OKUMA KÜLTÜRÜ VE

DÜŞÜNSEL DÖNÜŞÜM


Emin GÜRDAMUR


Okumanın kitap sayfalarını aşan; insanı, kâinatı, hayatı ve ölümü içine alan büyük yörüngesini düşündüğümüzde doğduğumuz andan itibaren bilerek ya da bilmeyerek okumaya yazgılı olduğumuzu anlarız. Söz gelimi, dünyaya henüz açılan bir bebeğin bakışları, okumanın en erken ve en yoğun hâline tekabül eder. Henüz adlandırılmamış, sınıflandırılmamış, dile ve alışkanlığa teslim edilmemiş bir dikkati andırır bu okuma. Zaman geçer, hayat bu bakışın üzerine katmanlar ekler; imgeler çoğalır, korkular ve hevesler başka biçimler alır. Ne var ki bütün bu değişimlere uyum sağlama çabası, okumayı zorunlu kılar. Çünkü insan, karşılaştığı her devinimi anlamla sınar; anlam arayışı ise ister istemez bir okuma tecrübesini beraberinde getirir. Bakmak, görmek, bilmek, anlamaya ve ayırt etmeye çalışmak; yazıyla tanışmamış toplumlarda bile kişiyi dönüştüren, eylemi anlamlandıran, söylemi ikame eden capcanlı bir okuma biçimidir. Bu en geniş anlamıyla okuma melekesini kaybedenler, akıl ve temyiz yetisini de kaybetmiş olurlar.

İnsanı diğer canlılardan ayıran temel özellik, yaşadığı deneyimi aktarabilmesi ve onu ortak bir hafızaya dönüştürebilmesidir. Toplumlar da içinde bulundukları kültür iklimine, kendilerinden önce biriken bilgi, inanç ve estetik mirasla girer; zamanla bu mirası dönüştürür ve sonraki nesillere devreder. Bu yüzden her çağ, geçmişin toplamı olduğu kadar geleceğin de mimarıdır. İnsanlık, en eski dönemlerden itibaren bilgisini ve tecrübesini kalıcı kılmak için sözün ve yazının imkânlarına başvurmuştur. Salt bilginin uzun ömürlü olmadığı, anlamın ancak estetik bir yapı içinde kuşaktan kuşağa taşınabildiği erken dönemlerde fark edilmiştir. Destanlar, mâniler, menkıbeler ve mesneviler bilgiyi koruma arzusunun edebî forma bürünmüş türleridir. Okuma ise insanın dünyayla, kendinden önceki birikimle temas kurma biçimidir. İnsanın merakı, yaşadığı çevrenin sunduklarıyla sınırlı kalmaya razı gelmez. Okur, dünyanın farklı zamanlarında ve coğrafyalarında yaşanmış benzer acılara, sevinçlere ve arayışlara tanıklık ettikçe kendi deneyimini anlamlandırır.

