BİR İDRAK VE
AHLAK MESELESİ OLARAK
ÇEVRE
Mustafa IRMAKLI
DİB Strateji Geliştirme Başkanı
Evren tüm canlıları ve çeşitliliğiyle bir bütündür. Âlemde her varlığın ve nesnenin birbiriyle muhteşem bir bağı ve ilişkisi vardır. İnsanın varlık âlemindeki en temel özelliği ve yetkinliği ise söz konusu harikulade sistemi idrak edebilecek donanıma sahip olmasıdır.
Esasında varlığı ve varoluşu, evreni ve evrendeki konumunu, hikmet ve gayeyi anlamak ve anlamlandırmak insanoğlunun en kadim ve çetin meselesi olmuştur. Vahyin kılavuzluk ettiği tasavvura göre bütün unsurlarıyla âlem, yüce bir yaratıcı tarafından, yok iken var edilmiştir. Dolayısıyla hiçbir şey, tesadüf, anlamsız ya da gelişigüzel değildir. Kur’an-ı Kerim’de tabiattan ve evrenden bahseden yüzlerce ayet söz konusu hakikate vurgu yapar. Yerin ve göklerin yaratılışından, yıldızlardan, dağlardan, ovalardan, akarsulardan, hayvanlardan, mevsimlerden, bulutlardan, topraktan, bitkilerden bahseden ayetler bir yandan kâinattaki muhteşem nizama dikkat çekerek Yüce Yaratıcı’ya işaret ederken diğer yandan insanın tüm bunlarla olan ilişkisine dair mesajlar da içerir. En açık ifadesiyle insan dünya dediğimiz gezegenin içindekilerle var olabilen ve yaşayabilen bir varlıktır. Bu meyanda âlemdeki her nesne ve zerre insana varoluşun hakikatini ve hikmetini gösteren birer ayet ve ibret vesikasıdır.
Çevre farkındalığının imanla sıkı bir ilişkisi vardır.
Bütüncül bir bakışla ele alındığında iman, her varlığı ve nesneyi Allah’ın varlığı ile beraber düşünmeyi gerektirir. Zira evreni ve çevreyi de bir düzen ve hikmet ile yaratan Allah’tır. Bu meyanda insanın ve evrenin varoluşunu yüce bir yaratıcının varlığı ve muradı ile izah eden İslam düşüncesi ve kelamı bu paradigmayı “gaye ve nizam delili” olarak formüle etmiştir. Buna göre kâinattaki varlıklar ve işleyen muhteşem nizam Allah’ın varlığının en güçlü delilidir. Nitekim içinde bulunduğumuz evren, yer-gök ve ikisi arasındaki her şey, ilahi bir düzen ve şaşmaz bir ölçü ile bir gaye ve hikmete dayalı olarak Yüce Allah tarafından yaratılmıştır. (Kamer, 54/49; Yûnus, 10/5) Tabiatın işleyişinden gezegenlerin hareketlerine kadar evrenin tabi olduğu tüm fizik, biyoloji ve sosyal yasaları da mükemmel bir düzen içerisinde tayin eden O’dur. Dolayısıyla en küçük zerresinden en büyük kütlesine kadar, kâinattaki canlı cansız her şey, Yaradan’ın takdir ettiği bir nizam içinde varlığını devam ettirmektedir. Söz konusu devasa evren içerisinde insanın özel bir konumu ve görevi vardır. Başta akıl nimeti olmak üzere pek çok üstün özellikle donatılan ve vahye muhatap kılınarak ilahi rehberliğe mazhar olan insanın yeryüzünde en temel vazifesi varoluşunun gaye ve hikmetini idrak ederek ona uygun şekilde yaşamaktır. Bunun en açık ifadesi ise âlemlerin Rabb’ine samimiyetle iman ederek vahyin kılavuzluğunda, güzel ahlaka dayalı bir hayat yaşamak; yeryüzünde marufun, iyilik, merhamet ve adaletin teminatı olmaktır. Bu bağlamda insanın Rabb’ine, kendine, ailesine, topluma ve tabiata karşı sorumlulukları vardır. İnsanın tabiata karşı sorumluluğu, tabiatın bir nimet ve emanet olduğu bilinciyle, onu tahrip etmeden imkânlarından istifade etmektir. Bu gerçeklik ve sorumluluk ihmal edildiğinde pek çok sorunun yaşanması kaçınılmazdır. Nitekim bugün insanlığı kuşatan küresel musibetlerin, afetlerin, çevresel krizlerin en büyük sebebi, insanoğlunun tabiata karşı tamahkâr ve hoyrat şekilde davranmasıdır.
