ŞEHİRLERİN
Şehrine Doğru
Büyük Yolculuk /Le Grand Voyage / The Great Journey Filmi

İshak KOÇ

Hayat bir yolculuktur. Kısa ya da uzun bir ömür boyunca devam eden yolculuk; sergüzeşt, serencam, serüvenlerle doldurulur ve maceraların niteliğine bakılmaksızın nihayete erer. Kimi birkaç sayfalık sinopsis kadar kimi uzun metraj bir film kadar kimi de kurgusuz, senaryosuz, doğaçlama denebilecek bir hayat yaşar. Ömür kesitleri kadraja alınmayan, çerçevelenmeyen, plana uymayan yol hikâyesi gibidir. Söz konusu yolculukta da bir yere alışmak, durup dinlenmeyi ummak, geçiciliği unutmak, anlamdan ve olmaktan uzaklaşmayı getirir. Bir kez doğunca kaçınılmaz olarak ölüme doğru yol alırken yön tayin etmek, yüzü bir cihete doğru çevirmek, yönelmek iktiza eder. İnsanların bir kısmı merkeze, insanlığın kâbesine, gerçeğe yönelir; gayrısı kendi tercihleri doğrultusunda başka taraflara döner. Bir kıble tanımı yapılmış olsun ya da olmasın, her halukârda yöneliş söz konusudur ve içine doğulan yolculuk hâli bilinsin bilinmesin, insan mutlak olana doğru yol alır.
Büyük yolculuk… Topraktan insana; insandan toprağa, doğumdan ölüme doğru… Daha somut hâliyle kalbe, Allah’ın evine doğru… Beşeriyetin büyük yolculuğu geniş anlamda dar-ı bekaya irtihal diye tanımlanabilir. Bir o kadar mutlak olan hakikate yöneliştir. Başka bir gerçeklik, İslam olmak itibariyle emir doğrultusunda hilkate dönmek, kendini bulmak… Büyük Yolculuk / Le Grand Voyage isimli 2004 yapımı filminde İsmail Ferroukhi, herhâlde buna benzer bir akıl yürütür. Hac için çıkılan yolu, insanın kendini tanıması, anlamlandırması ve olgunlaşması seyrine çevirir.
Fransa’nın güneyinde yaşamakta olan Fas asıllı baba figürü (Mohamed Majd), artık zamanıdır deyip haccını yapmaya karar verir. Hac yolculuğu için seçtiği vasıtalar, yine inancına dayalıdır: “Okyanus suları buharlaşırken arı hâle gelirler. İşte bu yüzden; at yerine yürüyerek, araba yerine at sırtında, gemi yerine arabayla, uçak yerine gemiyle hacca gitmek en makbulüdür.” Kendince gayet bilinçli hacı adayı, yolun meşakkatine katlanmak itibarıyla arınmayı umar. Bu sebepten yolculuk için vasıta olarak düşük modelli bir otomobil, yoldaş olarak da oğlunu seçer. Alabildiğine seküler bir ortamda büyümüş oğul Reda (Nicolas Cazalé), böyle bir yükü göze alamaz ancak kendisinden daha seküler bir hayatın kurbanı kardeşi Halid, aşırı sarhoşluk sonucu kaza yapıp hapse düştüğünden çaresiz kabullenir. Film boyunca adı hiç anılmadığı için baba figürünü canlandıran oyuncu diye bilinen hacı adayı, filmin tüm yorumlarında, eleştirilerinde, değinilerinde geçtiği şekliyle (küçük tripler, blöfler ve kaprisler dışında) tutucu, bağnaz, gerici falan görünmez. Belki iki oyuncu arasında replikler ve mimiklerle şekillenen diyaloğu, baba sabrının olası ihtimallerini göz önünde bulundurarak okumak gerekir. Gerisi bu ilginç Hicaz yolculuğunda baba oğul çekişmesinin psikolojik çözümlemeleri, aşılan memleketler ve karşılaşılan insan tipolojisi itibarıyla sosyolojik çıkarımlar ve bir yol hikâyesinde görülebilecek sorunlar üzerinden senaryolaşmış maceradır. Fransa’dan başlayan bu büyük yolculuk; İtalya, Sırbistan, Hırvatistan, Bulgaristan, Türkiye, Suriye, Ürdün üzerinden Suudi Arabistan’a ulaşmak üzere bir rotadır.
