İSLAM’IN
İKİ ŞİARI:
HAC VE
KURBAN

Aliye DORUK

İslam’ın sembolleri, şeairi olan pek çok değerimizde İbrahim Halilullah’ın hatırası vardır. O, Kâbe’i Muazzama’yı oğlu İsmail’le birlikte yeniden inşa etmiştir. Türlü hikmetlerle dolu hac ibadetini insanlığa o göstermiştir. Allah’a yakınlık arayışımız olan kurban ibadeti onunla özdeşleşmiştir. İbrahim’in (a.s.) inkârcılara Allah’ın varlığını ispat etme gayreti, ümmete öncülüğü, tevhid yolundaki kutlu yürüyüşü, hicreti, sabrı ve metaneti, şükrü ve cömertliği, Kerim Kitabımızda yer alan ve her biri kulluk şuurunun bir yansıması olan duaları bizim için güzel örneklerdir.
İbrahim (a.s.) denince akla onun tevhid mücadelesi gelir. İbrahim Peygamber, inancı uğrunda yanardağlar misali ateşe atılmayı göze almıştır. Allah’a iman ve kulluğun nasıl olması gerektiğini bütün insanlığa göstermiştir. Kula kul olmayı reddetmiştir. Hak, hakikat, adalet ve doğruluk yürüyüşünden asla geri dönmemiştir.
İbrahim (a.s.) denince akla vahdet gelir, ümmet gelir. O, bir evlat ile bir ümmet kurmuştur. Kendisinden sonraki bütün peygamberlerin, bütün müminlerin atası olma şerefine ulaşmıştır. Hz. İbrahim’den sonra gelen her bir peygamber, onun duasında yer almıştır.
İbrahim (a.s.) denince akla teslimiyet ve sadakat gelir. O, ciğerparesi İsmail’le zorlu bir imtihana tabi tutulmuştur. Bu imtihanda bütün varlığını Allah’a adama kararlılığını göstermiştir. İşte tam da sözün burasında gelin yaşanan hadiseye bir göz atalım: “Hz. İbrahim, eşi Hz. Hacer ve oğlu Hz. İsmail’i çölün ortasında Rabb’ine emanet ettikten yıllar sonra tekrar yanlarına geri döndü. Ancak Hz. İbrahim’i bekleyen ağır bir imtihan daha vardı. Bu imtihan, Allah’ın emri karşısında gerektiğinde canından ve cananından vazgeçebileceğini göstermek olacaktı. Bu imtihanın asıl amacı, Hz. İbrahim’in tevhid mücadelesinden alınacak dersleri hatırlatmaktır. Onun çok sevdiği oğlunu bile Allah uğrunda feda etmekten kaçınmayacak kadar ilahi iradeye teslim oluşundan ders almamızı sağlamaktır. Yine oğlunun da yaşının küçüklüğüne rağmen aynı teslimiyet şuuruna sahip olduğunu bir ibret vesikası olarak ortaya koymaktır.
Hz. İbrahim ile oğlu İsmail’in, Allah’a olan aşklarının sınandığı yerdir Mina. Bu sınavda Hz. İbrahim, ahir ömründe kendisine bahşedilen biricik oğlunu Allah için kurban etmek; İsmail ise bu uğurda canını vermek gibi çok ciddi bir sınavdan geçmektedir. Bir tarafta Allah’ın emri ve aşkı, diğer tarafta ise ciğerparesi vardır ve her ikisi de sınanmaktadır. Allah sevgisi mi, evlat sevgisi mi? Allah sevgisi mi, yaşama arzusu mu?
