derviş kıyafetleriyle huzura çıkar. Somuncu Baba ona, “Adını da tebdil edelim.” der. Birkaç gün sonra Numan bin Ahmed olan adını, Kurban Bayramı olduğundan “Hacı Bayram” olarak değiştirir. (Nihat Azamat, “Hacı Bayram-ı Veli” md., TDV İslam Ansiklopedisi, c. 14, s. 442-447) Hz. Mevlana, Şems’in isteği üzerine elindeki kitaplarını nasıl suya attıysa Hacı Bayram Veli de onu dünyaya bağlayan tüm aidiyetlerini bırakır. Makamı, mevkisi, ünü ve nihayet dünyevi kisvelerini de bırakarak Somuncu Baba’ya intisap ederek seyrü sülûğüne/manevi terbiyesine başlar.
Bilme Yolunda
Bilmek istersen seni
Can içre ara canı
Geç canından bul anı
Sen seni bil sen seni
Hacı Bayram Veli Hazretlerinin de şiirinde ifade ettiği gibi dünya yolculuğunda insan için en önemli merhale kendini bilmektir. Kim olduğunun ve neden burada bulunduğunun idrakinde olmaktır. Kendini bilen insan, dünyadaki yerinin, değerinin ve yaratılış gayesinin farkında olan insandır. İnsanı topraktan en güzel surette yaratan Hak Teâlâ, ona nefha-i ilahi ile ruh üflemiştir. İnsan, içinde ilahi bir öz taşır. Kendindeki ilahi özün farkına varan insan, tüm yaratılmışlara ve kâinata hikmet nazarıyla bakar. İnsana, olaylara ve dünyaya bakışı değişir. Herkesin önem verdiği, peşinde koştuğu dünyalıklara değer vermez. Fâni dünyanın geçici zevkleri yavan kalır. Çünkü artık çok daha büyük bir gayenin; ne için yaratılmış ise ona ulaşmanın arzu ve çabası içindedir. Bu hakikat arayışı; Hacı Bayram Veli’nin de tasavvuf anlayışında önemli bir yere sahip olan insanın bilme, bulma ve olma serüveninin başlangıcıdır. Nitekim şeyhi Somuncu Baba, Veli Hazretlerinden zahir ile bâtın ilimleri arasında bir tercih yapmasını istediğinde o, bâtın ilmini tercih etmiş ve müderrisliği terk ederek içindeki hakikat arayışının iştiyakı ile maneviyat yoluna girmiştir. Aradığı hakikatin kendi içinde olduğunu, bunun için de canından dahi vazgeçmeyi göze alırsa canın içindeki cana ulaşılacağını ifade etmiştir.
Şeyhi ile çeşitli seyahatler yapıp tasavvufi terbiyesini tamamladıktan sonra irşat hizmeti için Ankara’ya gönderilir. Dönerken şeyhinden ne ile iştigal etmesi gerektiği konusunda tavsiye ister, o da ekin ekmesini söyler. Hacı Bayram Veli Ankara’ya geldiğinde Anadolu’da siyasi otorite boşluğu vardır ve halk büyük sıkıntılar içindedir. Bu fetret döneminde vaaz ve sohbetleriyle halkı bir araya getirir; topluma manevi olarak destek olur. Tesirli sohbetleriyle kısa zamanda etrafında kalabalık bir derviş topluluğu oluşur. O, bir taraftan irşat vazifesini yerine getirirken diğer taraftan müritleriyle beraber çiftçilik yapar. Halkın içinde halktan biri gibi yaşar. Müritlerini de çalışmaya, kimseye el açmamaya, bir meslek sahibi olmaya teşvik eder. Beraberindeki dervişleri kabiliyetlerine göre meslek ve sanatlara yönlendiren Hacı Bayram Veli’nin müritleri arasında her meslekten ve meşrepten insan vardı. Hacı Bayram Veli halkın sıkıntılarıyla da yakından ilgilenmiş; kurduğu yardım sandığıyla zenginlerden topladıklarını fakirlere, yetimlere ve muhtaçlara dağıtarak bir bakıma Ahiliğin Ankara’daki temsilcisi olmuştur. (Abdurrezzak Tek, a.g.e., s. 25-27) Ancak insan ne kadar çalışıp çabalayıp dünyalık kazansa da o, dünyalığa gönlünde yer vermemeyi öğütler. Fakr sahibi bir sufi olarak Peygamber Efendimizin (s.a.s) “Fakrım övüncümdür.” anlayışını benimser. Bir şiirinde Allah’tan başka her şeyden, herkesten müstağni olmak, Allah’tan başkasına muhtaç olmamak anlamına gelen fakrı şöyle anlatır:
El-fakru fahri el-fakru fahri
Demedi mi âlemlerin fahri
Fakrını zikret fakrını zikret
Mahv u fenada buldu bu gönlüm
Bulma Yolunda
Kendini bilme uğruna sahip olduklarını bir tarafa bırakan Hacı Bayram Veli, vecd ile ilahi hakikatleri bulma arayışında birtakım sınamalardan geçer. Zira bu yol zora talip olanların yoludur. Hak yolunun yolcusu önce kalp hanesini temizleyip arındırır. Hak Teâlâ, pak olmayan gönle nazar eylemez. Ancak masiva kalpten çıkarılıp her türlü dünyevi sevgiden arınınca Hak Teâlâ muhabbetiyle kalbe tecelli eder. Sevgili’nin muhabbeti ile dolan kalp bir yangın yerine döner. Bu ilahi aşk ile yana yana tekâmül eyler. Derdi ona derman olur: “Âşık sevgilisinden uzak kaldığı için onun ateşiyle yanar. Ancak sevginin alameti fedakârlıktır. Yani seven, sevdiğinin verdiği her şeye katlanmalıdır. Hacı Bayram, ‘Aşkına o kadar doluyum ki, gönlüm onunla yandı.’ diyor. Fakat bu yanış, ayrılık acısını ortaya çıkarmıyor, ancak zevk veriyor. Kişinin olgunluğu, canını cananına vermesiyle ortaya çıkar. Vermiyorsa o kişi noksandır. Hasılı bu yanışla, gönülde Allah’tan gayri bir şey kalmaz." (Ethem Cebecioğlu, Hacı Bayram Veli, Ankara 1991, s. 145) Büyük sufi Hakk'ın sevgisiyle yanan kalbini şöyle anlatır:
Noldu bu gönlüm noldu bu gönlüm?
Derdü gam ile doldu bu gönlüm.
Yandı bu gönlüm yandı bu gönlüm,
Yanmada derman buldu bu gönlüm.
Cenab-ı Hakk'ın muhabbetine mazhar olan kalbin manevi kapıları açılır. O kalp nicelerin bilmediği, görmediği ilahi hakikatlere şahitlik eder. Kalp gözüyle bakılan âlem bir seyran yerine döner. Sufi hayretten hayrete düşer. Nurlara müstağrak olur da tevhidin hakikatini bulur:
Kim ki hayrete vardı
Nûra müstağrak oldu
Tevhîd-i zâtı buldu
Sen seni bil seni.
Olma Yolunda
Gönül erleri kalplerin, gönüllerin imarını yapan mürşid-i kâmillerdir. Onlar, seyrü sülûkleri boyunca nice ilahi tecellilere mazhar olurlar. Bu yolda zevk ettikleri hakikatlerle hak yolundaki talipleri irşat eder, yol gösterirler. Onların vazifesi gönüllere girmek, gönüller yapmaktır. Çünkü bulundukları makama gelmek kolay değildir. “Hamdım, piştim,yandım.” diyen Mevlana Hazretleri gibi Hacı Bayram Veli Hazretleri de “bilme, bulma ve olma” şeklinde özetlenen manevi tekâmülünde nice zorluklardan, imtihanlardan geçerek nihayetinde bayrama erişti. Mevlana’nın “düğün gecesi” dediği makamdır bu. Hakk’ın lütfeylediği bu vuslat makamında olmanın sevinciyle gönlü kavuştuğu yâr ile bayram etmektedir. (Cebecioğlu, a.g.e., s. 147) Hacı Bayram Veli Hazretleri hamdüsenalar eyleyerek yâriyle olan bayramını şöyle müjdeliyor:
Bayrami imdi bayrami imdi,
Yâr ile bayram eyledi şimdi.
Hamd-ü senalar hamd-ü senalar,
Yâr ile bayram etti bu gönlüm