Ortada, Yahya Kemal’in Orta Doğu coğrafyasında dolaşarak söylediği muhteşem şiiri “Yol Düşüncesi”nin sadece “Bu gözlerim, medeniyetlerin bıraktığını / Beş on yıl önce, görür müydü böyle taş yığını? / Bugünse yeryüzü hep madde, her ufuk maddî / Demek ki âlemin artık göründü serhaddi.” (Yahya Kemal Beyatlı, Kendi Gök Kubbemiz, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, İstanbul 2010, s. 47) dizelerinden yansıyan insicam vardır. Filmin yapı sökümsel satır aralarına ayrıntılıca girmeksizin çarpık kentleşmeden sanayileşmeye, ekonomiden kültürel dinamiklere, elbette sosyoloji ve toplumsal teamüllere değinildiğinden çok daha fazla dilsel olarak dinsel alana eğilmek gerektiği söylenmelidir. Yaşamı, eylemi ve inancıyla geleneksel bir baba figürü karşısına modernitenin figürü olarak oturtulan Reda, zamanla muhatabının mistik etkisine kapılmaktan kendini alamaz. Ve üstelik bu durum romantik yahut duygusal bir düzlemde de cereyan etmez. Pekâlâ gerçekliğin içinde, uzak düşülen babanın dünyasına ve inancın hayata mütekabiliyetine kayıtsız kalmak inatçılık sayılır. Yalnızca babanın ölümünden duyulan üzüntünün, genç kahramanın olgunlaşma sürecine etkisi, asıl amaca dönük söylemi basitleştirir.
Bir başka hafifsenecek kurgu; Fransa vatandaşı bir Faslı, canı istediğinde ve dilediği vasıtalarla hacca gidebilir mi? Bu, o kadar kolay olmasa gerektir. Ancak bunun böylece halledilebildiğinin gösterilmesi, yapımın finansmanında Fransa desteğinden yararlanıldığının ifadesi olsa gerektir. Hem de 1960 sonrası ulusallaştığı görülen Fas sineması ve genel olarak Mağrip sinemasının istisna yönetmenleri Avrupa eğitimlidir. Bu yönetmenler filmlerini yerel salonlardan çok yabancı festivallerde gösterim şansı bulur. (Dünya Sinema Tarihi, Ed: Geoffrey Nowell – Smith, (Çev: Ahmet Fethi), Kabalcı Yayınları, İstanbul 2008, s. 760) Hac konusunda ise Fransa’da belki şartlar diğer ülkelere göre daha kolaydır ama özellikle şimdiki zamanda işaret edilen güzergâhta kara yoluyla hacca gidilemeyeceği de herkesin malumudur. Zira sınırlar vardır. Kontenjan yahut somut ülke sınırları görünürde ülkeler arası geçişi güçleştirse de zihinlere yerleştirilen soyut sınırlar insanoğlunun bir yerden bir yere geçişini, dilediği yerde yaşayabilme olanağını, hasbelkader bir memlekette bulunuşunu kısıtlar. Ve elbette hakikatte olduğu gibi filmsel açıdan da dikkate alınması gereken yargı; sınırlar ancak yoksulları, güçsüzleri, imkân bulamayanları sınırlar. Gayrısı zaten Thomas Hobbes’un “Homo homini lupus / İnsan insanın kurdudur.” sözüne kulak asmayıp insanı yurt bilmenin, yurt edinilen toprakları da insan dolayısıyla, insan için ve insanla imar edenlerin kaderidir. Nitekim yol boyunca karşılaşılan, memleketlerin değil insanların karakteristiğidir. Bir nevi sosyolojik (baba–oğul arasındaki gerilimler dolayısıyla da psikolojik) resital sunulur da çerçevelenen görüntüler itibariyle bunun köşeleri belirlenmez. Yani yönetmenin bakışıyla kişiselleşen episodların yerleşik sosyoloji kuramlarına oturması beklenmez. Gel gör ki kendisi de Fas asıllı bir Fransız vatandaşı olan yönetmen, doğuya doğru yol aldıkça toplumlara oryantalistçe bakmaktan kendini alamaz. En azından yolculuğun Türkiye ve Suriye kısımları için bunun böyle olduğu söylenmelidir.
