YA ÖLÜM KAPIDAYSA
Turan DUMAN
Birkaç haftadır kendimi iyi hissetmiyorum. Kollarımda irili ufaklı kan kırmızı hareler oluştu. Önceleri pek önemsemedim. Gece uyurken bir yerlere vuruyorum diye düşündüm. Mimar Sinan’ın gelecek yüzyıllara emanet ettiği eserler gibi yanı başımda dimdik duran sevgili eşim, her kahvaltı sofrasında, “Bu morlukları doktora göster.” deyip başımın etini yiyordu. Yuvarlak, kaçamak sözlerle hep geçiştirdim. “Ah be, keşke daha erken hastaneye gitseydin.” cümlesini duyar gibiyim. Borç çok, ödemeler her ay tazı gibi dönüp dönüp geliyor.
Eşim serzenişlerinde haklı olabilir ama faturalar daha haklı. Çocukluğumda hep yokluk çektim. Her gün kapıya icra memurları dayanırdı. Kendime düstur edindim, “Çocuklarıma bu durumu yaşatmayacağım.” diye. Öyle de oldu, şu ana kadar kimseye muhtaç etmedim. Her gün 06.35’te evin kapısından çıkarken gözüm elektrik, su ve gaz sayacına gidiyor. Öyle bir hızlı dönüyorlar ki takip etmekte zorlanıyorum.
Ayakkabılarımın bağcığını bağlarken gözüm kolumdaki saate takılıyor, eyvahlar içinde koşarak otobüse yetişmeye çalışıyorum. Bir günü anlatıyor gibi anlatsam da aslında her günümün rutini bu. Kartı okutup en sonda sote bir yere kuruluyorum. Yanlardan vuran sıcak hava, kapı aralıklarından sızan soğuk hava iyice uykumu getiriyor. Gözlerim bu buluşmaya daha fazla dayanamayıp gideceğim yere kadar kapanıyor.
Otobüsten inince koşa koşa işe git, günlük işlerini yap. Sonra tekrar evin yolunu tut. Akşam çocuklarla biraz vakit geçir, bir bardak çay iç ve tekrar uyu; monoton dedikleri bu olsa gerek. Monotonluğun dışına çıkmak için işten birkaç saatliğine izin alıp sağlık ocağına uğradım.
Doktor Bey, başını bilgisayardan kaldırmadan,“ Şikâyetiniz nedir?” diye sordu. Açıklama yapmak için gerçekten çok yorgundum. Kollarımı sıyırıp gösterdim. Doktor, kötü bir piyango vurmuşçasına kollarıma baktı. “Bir kan alalım, izleyelim.” dedi. Sağlık sisteminin de rutini kan aldırmak. Milyonlarca minik tüpün içinde kırmızı sıvılar oradan oraya gidip geliyor. Ben de elime tutuşturulan minik kâğıtlarla oradan oraya savrulup nihayet kanımı verdim. “İki hafta sonra sonuçları alabilirsiniz.” dediler.
Akşam hiçbir şey olmamış gibi dumanı üstünde çorbalı sofraya oturdum. Eşim ile günün nasıl geçti konuşmalarını yapıyorduk. Aklım on dört günlük sürece takıldı. “Ya bir şey çıkarsa?” düşüncesi bedenimi benliğimi ele geçirdi. Artık monotonluk diye bir şey kalmadı. Bu duygu iki haftalık süre zarfında benimle olacaktı. Aslında bu iki hafta bir başlangıç olduğunu göstermişti fakat anlayabilene, ben anlayamadım.
Öyle ya da böyle o koskoca bir ömür olan iki hafta geçti. Sonuç sıramı aldım, duvarın köşesine bir yere tünedim. İki haftalık süreçten daha sancılıydı doktor kapısında beklemek. Nihayet doktorun kapısında ismimi gördüm. Hiç vakit kaybetmeden içeri girdim. Hâlinden pek de memnun olmayan doktor, tabii ki yine yüzüme bakmadan kan değerlerimi kontrol etti. Hematolojiye görünmeniz gerekli diyerek kestirip attı.
Öylece kalakaldım. Bir şey diyemedim. Kalbim, sanki damarlarımı değil ses tellerimi sıkıyordu. Teşekkür ettim; isteyerek yapmadım, ağız alışkanlığı. Doktor anlatmaya devam etti. Ben sadece bölüm ismini duydum, diğer kısımları duyamadım. O an sanki arafa misafir olarak gittim. Doktor, genizden gelen kurumuş sesiyle bir şeyler mırıldanmaya devam ederken aralık kapıdan duman misali sıvıştım.