Okur, bir metnin içinden geçerken yalnızca bilgiye ya da hikâyeye tanıklık etmez; insanoğlunun kadim acılarına, arayışlarına ve dönüşüm çabalarına dâhil olur. İyi kitaplar dönüştürür, onları okuyup hiçbir şey olmamış gibi hayata devam etmek neredeyse imkânsızdır. Anlamanın insanda bıraktığı o ince bilgelikten pay alınmıştır bir kere. Bu bilgelik ayrıntıya eğilmek, eşyanın hakikatine dikkat kesilmek, gündelik olanı sükûnetle tartmak, acele hükümlerin sesini kısmak gibi bir dizi hasleti de beraberinde getirir. Kitapla kurduğumuz ilişki (her ne kadar çoğu şeyin aklımızda kalmadığını iddia etsek de) zamana yayılan bir idrak sürecidir. Nitekim nörobilim temelli yeni bulgular idrak sürecini onaylamaktadır. Emory Üniversitesinden Gregory S. Berns ve ekibinin yürüttüğü bir araştırma, okuma eyleminin kitabın okunduğu zamanla sınırlı kalmadığını, kitap bittikten sonra da etkili şekilde devam ettiğini ortaya çıkarmıştır. Kitap okuma esnasında ve sonrasında takip edilen deneklerden elde edilen bulgular, okuma sürecinde beyin bölgeleri arasında anlamlı bağlantı artışlarının ortaya çıktığını göstermekle kalmamış; okumanın dil, kavrayış ve perspektif arasındaki etkileşimi artırdığı teyit edilmiş. Araştırmanın özgünlüğü ise şurada: Bu artan etkileşim, deneyde kullanılan roman bittikten sonra da sürmüş. Ayrıca kortekste gözlemlenen kalıcı bağlantı değişimleri, anlatıların yalnızca zihinsel değil bedensel ve deneyimsel düzlemde de iz bıraktığı kanaatini doğurmuş. Araştırmacılar bu durumu, anlatıların okurda bir tür “bedenselleşmiş biliş” oluşturmasıyla açıkladılar. Buna göre okuma, geçici bir zihinsel etkinliğin ötesinde; algı, empati ve duyusal temsillerle ilişkili sinir ağlarını yeniden örgütleyen gölge faaliyet (shadow activity) ve kesintisiz tecrübedir. (Gregory S. Berns, Kristina Blaine, Michael J. Prietula ve Brandon E. Pye, “Short- and Long-Term Effects of a Novel on Connectivity in the Brain”, Brain Connectivity, c. 3, sy. 6, 2013, s. 590-600)

Kaçış mı Yoksa İnşa mı?

Bugün okumanın kurucu ve dönüştürücü gücünden ne kadar yararlandığımızı konuşmadan önce insan için okumanın tam olarak ne anlam ifade ettiğini yeniden düşünmemiz gerekiyor. Bir insanı kitap okurken gördüğümüzde onun hayatla arasına bir mesafe girdiğini zannederiz. Okumak, dışarıdan bakıldığında durmayı, oturmayı hatta bir bakıma geri çekilmeyi icap ettirir. Eller hareketsiz kalır, gözler satırlarda gezinir; zaman, saatin tıkırtısından sıyrılıp sayfaların hışırtısına çekilir. İşte bu durağanlık anında insan, hayatla daha sahici bir yakınlık tesis etmeyi deneyimler. Kaçmak değildir bu, bilakis yüzleşmenin nezih bir yoludur. Okur bir kitabın kapısından içeri girerken dışarıdaki karmaşayı inkâr etmez; onu düzenler, anlamlandırmaya çalışır. Hayatın dağınık sesleri satırlarda bir intizama kavuşur. Dağınık duygular, dağınık düşünceler kelimelerin terbiyesinden geçerek sükûnete erişir, okunaklı hâle gelir.

Okuma anında içimizde birtakım sarsıntılar meydana gelir. Yağmurlar yağar, şimşekler çakar, yanardağlar patlar. Bütün bunlar eski kabullerin, alışkanlık hâline gelmiş yanlış düşüncelerin kabuğunun çatırdamasıdır. Yıkım ve sarsıntı, burada bir afet değil inşanın başlangıcıdır. Sarsıntıyla birlikte kimi köprüler çöker. Onlar, geçmişte işe yarayan fakat artık insanın yükünü taşımayan geçitlerdir. Peşin yargılar, ezber hükümler, yarım bilgiler nasibini alır bu çöküşten. Fakat boşluk uzun sürmez. Aynı anda daha sağlam köprüler kurulur. Geçmişle şimdi, tecrübe ile tahayyül arasında yeni bağlar örülür. Okur, hatırladıklarıyla öğrendiklerini, bildikleriyle sezgilerini aynı zihinsel potada eritir. Eskiyle yeni, gidenle gelen, karanlıkla aydınlık, birbiriyle ardışık değil aynı anda vuku bulan bir aydınlanmaya tabi olur.

Ancak şunu da unutmamak gerekir: Okuma eylemi, ancak nitelikli kitaplarla bir tüketim faaliyeti olmaktan çıkar. Maalesef günümüzde okuma, çoğu zaman hızın buyruğu altında ezilir. “Ne kadar sürede?”, “Kaç sayfa?”, “Ne için?” gibi sorular okumanın anlamını daraltan ölçütlere dönüşür. Oysa okuma, nicelikle ya da verimle değil bıraktığı izlerle ölçülür. Bir cümlenin insanın zihninde günlerce dolaşması, bir düşüncenin kişinin hayatında inkılaba sebep olması okumanın en gizli ve asil sebebidir.

