MEVSİM
DÖNGÜSÜ

Nazım TANRIKULU
BAÇEM Şube Müdürü

Saatler, günler, haftalar, aylar, yıllar diyerek tanımlıyoruz zamanı şimdilerde. Fıtrattan, bizim dışımızdaki aslolan her şeyden kopuk, bağlamını yitirmiş zihnimizin dışavurumu âdeta bu tanımlama. Oysa deli bir fırtınayla, kasıp kavuran kasırgayla, bir hasadın sonuyla, çetin geçen kışla tanımlardı beniâdem mevsimleri, o doğasıyla bütün yaşanan zamanlarda. Yaprağını geç döken ağaca, dalını kıracak kadar bereketli meyveye, yuvasına kendi gıda atıklarından kalın duvarlar yapan karıncaya bakarak çetin kışı anlayıp hazırlığını bu ilhamlarla yapan atanın doğayla abartısız uyumu, belki şimdilerde ihtiyacımız olandır.
Bizim dışımızda tüm canlılar, gelene rıza ile uyumlanarak zamanı bekler. Adına ister teslimiyet diyelim ister uyum... Açık kalple bakıldığında bu hâlleri ile ilham verir de duyanı az olur. Mevsimlere göre neden günler uzar, kısalır; neden hava soğur, ısınır?
Sonbahar canlıların yavaşladıkları bir zaman; kış kendine, içine dönüş; bahar yenilenme; yaz uzun günleriyle hareket edip işe, aşa sarılma zamanı… Tüm canlılar mevsim döngülerine uyumlanırken insan, fıtratından gelen iç sesini duyamaz. Tüm mevsimleri hep yaz gibi yaşamaya meyleden sistemi, kendi başına kendisi dert eder. Kim bilir bunca mutsuzluğu, huzursuzluğu bundandır insanın. Durup kendimize dönme olanağını vermediğimizde senelere yayılıyor yorgunluk hâli. Bu yönüyle belki de depresyon bir hâldir, bir etiket değil.
Birliğin hikmetini, bir, kendince ifade eder bir diğerine. Kimi hâl diliyle kimi zahirde ayan olan dille konuşur. Bazısı rengi, bazısı kokusu, bazısı “olduğu” zamanla açar sırrını. Zira sebepler âleminde her oluş yerli yerinde ve tam vaktinde zuhur eder derler, görünenin perde ardındakini hissedenler.
Vakta ki sebeplerin hepsi halk olur, dile gelir dilinden anlayana... Bizim en ihtiyacımız olan bitkiler tam da en ihtiyaç duyduğumuz zamanda olgunlaşır. Maviye, ala, mora boyalı olarak arz eder endamını. Sırasıyla kuşburnu, alıç, çakal eriği, ahududu, kızılcık, kara mürver... Günümüz algısıyla bakarsak kızılcık, kuşburnu c vitamini kaynağıdır, alıç kalp dostudur, kara mürver bağışıklık sistemini güçlendirir, çakal eriği ve mürver antosiyanince zengindir. Tam da mevsimsel geçiş döneminde, kışa girmek üzereyken ihtiyacımız olanı içerip sunarlar etrafındaki canlarla... Her dönemin marazı için o mevsim kendini ifade eden bitki devadır belki de, kim bilir… Buradan bakınca insanı merkeze almış bir yorum gibi gelirse birlik idrakini hatırlamalı.
Doğasına uygun olmayan bir yaşam seyrini her mevsim aynı ritimde sürdürme çabası ne büyük bir çelişkidir. Oysa ağaç yaprağını dökerek üstündeki yükü atar, karınca yuvasına çekilir, yılan kış uykusuna yatar. Ezcümle derdin kabuk olup kabuğun sürekli cilalanıp durduğu şu zamanlarda, kalbin söylediklerini daha çok duymaya, insanlık olarak mevsimlerin hâllerine uyumlanmaya, doğamızı hatırlamaya derinden ihtiyacımız var.