Hz. İbrahim, durumu oğluna açar ve görüşünü sorar. Hz. İsmail’in cevabı kısa ve nettir: “Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap! İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın!” (Saffât, 37/102) Bu cevap üzerine Hz. İbrahim, sevgili oğlunu Allah yolunda kurban etmeye karar verir ve Mina’nın yolunu tutar. Allah’ı her şeyden, herkesten daha çok sevdiğini, Allah’a olan aşkının her şeyin üstünde olduğunu ispat etmek üzere çıkar yola. Ancak peygamber de olsa baba olabilmek için neredeyse tam bir asır bekleyen Hz. İbrahim’in karşısına o esnada şeytan çıkar. Bu kez, bir tarafta Allah’ın emri, diğer tarafta şeytanın vesvesesi vardır. Hz. İbrahim, tercihini Allah sevgisinden, ebedî aşktan yana kullanır. Kendisini Allah’a yaklaştıran yolda karşısına çıkan şeytanı, bugün taşlamanın yapıldığı yerlerde defalarca taşlar. Neticede baba-oğul ikisi de Allah’ın emrine teslim olurlar ve bu ağır sınavı kazanırlar. (Sâffât, 37/103-107)
Hz. İbrahim, daha önce yakılmayı göze alacak derecede tehlikelere göğüs gererek putperestlere karşı mücadele verdiği gibi bu defa da evladını kurban etme buyruğuna da tereddütsüz boyun eğmiş; bu büyük özveriye karşı Yüce Allah hem onun vaktiyle ateşte yanmasını önlemiş hem de şimdi oğlunu ölümden kurtarmıştır. Bu olay bize İbrahim’in (a.s.) sadakatini İsmail’in (a.s.) teslimiyetini gösteriyor. Bir hakkı da teslim edelim ki o da Hacer annemizdir. O öyle bir çocuk yetiştirmiştir ki ferman Hak Teâlâ’dan ise canını seve seve verecek kemale ermiş imana sahip bir çocuk.
Bu Kur’an kıssasından alacağımız hisse, Allah yolunda kendimiz veya ailemizin başına bir musibet geldiğinde hatta musibetlerin en büyüğü olarak gördüğümüz ölüm geldiğinde sabretmek olacaktır. Küçük yaşına rağmen, “İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın.” diyerek sabır dersi veren Hz. İsmail misali sabrı kuşanmamız gerekecektir.
Oğlu İsmail (a.s.) ile Kâbe’yi inşa eden (Bakara, 2/127) Hz. İbrahim ve ailesinin yaşadıkları, her hac mevsiminde âdeta yeniden canlandırılır Müslümanlar tarafından. Onların mücadelesi bir kez daha hatırlanır bütün güzellikleriyle.
Dünyaya ait her şeyi terk ederek Allah’ın emrine uymak ve O’nun rızasını kazanmak üzere çıkılan kutlu bir yolculuktur hac. Bu yolculuğun her bir durağında hayatımıza rehberlik edecek nice ibret ve hikmet vardır.
Kefen misali ihrama girmekle başlar hac yolculuğu. İhrama girmekle sadece elbiselerinden kurtulmaz mümin. Aynı zamanda kin, nefret, öfke ve hasetten de arınır. Dünyevi hırs ve arzularından sıyrılıp sadece Rabb’ine yönelir.
Bir vuslattır hac. Rahmet dolu bölgeye yapılan yüce bir özlemdir. Bu özlem; Hz. Âdem (a.s.) ile başlayan; Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. Hacer ve Resûlullah’ın (s.a.s.) zamanına ulaşan bir süreçtir. Efendimizin yaşadığı yerleri görme, onun ve ashabının soluduğu havayı teneffüs etme arzusu için yapılır. Müslüman; renkleri, dilleri, ülkeleri farklı ama gayeleri aynı olan mümin kardeşleriyle birlikte telbiye getirerek şöyle niyazda bulunur: “Buyur Allah’ım buyur! Emrindeyim buyur! Senin hiçbir ortağın yoktur. Allah’ım buyur! Hamt sana mahsustur. Nimet de senin, mülk de senindir. Senin hiçbir ortağın yoktur.” (Buhari, Hac, 26; Müslim, Hac, 19-21) Dünyalıklarından sıyrılıp ihrama bürünen her Müslüman, Allah katında değerli olanın mal, makam ve mevki değil, yalnızca iman, ibadet ve güzel ahlak olduğunu idrak eder. “Müminler ancak kardeştirler.” (Hucurât, 49/10) ilahi hitabındaki din kardeşliğini yürekten hisseder.