Günümüzde kitap okumak gittikçe daha hayati bir önem kazanıyor. Çünkü dikkat dediğimiz o hassas terkip, piksellere bölünmek tehdidiyle karşı karşıya. Hız, bu tehdidi amansız hâle getiriyor. Gün artık eskiden olduğu gibi sabahla akşam arasında derinleşen bir süre olmaktan çıktı, ardı arkası kesilmeyen planların, bildirimlerin ve telaşların arasında parçalanan bir vakit yığınına dönüştü. İnsanın bir mesele üzerinde durup düşünmesi, onu etraflıca kavraması artık neredeyse lüks sayılıyor. Dijitalleşme bataklığının ortasında hâlâ karşımızda yemyeşil bir ada olarak duran kitaplar, dağılmış bilincimizi yeniden toplayabilmemizin de imkânlarını barındırıyor. Zaman sadece sayfalar arasındayken tüketilen bir nesne olmaktan çıkıyor ve yoğunlaşan bir tecrübeye dönüşüyor.

Görsellikle özdeşleşen bilgi sağanağı altında yaşıyoruz. Bu sağanakta doğru ile yanlış arasındaki sınırlar bulanıklaşıyor çünkü bilginin kendisi kalıcı olma iddiasını yitiriyor. İnsan, maruz kaldığı bilginin ertesi gün kendisi için anlam taşımayacağını bildiğinden onu sınama zahmetine katlanmıyor. Bilginin metalaşmasıyla eş zamanlı yürüyen dijital diktatörlük anlam yerine etkiyi yüceltiyor. Derinleşme, sorgulama ve içe dönüş gibi yönelimler hızlı tüketim düzeninde birer fazlalık sayılıyor. Kitap tam da bu noktada bir direniş hattına dönüşüyor. Çünkü kitap okumak, bilginin yalnızca gözle değil hafıza ve vicdanla da ünsiyet kurmasını sağlar. Okur, herhangi bir metnin içinde ilerlerken yalnızca yeni bir şey öğrenmez; kendi zihninin kıvrımlarını, unutkanlıklarını ve imkânlarını da fark eder.

İslam Medeniyeti ve Okuma Kültürü

İslam dünyasında okuma ve bilme faaliyeti, en başından itibaren itibarlı bir yerde durmuştur. Vahyin ilk hitabının “Oku!” olması, Müslümanların zihin dünyasında ilimle meşguliyetin asli dayanaklarından biri kabul edilmiştir. Bu yüzden İslam medeniyeti, derinlikli biçimde bir kitap medeniyeti olarak vücut bulmuştur. İslam dünyasında ilim ehline gösterilen hürmet, kurulan büyük kütüphaneler, kitap etrafında gelişen zevkler ve estetik arayışlar okumaya karşı geliştirilen hassasiyetin doğal bir neticesidir. İlk dönem İslam tarihinde okuryazarlığın doğrudan hürriyetle eş değer tutulduğu açık bir gerçek. Bedir Savaşı sonrası ortaya çıkan tablo bunun en çarpıcı örneği olsa gerek. Müşriklerden esir düşen ve okuma yazma bilen bazı kimselerin, Müslümanlara okuma yazma öğretmeleri karşılığında serbest bırakılması insanlık tarihinde nadir rastlanan bir ölçüyü gözler önüne serer. Bir savaşın ardından kurulan terazide, okuryazarlık ile özgürlüğün birbirine denk düşmesi, herhangi bir savaş anlaşması değil nübüvvet önderliğinde bilinçli bir medeniyet yönelişidir. Nitekim Hz. Peygamber’in himayesinde kurulan ve daha sonraki yıllarda kurumsallaşan suffe mektebi, ilim ve öğrenme merkezli bir toplum tahayyülünün çekirdeğini teşkil etmiştir.

