KAPANMAYAN
HESAP: AZİZ
Ayşe ŞENTÜRK
“Haydee bismillah” diyerek yüklendi ciğer küfesini Hasan Emmi. Hamdini de şükrünü de peşi sıra ekleyiverdi. Naime Hatun yine hünerini döktürmüş, kavurmanın kokusundan belli, diyordu kendi kendine. Her defasında aynı ayarı tutturup aynı lezzeti yakalamayı nasıl da başarıyor diye şaşırmaktan kendini alamıyordu. Öyle ki müşteriler, daha küfenin kapağını kaldırır kaldırmaz “Bugün Naime Teyze yapmamış Hasan Emmi, sen yapmışsın.” deyiveriyorlardı. Aynı malzemeyi aynı ölçüde kullansa bile bir türlü Naime Hatun’unki gibi olmuyordu Hasan Emmi’nin yaptığı.
Dile kolay, yirmi sene önce genç bir delikanlı iken hayata tutunma mücadelesiyle başlamıştı bu işe. Sonra eşi Naime, oğlu Aziz, kızları Fahriye, Kibar, Emine ve Fatma da dâhil olmuş, âdeta küçük çaplı bir aile şirketi kurmuşlardı. Ve bu şirkette Naime Teyze’nin ünü Hasan Emmi’yi çoktan geçmişti.
Çarşamba ve pazar günleri satışa çıkmazlardı, pazar günü alet edavatın temizlik, bakım zamanıydı. Çarşamba ise merkezdeki büyük pazara giderlerdi, mezbahanelerin haftalık kesim zamanı olan bu günü taze ve kaliteli ürün alabilmek için kaçırmamak gerekiyordu.
Yufka yürekli ama işinde pek mahir ve titizdi Hasan Emmi. Tüccarlar bunu bilir, asla kötü malzeme veremezlerdi ona. Daha eline almadan görünüşünden, kokusundan anında fark ederdi kalitesini. Kavurmalarının lezzeti meşhursa bunu Naime Teyze’nin hünerli elleri kadar bu konudaki Allah vergisi becerisine de borçluydular. Kabul etmek lazımdı, her alışveriş esnasında içinden bu düşünceler geçer ve bunun haklı gururunu yaşardı Hasan Emmi. Tabii iyi ürünü anlamak kadar doğru vakti, doğru zamanı da bilmek, kollamak, sabah daha tan yeri ağarmadan yola çıkmak gerekirdi, yol uzundu.
Aziz hiç sevmezdi çarşambaları. Bir hengâme, bir koşturmaca, bir telaşe giderdi o gün. On altı yaşındaki Aziz bir an önce bu alışverişi tamamlayıp mahalledeki arkadaşlarıyla buluşmayı isterdi. Tamam satışı babasıyla beraber yapsındı ama mal almaya onun gitmesine ne gerek vardı. Böyle düşünerek hisleniyordu tazecik yüreği. Oysa kendi yaşadığı zorlukları yaşamasın istiyordu oğlu için Hasan Emmi. Kendi göremediği, alamadığı baba desteğini sonuna kadar ona verme gayretindeydi. Hayata hazırlıyordu kendince can paresi Aziz’ini.
O çarşamba da aynı oldu, evin erkekleri alışveriş yolculuğu dönüşü istirahat için köşelerine çekildiler. Evlerinin yağ yeşili, geniş oymalı ahşap kapılarının tokmağına vurulduğunda akşam ezanını yeni okuyordu mahalle camisinin hocası. Güneş koyu kızıllık görüntüsünü akşam karanlığına yeni yeni bırakıyordu. Naime Teyze kim o diyerek dışarıdan gelecek sesi bekledi. “Ben Selman Naime Anne, Aziz geldi mi diye sormak istemiştim.” Aziz’in en yakın arkadaşlarındandı bu genç ve mahallenin diğer delikanlıları gibi Naime Anne diye sesleniyordu. Çocukluklarından beri beraber oynar, beraber gezerlerdi Aziz’le. İki-üç ev ötede, tam dönemeçteydi evleri. Anne-babası da kimseye karışmayan, işlerinde güçlerinde insanlardı. Fakat pek hazzetmezdi Hasan Emmi ve Naime Anne Selman’dan. Adını koyamadıkları bir huzursuzlukları vardı, özellikle de Naime Anne’nin. Akşam akşam ne demeye gelip de Aziz’le görüşmek istedi ki, diye düşündü Naime Anne. Zira Selman da en az Aziz kadar iyi bilirdi ki akşam namazı sonrası dışarıda gezmelere izin vermezdi Hasan Emmi. Ailenin mahrem vaktiydi bu vakitler ve çok önemli bir sebep olmadıkça kimse evden çıkmazdı.
