İZ NİYETİNE
ARDIMIZDA KALANLAR
Gülşen ÜNÜVAR
Dinle yürüyen!
Kelamımla sana hoş seda gönderir, kalemimle selam dilerim. Sıhhatinden bihaberim ancak iyi ve hoş olman için hayır dua ederim. Beni soracak olursan, şükür ki gözlerim hâlâ şu fâni dünyanın güzelliğine dalacak kadar görür, kulaklarım işitir, dilim söyler, elim yazar. Yürür ayaklarım, sabahın seherinde küçük gezintilere çıkarım, kuşların henüz uyandığı vakitlere denk gelir güneşin doğuşu, güneşi ayakta karşılamayı pek severim. Dağlar öyle çok yüksek değildir buralarda, erkence yüzünü gösteriverir güneş. Nazlanmaz, salınmaz, aheste çıkmaz tepeliklerin ardından. Bu iklimin güneşi bile bir acelenin içindedir evlat. Belki de bir an evvel doğayım da aynı ivedilikle de batıvereyim, biraz kıymet bilsin insanoğlu der, biz anlamayız.
İnsan yaş alınca ne gün aynı gün oluyor ne gece aynı gece. Âlimlere sorsan bu mümkün değil ama gel bir de bana danış. Çarçabuk geçiveriyor günler, aylar, mevsimler. Evvelki vakitlerde bir saate bin iş sıkıştırır, binbir bereket görürdük. Şimdiyse kalemi elime aldım, mürekkebini koydum, kâğıdı hazır ettim, çırayı yaktım diyesiye oldu mu sana bir saat! Haydi buradan buyur. Ömür böyledir işte evlat, yaptım, yapacağım, yapıyorum diyene kadar geçiveriyor bak. Ben sana derim ki genç iken ayağın elin çalışsın, ihtiyarlayınca dilin.
Böyle deyince gülüyor bana gençler; dil ihtiyarlamaz mı hiç diye. İhtiyarlamaz ya. Dil dediğin konuşur da konuşur, bildiğini de söyler bilmediğini de. Gördüğünü de söyler görmediğini de. İhtiyarlamaz dedimse öyle dizginlerini de salıvermeyesin ha! Serbest bırakıverirsen seni rezil de eder vezir de, göklere de çıkarır yerin ta dibine de batırır. Sözlerimin ölçüsünü, kıvamını ayarlamak sana düşer, zira onu da ben üstlenirsem ne kalacak senden yana?
Ömür diyordum, bakmışsın var, bakmışsın yok. Ayak izlerin kalır bir tek geriye, o da zamanla silinir gider. İzini bile bırakamayan insanoğlu ne diye bunca didinir durur hiç anlamam. Onun yediği de bir lokma ekmek benimki de. Ben de bir bardak su ile kanıyorum o da. Bir çatının altında geçiyor ömrüm, yetiyor bana bu. Fakat çoğa tamah edenin ne gözü doyuyor ne gönlü, ne çatıdan memnun ne saçaktan, ne pencereyi beğeniyor ne kapıyı, ne bahçeden hoşnut ne perdeden. Bak ne diyor bilge; Göçecek kişi köşk ve saray yapmaz. Yürüyen kişi aylarca, yıllarca yolda kalmaz.*
Köşk geçici evlat, yol geçici, saraylar, hanlar, hamamlar geçici. Biz yalnızca yolda yürüyen insanlarız. Ne konaklayacağımız yeri bilebiliriz ne de süresini. Sadece yürüyor ve iz bırakıyoruz biz, onun da ne kadar kalacağı muamma. Ama derinlere sirayet ederse izlerimiz elbet kaybolma süresi daha uzun olacaktır. O hâlde ayağını pek basasın evlat. İzin has olsun, derin olsun, emin olsun. Bil ki; Kendin göçeceksin, adın göçecektir.* Senden geriye bir namın kalır, işte odur iz denilen. İyi bir nam bırakmak olmalı gayretin, hoş seda ile göçüp gitmek olmalı niyetin. Adın unutulur, namın kalır. Nam denilene merhamet ile varılır, hoşgörü ile adalet ile hak ile can ile varılır. Kolay değildir öyle, ha deyince nam sahibi olamaz kişi. Ha, hazırlandım da nam salmaya gidiyorum diye de bir şey yok. Düzen ile plan ile olacak iş değildir. Dosdoğruca yaşarsan, haklıyı haksızdan ayırırsan, iyinin yanında, kötünün karşısında olursan, karıncanın dahi yuvasını korursan, bir serçenin bile rızkını savunursan, gönül alıp gönül kırmazsan nam gelir, senin hayatının içine kuruluverir. Kişi göçüp gittikten sonra da iz niyetine ardında kalır. Yürümek hakkında sana verebileceğim öğüt bundan ibarettir evlat.
Mektubuma son vermeden evvel küçük bir öykü anlatmak isterim sana. Dinleyesin!
Dağda gezen meczubun birine bir çoban rastlar zamanın behrinde. Selam verip selam alırlar. Sorar çoban; ne yaparsın a ihtiyar bu ıssız dağın başında? Meczup der, ararım! Merak eder çoban; insan böyle kuş uçmaz kervan geçmez yerlerde ne arar ki? Adam; ağarmış, birbirine dolaşmış uzun saçlarını gösterir; bir ak yel esti, ak tellerimden birini bu taraflara savurdu. Çobanın komiğine gider bu cevap. İnsan bir saç telinin peşine nasıl, neden düşer yahu? Adı üstünde meczup, neyin ardına düştüğü, ne için senelerce yürüdüğü sorulur mu hiç. Üzerinde durmaz çoban, kendi hâline bıraktığı meczuptan uzaklaşır, sürüsünü de alıp varır köyüne. Üç gece mi beş gece mi geçti bilinmez; yatar, yatar, uyanır çoban. Bir merak sarar içini, sağına dönse de aynı soru soluna dönse de, gözünü yumsa da aynı merak açsa da; dağda gördüğü meczup uçup giden saç telini neden arıyordu acaba? Günlerce hatta aylarca sürüsünü aynı dağlarda gezdirse de bir daha göremez ihtiyar adamı. Yanar kavrulur cevabı duymak için ama ne çare.
İşte evlat; durup dinlemeyi bilmez, duyduğunu özümsemez isen söylenen her şey sana anlamsız gelir. Hâlbuki en anlamsız zannettiğin şeyin içinde saklıdır bazen yaşamın sırrı.
Çoban, ihtiyarın arayışını komik bulmayıp da dinleseydi şayet şöyle bir cevap duyacaktı: Bir ak tel de olsa benden bir yük kalmasın isterim dünyaya.
Dünyanın yükünü azaltanlara çıksın yolumuz. Selametle…
*Kutadgu Bilig