Batı merkezli tarih okumasıyla bilinci yaralanan bizlere bu tespit biraz romantik gelebilir. Fakat bu alanda araştırma yapanların yadsıyamayacağı bir hakikat var ortada: İslam toplumunda kitap ve kütüphane sevgisinin tecessüm ettiği coğrafyaların başında Endülüs gelir. Araştırmacı Henri Pérès, Endülüslülerin en bariz vasfının kitap sevgisi olduğunu söyler. Ülkede kitap sevgisi sadece ulemaya özgü değildi, toplumun bütün kesimlerinde rastlanan bir hususiyetti. Ünlü Saray Kütüphanesinin haricinde pek çok özel koleksiyonun bulunduğu Endülüs, âdeta bir kitap cennetiydi. Kütüphane sahibi olmak bir seçkinlik göstergesiydi. Devlete ve şahıslara ait kütüphanelerde dünyanın pek çok yerinden getirilmiş ya da istinsah edilmiş eserler yer almaktaydı. Endülüs 1492’de İspanyol istilasına uğradığında Katolik kıyım, insanlarla beraber kitapları da hedef aldı. İsabella ve Ferdinand’ın emriyle din adamlarının ve halkın elindeki kitaplar toplatıldı ve ateşe verildi. Kardinallerin öncülüğünde İslam kültürünün izlerini tümüyle yok etmek için Bip Rambla Meydanı’nda bir milyonun üzerinde kitap yakıldı. (İsmail E. Erünsal, Orta Çağ İslam Dünyasında Kitap ve Kütüphane, Timaş Yayınları, İstanbul: 2018, s. 346) Bu sahne, sadece bir medeniyetin yıkılışının değil bilginin geçmişte kime ait olduğu ve tarih boyunca kimler tarafından üretildiği sorusunun da cevabını içerir. Tam bu noktada, Avrupa’nın düşünsel öz güvenini sorgulayan ve entelektüel kibrini tersyüz eden seslerin ortaya çıkmasının tesadüf olmadığını anlarız. “Çalımından geçilmeyen biz Fransızlar,” der, ünlü küreselleşme iktisatçısı Erik Orsenna, “ansiklopediciliğin tekelimizde olduğunu, XVII. yüzyıldaki değerli Aydınlanma Çağı’nın, düşünce tarihinde eşi benzeri olmadığını zannederiz. Oysa Araplar tarafından 750 ile 1200 yılları arasında yazılan birkaç eserin başlığına bakmak bile, bizlerin burnunu kırmaya yeter.” Bu ifadeleri, kâğıdın iki bin iki yüz yıllık serüveninin izini sürdüğü kitabında kullanan yazar, isimlerinden bile etkilendiği kitapları sıralarken Cahız’ın Kitabü’l-Hayevan’ını, Abdülaziz’in Hekime Başvuramayanlar İçin Kaynak’ını, Razi’nin Tıpla İlgili Her Şeyi İçeren Kitap’ını ve Banakati’nin Zekilerin Bahçesi’ni zikreder. (Erik Orsenna, Kâğıt Yolunda, Çev. Akın Terzi, İstanbul: Metis Yayınları, 2013, s. 42, 43) Avrupalı koleksiyonerlerin, sefirlerin ve kitap toplayıcılarının; İslam beldelerindeki yazmaları nasıl iştahla toplayıp Batı’ya götürdüğünü ayrıntılı bir şekilde kaleme alan Alexander Bevilacqua, ünlü Şark Kütüphanesi eserinde, on yedinci yüzyıl İstanbul’unda yoğun entelektüel faaliyetlere dikkat çekerken bu faaliyetlerin merkezinde kitapların ve kütüphanelerin yer aldığını vurgular. Sonuç olarak tarih boyunca Müslümanlar Endülüs’ten Semerkand’a, Bağdat’tan İstanbul’a, İsfahan’dan Saraybosna’ya, kitapla güçlenen, kitapla incelen, kitapla çoğalan bir tecrübenin öznesi konumundaydılar. Büyük tarihî inkıtalara ve kırılmalara dikkatle baktığımızda o anlarda Müslümanların kitapla, metinle, bilgiyle mesafelerinin açılmış olduğunu, bunun da duraklama ve kopuşu beraberinde getirdiğini görürüz. Şunu da hatırdan çıkarmamak gerekir: Geçmişi bilmek bize öz güven kazandıracaktır ama kendi ödevlerimizi ikame etmeyecektir. Her nesil, kendi çağının ve sorumluluklarının gereğini yerine getirmekle mesuldür.