Böyle düşünceler içindeyken “Geldi, bekle evladım, sesleneyim Aziz’e, arka sofada dinleniyordu.” deyiverdi Naime Anne. İki arkadaş evin geniş merdivenli, biraz küçükçe ancak bir sedir sığabilen ön sofasında sohbete başladılar. Hâllerinden koyu bir muhabbete daldıkları anlaşılıyordu. Bahçenin sonundaki taş yola geldiklerinde sesleri iyice duyulmaz olmuştu. Bu ana şahitlik eden avlu kapısı dile gelip konuşabilseydi her şey daha farklı olur muydu acaba, kim bilir. Belki bazı hesaplar ahirete kalacaktı ya da.
Ertesi gün baba-oğul her zamanki gibi sabah evden çıktılar. Haziran sıcaklarında kavurmaların bozulmaması için sabah ve ikindi vakti iki kez çıkıyorlardı satışa. Kuşluk vaktinin ikinci yarısında ilk satışlarını yapar, eve gelirlerdi bu nedenle. Sonra Hasan Emmi öğle kaylulesi yapar, namazını kılar ve Naime Anne’nin taze taze yaptığı kavurmaları küfeye koyarak dumanı üstünde yola koyulurlardı oğluyla.
Aziz, arkadaşlarıyla vakit geçirirdi öğle molalarında. Bugün de Selman’la buluşacaklardı akşam anlaştıkları gibi. İki genç sıcak yaz havasında biraz ferahlamak için evlerine çok da uzak olmayan baraj ırmağına gidecekler, yüzeceklerdi. Aziz başta pek yanaşmasa da bu teklife arkadaşının isteğine kayıtsız kalamadı. Babası ne derdi emin olamıyordu. Ama neden olmasındı.
“Olmaz.” dedi Hasan Emmi, ”Biraz dinlenip, namaz kılacağız oğul, olmaz. Hem yarın büyük pazara gideceğiz ya, hazırlık yapmamız lazım.” ”Gitme oğul.” dedi Naime Anne, “Baban doğru diyor, işimiz çok. Hem bir pazar günü babana deriz, götürür nasılsa.” Öğle namazı için tekbir aldı Hasan Emmi, Naime Anne de kavurma işlemlerine başlamış, ocağa geçmişti. Aziz söz vermişti arkadaşına, istiyordu gitmeyi, babam namazdan sonra biraz uyur, anam da işlerini ancak bitirir nasılsa, o sırada ben çoktan dönmüş olurum diyerek sessizce yol aldı bahçe kapısından. Sessizce gidiyordu Aziz, sessizce gidiyordu evlerinden, bahçelerinden ve hayatlarından... Öyle bir gidiş…
Hasan Emmi namaz sonrası uyuduğundan ancak kalktığında anlayabilmişti Aziz’in gittiğini. Yemek hazırlığıyla uğraşan Naime Anne ve kızlar da sonradan fark etmişlerdi evin delikanlısının yokluğunu. Tamam bir çocukluk yapıp izin vermedikleri hâlde gitmişti ama bu vakit olup da neden hâlâ gelmemişti.
Gelemedi Aziz, öyle bir gelemedi ki altı gün süren aramalar sonunda ulaşabildiler ancak bedenine deli çağlayan ırmak boylarında. O gün ne olmuştu orada, Selman arkadaşını görüp de nasıl yardım etmemiş ve dahi evine gidip sessiz sedasız yatağına yatıp uyumuş, kimselere tek kelime etmemişti. Bir muamma olarak kaldı orada yaşananlar, Selman o günlerde de aylar sonra da hiç konuşmadı bununla ilgili. Gel gör ki yangın yeri Hasan Emmi’nın evi şimdi, yangın yeri gönüller… Ah oğul, ah kıymetli oğul, baba yadigârı ismi taşıyan ciğerpare oğul. Gidişine mi yanayım, gidişindeki bu bilinmezliğe mi? Allah’ın emanetiydin bize, aldı emanetini, imanımız var elbet ama bu suskunluk ama bu yaşananların bilinmeyişi kahrediyor be oğul. Güzel evlat, Peygamber’e komşu olasın oğul.