Hastane kapısından çıkar çıkmaz ilk gördüğüm banka oturdum. Titrek ellerle randevu bakmaya çalıştım. Uzun araştırmalar sonucunda, iki gün sonrasına 08.40’a bir randevu bulabildim. Sonra evin yolunu tuttum. Bindiğim otobüste cam kenarı boştu. Galiba son günlerimi iyi geçirmem için hayat sevdiklerimden birer tutam veriyordu.
Hemen kuruldum koltuğa. Elimin tersiyle buğulanan camı sildim. Yoldan geçen insanları izlemeye başladım. Çiçekçiler, mendilci çocuklar. Bizim dışımızda da bir hayat koşuşturması olduğunu bugün anladım. Hep “ben duvarları” arasında yaşamışım. Borçlar, krediler, duvarda dönen sayaç; aslında duvarlarımız bundan ibaret.
Eve vardığımda eşim aceleyle yemekleri ısıtmaya çalışıyordu. Kapıda öylece durup biraz onu izledim. Uzun süredir onu öyle izlemediğimi anımsadım. Eşimin yerine duvardaki sayaçları ve kolumdaki külüstürün akrep ve yelkovanını izlemeye o kadar dalmıştım ki. Eşimin “Hayrola?” çıkışıyla kendimi toparladım. Ona sımsıkı sarıldım. Eşimin şaşkın bakışları eşliğinde çocukların yanına gittim, onlar da kendi dünyasına dalmıştı. Yüzüme bile bakmadılar. Eğilip okul kokan saçlarından öptüm. “Yapma baba!” diye terslediler. İçeri gidip kalubeladan kalma eşofmanlarımı giydim. Sofranın başına oturdum.
Tam kaşığı ağzıma götürecekken eşimin, “Benimle paylaşmak istediğin bir şey var mı?” sorusuyla kaşığı bırakmam bir oldu. Ellerimi masada birleştirdim. Birkaç saniye düşündükten sonra “Evet, paylaşacağım çok şey var.” diye cümleye girdim. Eşim ağzı açık beni dinledi. Hatta dudağının kenarına bulaşmış maydanoz parçasına aldırış etmedi. En son ne zaman tatile gittiğimizden tutun da beş yıl önce aldığımız artık astarı yırtılmış kaşe monta kadar her şeyi sorguladım.
Bu konuşmam üzerine eşim boynuma sarıldı, “İyi misin?” diye sordu. Ben de iyi olduğumu söyledim. Sadece ufak bir aydınlanma yaşadığımı belirttim. Aslında gerçek içimde ne idiği belirsiz şeydi. Herkes yattı. Ben de yatağa uzandım. Zamanımın azaldığının sinyali midir bilinmez, gözümde uykunun esamesi yoktu. Kalkıp karanlık salona gittim. Sokak lambasının üşüyen ışığına karşı oturup karanlığı izledim.
Perdeden sızan solgun ışık, odanın köşelerinde gezinirken ben hâlâ geceden kalma düşüncelerle oturuyordum. Zaman durmuş gibiydi. Ev sessizdi; ne çocukların ayak sesleri ne de mutfaktan gelen çaydanlığın tıkırtısı… Her şey sanki benim kararımı bekliyordu. Bir an düşündüm; bu kez işe gitmesem, otobüsü kaçırmayı göze alsam, sadece kendim için bir şey yapsam… Ama sonra içimde yıllardır yer etmiş görev duygusu başını kaldırdı, “Daha değil.” dedi. Yavaşça kalkıp pencereyi açtım; içeri dolan soğuk hava, uyuşan ruhumu biraz olsun kendine getirdi. Güne, yine bildiğim gibi başladım. Ama bir şey değişmişti, artık farkındaydım. Farkında olsam da neye yarar ki, geçen geçmişti. Yine iş, yine otobüs, yine kokular. Farkındalık bir şey değiştirmedi. Ben yine aynı rutine devam ettim.