Yapılan araştırmaların, İslam dünyasında ve Batı’da kitapla kurulan ilişkiye dair önümüze koyduğu manzara bizi mahcup ediyorsa bunun sebebini yalnızca Batı’nın İslam coğrafyasına taşıdığı bitmeyen kaosa bağlamak kolaycılık olur zira tarih, medeniyetlerin, en ağır yıkımların ortasında bile kitaba tutunarak ayağa kalktığını sessizce hatırlatır bize. Hatırlatır ve mazeretleri elimizden alır.

Vahyin Mirası: Dönüştüren Okuma

İslam medeniyetinde okuma hiçbir zaman salt zihinsel bir faaliyet olarak anlaşılmamıştır. Okumak yaşamın bir parçasıdır, öyle ki asla yaşamdan ayrıştırılamaz. Geleneksel dönemde itikadi, kelami ve ilmihal bilgilerinin aynı eserlerde yer almasının ardında bu anlayış yatar. Bilgi, hikmetle sınanır. Bilginin değeri, hayatta neye dönüştüğüyle ölçülür. İmam-ı Gazali başta olmak üzere pek çok İslam âliminin kalbi ıslah etmeyen, davranışları güzelleştirmeyen ilmi felaket olarak görmesinin sebebini, bugün bilime öncülük ettiği hâlde insanlıktan uzaklaşan Batı uygarlığının kanlı ellerine bakarak anlamak zor değil. Bilgiyle hayat arasındaki mesafenin felsefi tarihi, Platon’la başlayan ve Kant’la kurumsal bir yapıya kavuşan uzun bir ayrışma çizgisidir. Platon’da bilgi her şeye rağmen ahlak ve erdemle irtibatını korur, insanı iyiye yönelten bir sorumluluk içerir. Kant ise bu dağınık ayrışmayı bilinçli ve sistematik bir tasnife dönüştürerek bilgiyi “bilebiliriz” sınırına, ahlakı “yapmalıyız” buyruğuna, inancı ise “umabiliriz” boşluğuna bırakır. Böylece bilgi, yaşama nüfuz eden bir hikmet olmaktan çıkarak sınırları çizilmiş, kendi içine kapalı bir mekanizma hâline gelir. Batı modernliği bilgiyi hayattan koparmış, özerk ve işlevsel bir alana hapsetmiştir. Bu kopuş, pedagojik olduğu kadar varoluşsaldır. Öyle ki bilen özne, yaşayan özneyle arasına mesafe koymakta beis görmez. Bilgiyle eylem birbirinden ayrıştırıldığında akıl kalpten, teori de hayattan ayrılır. Çok bilen ama yönünü kaybetmiş bir insan tipi ortaya çıkar. Weber’in “anlam kaybı” dediği kriz de tam olarak bu zeminde doğar.

Doğu düşüncesinin hayat damarı olan Kur’an’da okuma, gözle sınırlı bir faaliyet değildir. Akıl, kalp ve sorumluluk aynı eylemin içinde buluşur. Vahyin terbiyesi, okumanın bilgi yığmak üzerine kurulmasına müsaade etmeyip bireysel değişim öngörür. Bugün en belirgin sorunlardan biri, okuyan ama çok az değişen modern okur tipiyle karşı karşıya olmamızdır. Metinler zihne birikir lakin hayata eşlik etmez! Okuduklarımız bizi daha merhametli, daha adil, daha dikkatli kılmıyorsa Batı merkezli bir cereyanın etkisi altında kalmışız demektir. İslam düşünce geleneğinde bilgi, ahlak üretmiyorsa nakıs kabul edilir. Belki de yeniden şunu hatırlamanın zamanıdır: Okumak, insanın dünyayı değiştirmeden önce kendini değiştirmeyi göze almasıdır. Düşünsel dönüşüm, tam da bu cesaretin eşiğinde başlar.