Günde en az beş vakit kendisine yöneldiğimiz Kâbe, yeryüzünde âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk binadır. (Âl-i İmrân, 3/96) İlk defa Hz. Âdem tarafından inşa edildiği rivayet edilen Kâbe-i Muazzama, pek çok defa tamir edilmiş veya yeniden yapılmıştır. Daha sonra Kâbe, Allah’ın emriyle Hz. İbrahim (a.s.) ve oğlu Hz. İsmail (a.s.) tarafından yeniden inşa edilmiştir. Hac yolcusu Kâbe’yi tavaf ederken, ilahi iradeye teslimiyetini pekiştirir. Yolculuğunun ölümle bitmeyeceğini hatırlar; sonsuz ahiret hayatı için hazırlık yapar.
Hepimizin bildiği üzere Allah’ın evini ziyaret edenler Allah’ın misafirleridir. Böyle bir misafirliğe icabet, insan için güzel bir lütuftur. Bu misafirlerin yaptığı ibadetler sevap hanelerini taçlandırır. Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Benim mescidimde eda edilen bir namaz, Mescid-i Haram hariç, diğer mescitlerde eda edilen bin namazdan daha hayırlıdır.” (Nesai, Mesâcid, 4)
Safa ile Merve arasında say eden hacı, Allah’ın rahmetini ve manevi kurtuluşu arar. Allah ve Peygamber’den habersiz bütün çocukların acısını yüreğinde hisseder. Ümmetin İsmaillerine; çocuklarına ve gençlerine dua eder, onların istikamet üzere yetişmeleri için gayret gösterir.
Resul-i Ekrem Efendimizin müjdesi, adım adım haccı yaşayan her Müslüman’ın yüreğinde karşılık bulur: “Allah tarafından kabul edilmiş haccın karşılığı ancak cennettir.” (Buhari, Umre, 1) Bu müjdeye nail olmak isteyen hacı adayları Arafat’a çıkar, mahşerin provasını yapar. Arafat; hakikati bilmek, marifete ermek, ölmeden önce kendini hesaba çekmektir. Vakfe; Rabb’imizin huzuruna mal, makam şöhret gibi dünyalıklarla değil, iman, ibadet, salih amel ve güzel ahlakla çıkacağımızı öğretir bizlere.
Arafat vakfesinden sonra bir sel gibi akarak Müzdelife’ye gelen hacılar, buradan Mina’ya geçer. Müzdelife, ikinci kez Allah’ın huzurunda vakfeye durarak bilinçlenmek; Mina ise dünyalık sevgileri aşıp sadece Allah’ın rızasını temenni etmektir.
Cemeratta şeytan taşlayan mümin, aslında şeytanla beraber kendisini günaha davet eden nefsini, hırsını, tutkularını da bir bir taşa tutar. Sonra ziyaret tavafını yapmak üzere Kâbe’ye yönelir. Bakışlarını Kâbe’ye, gönlünü Hakk’a çevirir.
Hac esnasında kesilen kurbanlar ise Allah’ın nişaneleridir. Ancak kesilen hayvanların ne etleri, ne de kanları Rabb’imize ulaşacaktır. O’na ulaşacak olan yalnızca takvamızdır. (Hac, 22/37)
Hac, mümin için tam manasıyla bir dönüm noktasıdır. Hacılar Hz. İbrahim’in vefasını, Hz. İsmail’in teslimiyetini, Hz. Hacer’in tevekkülünü kuşanır. Onlar gibi Hak yoluna canını kurban etmeye adanır. Peygamberimizin ayak izlerinin olduğu yerlerde dolaşan her hacı; sabrı, şükrü, dirilişi ve huzuru bir arada yaşar. Bu kutsal yolculuk için heybesini takva azığıyla dolduran mümin, azığını tüketmemek adına her türlü kötü söz ve olumsuz davranıştan uzak durmalıdır. Hac ibadetini yaparken hiçbir canlıyı incitmemeli ve tabiata asla zarar vermemelidir. O güne kadar yaptığı hataları ve işlediği günahları arkasında bırakarak mübarek beldelerden ayrılan hacı, kalan hayatında bir daha bu yanlışlara dönmemelidir.