Bereket
Bir zamanlar, zamanın bereketini her hâlimizle hissederdik. Yılı günlere, aylara; günü saatlere, mesailere bölmezdik. Takvim, duvara asılı duran, önümüzde devamlı bakıp durduğumuz, planlar yapıp karaladığımız, ilahi planı hiç hesaba katmadığımız bir unsur değildi. Senelerin, günlerin evveli, ahiri vardı. Evvelin ahire diyeceğini, ata, imbiğinden damıtarak özlü söze dönüştürür; söz, kulağımızda küpe gibi klavuzumuz olurdu. Bilirdik bir bildikleri olduğunu. Aya, göğe, güneşe, buluta bakar; işlerimize öylece niyet ederdik. Bağımızı, bahçemizi imece ile sürer; ekinimizi, bostanımızı eker; azıcık aşımız olsun, dertsiz olsun diyerek, ne gelirse, ne kalırsa, teslimiyet içre kabul ederdik. Önümüzü kış tutmayı bilir, yaz çıkarsa da şükürle şımarmazdık. Duyardık; duyan, gücenen olduğunu. Yemek yiyene afiyet olsun der; tarlada hasada durana, dalından meyve devşirenlere kazancın çok olsun demez, bereketli olsun derdik.
Sürdürülebilirlik değildi işlerin devamlılığını, çoğalmasını tanımlayan, iş bereketi ile gelirdi, katlanarak bereketlenirdi, göze az gelse de. Bir kâse çorba, on cana can katardı da kimse doymadan kalkmazdı sofradan. Sofra Halil İbrahim sofrası olur, görenin gönlü de doyardı. Misafir, Tanrı misafiri olduğunu bilir, el gibi durmazdı. Bakardık her gelene; sormazdık in misin yoksa cin mi diye.
Derlerdi ki herkes kalbinin ekmeğini yer. Yerdik, şeksiz kalplerimizin azığını. Hanelerin yakınında vardı mutlak bir ambar. Zamanın kileriydi ambarlar. Kiminin evinin avlusunda kimilerinin ki de hanelerin ortak alanında. Yazın çalışıp ürettiğimizi, karınca gibi, kışın aş olsun, doysun kız kızancık diye saklardık ambarda. Ekinimizi doldurur; üzümü, elmayı, armudu ekinlerin üstüne aralarına koyardık. Kışın, cümle nebat kuruduğunda haşerat çekilirdi yuvasına. Zaman çıkınından çıkarırken yiyeceğimizi, mest olurduk yayılan kokudan. Öğrenmiştik her yazın bir kışı olduğunu. Günler geçer, geceler ayaz olurdu. Azdık, özdük, bir avuç idik de huzur kalbimizde öylece dururdu. Yaşamı hep masalcı ninenin ocaklık başında anlattığı masallardaki gibi düşlerdik. Biz ardımıza bakar, gidenleri görür, masal kahramanlarımızın gittiğine üzülür, gitmeye doğru yürüdüğümüzü öylece anlardık.
Zamanın izi, toprak yapılarda saklıydı, Sıvalar akar, hafıza toprağa karışırdı. Bir çocuk, yerdeki çiçeğin filizinden tohumun yaşamını; bir ihtiyar, yıkılan duvardan, kendi hatırasıyla akıbetini görürdü. Her şey devinip durur, durup devinirdi; herkes bakardı, kimi bakar görürdü. Hasılı aynasıydı eşya; gözün, gönlün ve dahi suretin aksiydi. Bir varmış, bir yokmuştu. Kuşlar da ruhlar da eser de uçar, geride hayali kalırdı.
“O zamanlar gökyüzü biçilmiş buğday kokardı / Çiğnenmiş üzüm, mısır püskülü, bostan yaprağı / Toprak kokardı insan emeğiyle yoğrulmuş / Rüzgâr serin sesli konuğuydu evlerin / Bulutlardan ağaçlardan saçlardan süzülen / Bir dirim duygusuyla doldururdu odaları / Yağmur ikinci adıydı akşamların / Günün yorgunluğu üzerine dökülen / Bir düş inceliğinde akardı sular arklarda / Dilde uzaklık türküleri tutuşturarak / İnsanlar bir soru imi gibi girip çıkarlardı / Geçimin dar kapılarından / Alın teri umut ve kaygıdan örülü / Mutluluk toprağın ve güneşin eline bakardı.”