Çevreyle ilişki, sorumluluk duygusunun en açık görüldüğü alandır.
Dünya tüm insanların ortak evi olarak yaratılmış ve insanoğluna emanet edilmiştir. Bu evin tüm sakinleri ortak bir şuur ve sorumlulukla hareket ederse yeryüzünde huzur ve güven olacaktır. Dolayısıyla herkes yeryüzünün her yerine bu bilinçle bakmak zorundadır. Müminler için “Yeryüzü mescittir.” (Nesâî, Mesâcid, 42) beyanıyla ortaya konan hakikat, küresel bir sorumluluk bilincini de ifade eder. Dünya tüm ekolojik unsurlarıyla insana emanettir. Ve insan yeryüzündeki hiçbir şeye gelişigüzel ve hoyratça yaklaşamaz. Her şeyden önce insan, Allah’ın evrene koyduğu ve sünnetullah kavramıyla ifade edilen evrensel yasalara uymaya mecburdur. Müslümanlara göre kâinat bir hakikat kitabı gibidir. Evrendeki her canlı ve her nesne insana Allah’ı hatırlatan bir ibret ve hikmet vesikasıdır. Çevreyle böylesine derin ve güçlü bir bağ kuran yaklaşımın elbette önemli ve vazgeçilmez ilkelerinin olması gerekir. Dolayısıyla çevre söz konusu olduğunda emanet, merhamet, nimet ve sorumluluk gibi temel kavramlar öne çıkmaktadır. Aynı şekilde yeryüzünde her canlının hakkı vardır. Zira havada, suda, karada yaşayan küçük büyük her canlının hayatta bir işlevi de vardır. Ekosistemin bozulması hayatın yaşanmaz hâle gelmesi sonucunu doğuracaktır. Bu bağlamda küçük ya da büyük her davranışın insan olma ve insan kalma terazisinde bir ölçüsü vardır. Öyle ki adalet, zulüm, güzel ahlak gibi kavramlar insanın çevreyle ilişkisinde de merkezde yer alır. Örneğin Allah’ın yeryüzüne koyduğu doğal yasalara uymak ve onu korumak adaletin gereğidir. Söz konusu gerçekliği hiçe saymak, doğadaki kanunları dikkate almamak vahim bir hatadır. Çevreyi tahrip etmek, kirletmek zulümdür. Çevreye duyarsızlık varlığa kötülüktür. Havayı, suyu, toprağı kirleten insan, gelecek nesillere ve kendi geleceğine en büyük kötülüğü yapmış olacaktır. Nezaket ve zarafetle yaklaşmak ise her şeyden önce güzel ahlakın bir göstergesidir.
Burada ifade edilmesi gereken önemli bir husus da çevreye karşı idrak ve sorumluluk bilincini kuşanmak aynı zamanda Allah’a karşı bir şükran ifadesidir. Çünkü tüm unsurlarıyla çevre âdeta insanın iyiliği için var edilmiştir ve insana hizmet etmektedir. Kur’an-ı Kerim’de bu gerçek; “Göklerde, yerde ne varsa hepsini Allah’ın sizin hizmetinize verdiğini ve açıkça yahut gizlice üzerinizdeki nimetlerini tamamladığını görmediniz mi?” (Lokmân, 31/20) ve “Göklerdeki ve yerdeki her şeyi kendi katından (bir nimet olarak) sizin hizmetinize verendir. Elbette bunda düşünen bir toplum için deliller vardır.” (Câsiye, 45/13) ayetleriyle çarpıcı şekilde beyan edilmektedir. Şükür, nimetin sahibini tazim etmek ve nimeti, Yaradan’ın istediği şekilde kullanmaktır. Bu bağlamda çevreye karşı duyarsızlık nimete karşı şükürsüzlük demektir.
İnsan kendisiyle yüzleşmek ve hakikatle buluşmak zorundadır.