İki günü öyle ya da böyle geçirip o hastane koridoruna girdim. Ekranda ismimin çıkmasını bekledim. Doktor birkaç tetkik istedi. Acil olarak not düştü. Sonuçlar çıkana kadar pestilden ibaret bir tost ve bol karbonatlı bir çay içtim. Eşimin düğün hediyesi saate baktım. Evet, çanlar benim için çalıyordu. Tekrar doktorun yanına girdim. Doktor, ekranına bakarak notlar aldı. Tekrar baktı. “Size yanlış bir şey söylemek istemiyorum. Ancak akyuvarlarınızda oldukça azalma var. Normal değerlerin iki kat altında seyrediyor. Size net bir tanı koymam için yatılı şekilde sizi tetkik etmem gerek.” dedi
Korktuğum şu an önümdeydi. Kesin konuşmak istemese de galiba doktor gerçeği biliyordu. Ne zaman yatmam gerektiğini sordum. O da hemen “Hemen yatışını yapmalıyız” dedi. Yarın sabah geleceğimi söyledim. “Ailemle konuşmalıyım.” diyerek odadan çıktım. Nereye gideceğimi bilemedim. Hangi sokaktayım, ne yapıyorum hiçbir fikrim yoktu. İşin güzel tarafı düşünmüyordum. Kafam sünger gibiydi. Doktor alnımdaki sivilceleri sıkar gibi düşüncelerimi sıkıp gitti. Eşimin telefonuyla irkildim. Nerede olduğumu sordu. Birçok kelime sarf etti ama algılamadım. Geliyorum, deyip kapadım.
Akşam eve vardığımda herkes beni kapıda karşıladı. Çocukların yüzü gülüyordu fakat gözlerindeki o üzüntüyü görebiliyordum. Eşim biraz önce besbelli ağlamıştı. Ağlayınca göz kapakları kızarır ve göz torbaları belirginleşirdi. “Ooo gençler, hayırdır? Bu baba sevgisi nedir?” dedim. Hepsi koltuğumun altına girdi. Kendimi yuvasını koruyan kartal gibi hissettim, birlikte yemeğe oturduk. Yemek yiyince eşim göz işaretiyle herkesi yolladı.
Her daim kahrımı çeken kadın ile baş başa kaldım. “Bana bir şey söylemek ister misin?” dedi. “Yok bir şey, hayırdır, herkes sevgi seli. Kesin bir şey istiyorlar.” dedim eşime. Eşimin gözleri buğulandı. “Bana söyler misin gerçeği?”
O öyle deyince her şeyi olduğu gibi anlattım. Yarın sabah hastaneye yatmam gerektiğini söyledim. Eşim gözünde yaşlarla odaya gitti. Baktım iki tane valiz hazırlamış. “Neden iki valiz?” “Ben de seninle geliyorum. Orada bir başına nasıl yapacaksın?” “Sen çocuklarla ilgilen, arada bir ziyarete gelirsin.” dedim ama nafile, kafaya koymuş bir kere. Sabaha kadar ikna etmekle uğraştım. Sabah evdeki son kahvaltımı yaptım. Bavulumu alıp kapıdan çıkarken şöyle bir baktım tekrar göremeyeceklerime. Hepsinin yüzünde ağlamaklı bir ifade vardı.
Hastaneye geldikten sonra her şey değişti. Yemekler, kokular, her şey bambaşkaydı. Sanki bir fanusta yaşıyordum. Aileme dokunmak ne mümkün, sadece bir kapının ardından onları izliyordum. Ayna olsa ben de kendi hâlimi görebilirdim. Belki de görmemem daha iyidir. Eski benden eser kaldı mı acaba? Gece hava kararmaya başlayınca camda yansıyan kişinin ben olduğunu düşünmüyorum. Şayet oysam son yakındır.
Bilgisayar yok, kalemle yazmaktan kolum ağrıdı. O kim kapıda duran? “Selamünaleyküm” diyerek içeri girdi. Burası karantina odası, nasıl gelebilir ki? Geldi. Bir tabure atıp oturdu. “Aleykümselam” diye karşılık verdim, doğrulacakken “Rahatını bozma.” diyerek omzuma dokundu.
“Hazır mısın?” diye sordu. Korkmamak elde değil, son bekçi yanı başımdaydı. Evet. Dememek ne mümkün. Başımı salladım.
Sonrası, yatakta kırk kilogram çeken bir kemik torbası ve tamamlanamamış metin ve hayat kaldı. Yaşam dediğimiz, sonu gelmeden erimiş dondurma gibi bitiveriyor. Şimdi bu odada ne kalem var ne kâğıt, ama içimde hâlâ anlatılmamış şeylerin yankısı sürüyor. Belki de yarım kalan bir nefeslik hikâyeyi ailem tamamlayacak.