Hiçbir şey eskisi gibi olmadı olamadı o meçhul haziran gününden sonra. Bir daha ciğer satışına çıkmadı Hasan Emmi, bir daha o lezzetli kavurmalarını yapmadı Naime Anne. O zamana dek olan birikimleriyle küçük bir dükkân aldılar mahallelerinden. Üzüm, helva, ekmek satan küçük bir lokanta işletmeye başladılar. Yağ yeşili kapısı, çitlerle çevrili küçük avlusu olan evlerini bırakarak tası tarağı toplayıp Naime Anne’nin köyüne yerleşmeyi düşündüler bir ara, aynı sokakta Selman ve ailesini her gördüklerinde yaraları kanıyor ve dahi Hasan Emmi kendine hâkim olamayıp Selman’ın yakasına yapışmaktan, kendinden korkuyordu. Acının insana yaptırabileceklerinden korkuyordu. Ancak gerek kalmadı bu fikri hayata geçirmelerine. Selman’ın ailesi belki de mahallelinin ve çevrenin bakışlarından, suçlamalarından uzaklaşmak için olay üzerinden çok geçmeden terk etmişlerdi mahalleyi. Sonradan duyduklarına göre Mahmut Emmi ailesini Gavlan Köyü’ndeki akrabalarının yanına kaçırmıştı hızlıca. Oysa vicdanlardan kaçmak ne mümkündü.
Aradan geçen yıllar bu yaranın üzerinde kabuk bağlasa da gönüllerdeki yangını hiç söndürmedi. Evin küçük kızı Fatma kocaman bir genç kız olmuş, lokantada babasına yardıma bile gidiyordu. Diğer kızlar evlenip çoktan yuva kurmuştu geçen on sekiz yıl içinde. Bir tek Aziz yoktu.
Civar köy ve beldelerden gelenlerin çok olduğu çarşamba günü lokanta tıka basa dolardı. Bir hafta arayla burada buluşup görüşenler, sırf muhabbete gelenler bile oluyordu. Hasan Emmi’nin ekmek teknesi bu helvacı dükkânı. Dedikoduların havada uçuştuğu böyle zamanlarda ara ara Selman’dan da haberler çalındığı oluyordu kulaklarına; askere gitmiş, evlenmiş, oğlu olmuş diyorlardı. Ömer… Eskilerin delikanlısı ciğer satan kavurmacısı cengâver Hasan Emmi yarası hâlâ ilk gün gibi kanadığı hâlde duymazdan gelip işlerine aynen devam ediyordu böyle zamanlarda. Ama Fatma çok iyi biliyordu ki bu muhabbetlerin olduğu her günün akşamında annesiyle babası konuşur, dertleşir, sonra köşelerine çekilirlerdi. Ah be oğul, ah be güzel evlat, diye iç geçirip sessizce yanaklarına düşen gözyaşlarını usulca siliverirlerdi. Özlem dolu hasret ateşi içerlerinde her daim yanıyordu yanmasına da böyle anlarda bu ateş daha da alevleniyordu.
Naime Anne de gelmişti bu çarşamba farklı olarak, ramazana iki gün kalmıştı ve oruçlu olunan bu bir ay boyunca tadilat yaptırmak için kapatıyorlardı lokantalarını. İkindiye doğru sıcaklık yavaş yavaş çekilince insanlar daha bi kalabalık gruplarla daha bir hararetli konuşmalara başlamıştı. Bir yandan Hasan Emmi, ver şurdan soğuk soğuk bi tabak üzüm, diye sipariş verirken bir yandan da ramazanın bu sene pek sıcak mevsimlere denk geldiğinden dem vuruyorlardı. Kendilerini ortama iyice kaptıran bu insanlar öyle yüksek sesle konuşuyorlardı ki Hasan Emmi de duyuyordu bu muhabbetleri arka mutfak bölümünde yer alan Naime Anne de. “Selimlerin Yaşar borcunu ödeyemeyince tarlasını satmak zorunda kalmış, yan komşuları Hüseyin Amca pek ucuz fiyata almış, yazık olmuş. Karaların Celal İstanbul’a çalışmaya gitmiş, anasını babasını yaşlı hâliyle bi başına bırakıvermiş köy yerinde. Kunduracı Sadık’ın kardeşi traktörüyle kaza yapmış, Gavlan Köyü’ndeki Mahmut Emmilerin Selman’ın on üç yaşındaki oğlu Ömer, iki gün önce yüzmeye gittiği barajda kaybolmuş, hâlâ arıyorlarmış.”
Son cümle âdeta mıh gibi çakıldı Hasan Emmi ve Naime Anne’nin yüreğine, birbirlerinin gözlerine baktılar ve son kelimeleri tekrar ettiler istemsizce. Gavlan Köyü, Mahmut oğlu Selman oğlu Ömer, ırmakta kaybolmuş…
O an zaman durdu sanki âlem-i cihanda onlar için. Gökyüzü kara bulutlarla kaplandı. Bütün çiçekler soldu ve bütün renkler siyaha durdu zihin dünyalarında. On sekiz yıl öncesi bir film şeridi gibi geçerken gözlerinin önünden Aziz’in cenaze namazında hoca efendinin okuduğu ayet çınlıyordu kulaklarında:
"Kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onun mükafatını görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir." (Zilzâl, 7-8)