“Bilgi çağında” insan, varoluşun hikmetini, yaratılışın anlamını ve eşyanın tefekkürünü kaybetmiştir. Bireysel boyuttan küresel alana, yaşanan bunalımların, felaket ve trajedilerin en ciddi sebeplerinden biri, insani değerlerin ötelenmesidir. İnsanın çevreyle, varlıkla insicamının bozulmasıdır. Yani yaşanan esasında büyük bir mana ve merhamet krizidir. Hakikatin kaybedilmesi derin bir anlam krizine, merhametin yitirilmesi ise vahim bir ahlak krizine yol açmıştır. Böylece insan eşya, varlık ve toplumla ilişkilerde güzel ahlakı ve hukuku yok sayarak kendi huzuruna ve geleceğine kastetmiştir. Nükleer, kimyasal, biyolojik silah denemeleri güç yarışına dönüşmüş, dünyayı defalarca yok edebilecek silahlar üretilmiştir. Modern dönemin anlam ve ahlak krizi, insanın tabiatla ilişkisini de âdeta bir kavgaya endekslemiştir. Açgözlülük, tamahkârlık, cehalet, insanı tabiat karşısında saldırgan bir konuma sürüklemiştir. İnsan, Allah’ın tabiata koyduğu yasalara uygun hareket etmek yerine doğayla savaşmayı tercih etmiştir. İnsanın ve tüm varlığın doğayla ontolojik bütünlüğü ve uyumu göz ardı edilmiştir. Binlerce yıldır insanoğlunun tabiata dair edindiği tecrübe ve birikim de hiçe sayılmıştır. Ürettiği devasa makineler ve ileri teknolojinin insana doğa karşısında üstünlük sağlamadığı, çevresel felaketlerle bir kez daha açıkça ortaya çıkmıştır. Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, insanların elleriyle yaptıkları sebebiyle karada ve denizde düzen bozulmuş, yeryüzünde fesat ortaya çıkmıştır. (Rûm,30/41) Bu türbülanstan çıkışın ilk hamlesi, insanlığın kendisiyle yüzleşmesi ve varlığın anlamını tefekkür ederek yeni bir başlangıç yapma iradesini ortaya koymasıdır. Doğayla ve toplumla ilişkisinde sorumluluk duygusunu ve hukuku egemen kılmasıdır. Zira insanı değerli kılan, kalbinden çevreye taşıdığı sevgi, merhamet ve sorumluluk duygusudur. Ulaşım ve bilişim çağında hayatı kolaylaştıran gerçek imkân, teknolojiden önce merhamet ahlakıdır. Zira söz konusu gelişmeler ancak merhamet zemininde kaldığında insanlığın iyiliğine hizmet etmekte, merhamet olmayınca ekonomi, eşya, teknoloji küresel fesadın teknik enstrümanlarına dönüşebilmektedir. Havaya, suya, toprağa karşı hoyratça bir yaklaşım tüm varlık dünyasının hayatını ve geleceğini altüst edecektir. Havayı, suyu, toprağı, dağları, ovaları, nehirleri bir dost, yâren, sırdaş, yurt gibi benzetmelerle dile getiren pek çok edebî metin, esasında söz konusu unsurlara hikmet ve irfan ile yaklaşmanın ve onlara değer vermenin bir tezahürüdür. İnsan tabiatla ilişkisinde değerler ekseninde davranmaktan vazgeçtiğinden beri yeryüzü küresel musibetlerle kuşatılmakta ve insanoğlu kendi elleriyle yaptığı vahim hataların bedelini acı ve ağır şekilde ödemek zorunda kalmaktadır.
Elbette çevre duyarlılığının en yüksek düzeyde Müslümanlarda olması beklenir. Çünkü Kur’an, çevreye bir nimet ve emanet şuuruyla bakmayı öğretmektedir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), hayatıyla çevre ahlakı konusunda çok üstün bir örneklik ortaya koymaktadır. Ağacın ve yeşilin önemini, “Birinizin elinde bir hurma fidanı varken kıyamet kopuyor olsa bile derhâl onu diksin!” (İbn Hanbel, III, 184) yaklaşımından daha güçlü ortaya koymak mümkün değildir. “Bir ağacın ya da ekinin ürününden diğer canlılar faydalandığında onu sadaka sayan” (Buhari, Edeb, 27) bir inançtan daha engin bir bakış olabilir mi? Diğer yandan bir cam şişenin, bir plastiğin doğada binlerce yıl kaldığını, kimyasal atıkların tabiatı telafisi mümkün olmayacak şekilde tahrip ettiğini düşündüğümüzde, çevre hassasiyetinin, sorumluluk bilincinin, geri dönüşüm uygulamalarının önemi açıkça görülecektir.
Şimdi yegâne çözüm, daha da geç kalmadan idrak, sorumluluk, hukuk ekseninde yeni bir çevre ahlakı inşa etmektir. Bireysel boyutta, bir plastik parçasının tabiata verdiği zararın farkında olarak davranan, küresel düzeyde, bir nükleer denemenin sebep olduğu korkunç tahribatın bilinciyle tavır alan bir duruşu egemen kılmaktır.