Yol filmleri izleyici açısından keyiflidir. İmkân bulup gidemediği yerlere gitmek, asıl yüzünü yolda gösteren yoldaşlarla ânı paylaşmak, görsele sığdırılan harekete zihin ve gözle iştirak etmek gibi… Yahut da menzile, finale, finişe ulaşan; eriştiği yerde sanata, hayata, insana dönük anlam arayan izleyicinin içsel doyumunu sağlayan bir serencam… Bilindik yerli yapım komedilerde, menâsikin ziyaret olanı için (umre ibadeti için); “Zamanında gidilecekti, gidemedik.” repliğinin gençlerde –internetin sosyal sayfalarının büyüsüyle büyüyen çocuklarda– dahi karşılık bulduğu türden bir gerçeklik… İşte bu konunun, haccın belki her anının yeniden ve tekrar tekrar kayda alınması kadraja sığdırılması, sinemaya aktarılması gerekir.
Standart hac yolculuğu için yapılmış eğitsel video parçası, belgesel ya da tanıtım filmi pek sinematografik görünmez. Dolayısıyla bir ibadeti yerine getirmek için niyetlenenler dışında alıcısı, izleyicisi, meraklısı da bulunmaz. Bu ilgi uyandırmama durumu, sinemanın ya da sinemacının uygulaması gereken ilkeler gereği değildir ama belgeselin sanatsal karşılıkları beyaz perde için her daim sorgulanır. Nihayet seyirci, kurgulanıp kadraja alınmış, sürükleyici olduğunu varsaydığı bir dramanın etkisi altına girmeye çok daha yatkındır. Kuşatıcı bir öykü ve yarı akademik bir makale ya da deneme ayrımı gibi… Öykünün edebiyat adına ifade gücüyle herhangi bir yazınsalın okuyucudaki kalıcılığı gibi… Anlamsal bütünlük, sürükleyicilik, kavrayıcılıktan öte sanatçının hikâye anlatma kabiliyetinin muhataplardaki yansısı gibi… Gerçi hac ibadetinin belgesel formunda gerçeği de gösterilse izleyici ve uygulayıcı için, içinde bulunduğu vaziyetin imkân ve şeraiti değişmez. Namaz görüntüsünün gösterip yaptırma bağlamında namaz kılmayı karşılamadığı gibi hac yolculuğunun meşakkatli ya da gayet keyifli görüntüsü hac yapmanın hazzını izale etmez.
Mistik bir bakış açısıyla yola çıkmak, zamanla aynı yere dönüşü getirir. Muhtemelen sufizmin felsefeyle birazcık örtüştüğü yer de bu açıdır. Çeyrek asır evvel bir radyo programında İhsan Fazlıoğlu’nun “Bir an evvel yola çıkmalı… Yola İstanbul’dan çıkmalı… Dahası İstanbul’a dönmek için çıkmalı…” şeklinde tarif etmeye çalıştığı döngü, bu varsayıma yorulabilir. Ya da herhangi bir yorum gerekmeksizin insan, çıktığı her yolun yoruculuğunu, meşakkatini, zorluğunu, yaşadığı hayatın romantik yanlarına değil de geçiciliğine dayandırır. Nihayet her yolculuk geçicidir ve insan, emekli olduğunda rahata ereceğini umanlar gibi mukim olacağını bildiği bir başka âlemde ilelebet rahata ereceğini umar.
Sinema tarihinin fin / cut / the end / son’a dair klişesi “Ve sonsuza dek mutlu oldular.” yerine yönetmen, ismini bağışlamadığı başrol oyuncusunun sonsuza doğru mutlu mesut gittiğini belirtmenin sanatını yapar. Kutsal topraklarda bıraktığı oğul ise filmin sonunda gerçeklik algısının dışına taşıp bir aydınlanma, epifani yaşamaz. Tüm yolculuğu birlikte geçirdikleri külüstür aracı satıp eline geçen meblağdan ihtiyaç sahibi olanın hakkını vermesi gerektiğini öğrenmiş, yeryüzünün bu tür küçük hareketlerle devindiğinin farkına varmış görünür. Belki babasını bir başka âleme götüren iştiyaka iştirak etmemiştir ama bu istemeden girdiği yolculuk, her yaşayanda fark edilebilecek kadar onu da oldurur. Belki amaç sadece budur. Hac, oldurur, olgunlaştırır.
Orijinal İsmi
Le Grand Voyage
Süre
1 saat 48 dk
Tür
Dram
Yönetmen
Ismael Ferroukhi
Senarist
Ismael Ferroukhi
Yapımı
Fransa, Fas
2004