Şükrü Erbaş’ın bu dizelerini okuduğumda rahmetli dedem ve ebemin bu evleri geliyor hatırıma. İki göz odası olan bu evin önünde ahşaptan çatılma “hayat” bulunurdu. Hayat, balkon demekti dersem, kelimenin derinliğini karşılamıyor. İki göz odanın birinde kendileri yaşardı. Bir ocaklık başında yatakları vardı, yatak hiç kalkmazdı. Dedemin kulakları askerlikten sonra duymaz olduğundan hep yüksek sesle konuşurlardı. Yüksek sesle ama bağırmadan... Duyardık aralarındaki sevgi dolu kalpten seslerini. Pencere önü çocuklara şeker sakladıkları raflarıydı. Çocuklar geldiğinde bir top şeker, bir lokum ve bisküvi verirlerdi. Onlar verirken çocuklar alırken mutluluk yayılırdı. İki odada da yüklük vardı. Yüklük, yaşamın yüklerini atmak için banyo da barındırırdı. Banyo yerine sineklik veya hamamlık denirdi.
Evin diğer odasında beş çocuğunu baş göz etmişlerdi. Odalara ev denirdi. Aşağıki ev, yukarıki ev. Bir evde evlenilirdi, dünya gördüğümüzden ibaret olduğundan, geçim derdi, geçimsizlik oluşturmazdı.
Evin altı da hayvanların eviydi. Hayvanların mırıltıları evde uyuyacaklara ninni olur, varlıkları güven verirdi. Hayvanlar da kış aylarında evin sıcağından nasiplenirdi. Her şeyin kadrinin bilindiği zamanlarda evlerin bir alanı da çaputtan kilimlerin dokuma tezgâhlarına ayrılırdı. Eskiler, eskimezdi; yamalanır elbise, dokunur kilim olurdu. Derlerdi ki aza kanaat etmeyen çoğu bulamaz. Günler günleri kovalamış, zaman akıp gitmişti. Önce dedem gitti sonra çok geçmeden ebem. Ev de göçenlerle göçüp gitti.
Nadasa Bırakmak
Her şey devinip durur, durur devinirmiș. Ve her şey tam vaktinde aslına karıșıverirmiș. Beklemesini, oluşa bırakmasını, gelene şükürle rıza göstermesini bilene mucizelerini sunarmıș yaşam. O vakit görürmüș, duyarmıș da gönül, kararıp pas tutmaktan beri olurmuş.
Saatin akrebi yelkovanı, günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovalar dururmuş. Su damlası denize, deniz yağmura hasret. Tohum çiçeğe, ağaç meyveye... Bir ağaç döker yaprağını salarak köklerini derinlere huşu ile durur bir vakit, bir böcek, bir kurbağa cümle haşerat çeker sinesine senenin yükünü, dalar derin uykusuna... Toprak bağrındaki her canı taşır, kabul eder, dönüştürür. Ölmeden ölenlere de vakti gelip solanlara da barınak olur. Nadasa bırakırsın toprağı, dinlenir, yenilenir, onlarcası filiz sürer koynunda. Kimi yeniden uyanır kimi ölür ve gübre olur başka cana. Devran sürer böylece. A benim mirim! Her şey vaktini gözler, unutma.
Yenilenmek, tazelenmek için ara vermen gerekir. Durarak, uzaklaşıp yakınlașarak kendine, tözüne özünden bakmayı bil. Bir ağaç gibi ol. Yükünü, yüklendiklerini bırak. Hașerat ol, çekil sinene, kapat duyargalarını, kendinle kal, durul…
Nadası düşün, istemeyi bırak, razı ol, yola çık, seyre dal... Kalbinin çocuk yanını koru, en yüce kalbe sığın, doğruluktan sapma, niyetini pak tut, duanın böylece kabul olunacağını unutma.
A benim canım, a cancağızım, bu da geçer ya hu ile kendini nadasa bırak, üzerinde neler ölüp bittiğini gör de anla.
Ezcümle akıp giden zaman der, yanılırsın. Sonsuzluktan bir başka sonsuzluğa seyretmededir oysa zaman. Bir başı bir sonu yoktur, kim bilir. Zamanın içinde gelip geçenlerden, izi silineceklerden birisin, bil. Çocuk saflığında ve ciddiyetinde kavra yaşamı, oyun yeri bu dünya; çocukça oyna, kayıt tutup kederini besleme.
Dur, bak, gör, duy! Akıp giden oluşa şahit ol. Önce seyret, sonra gelecek hayret, sabret.