TEZHİP: AKIL, KALP VE RUHUN ESTETİĞİ
Feyza TURİNAY ŞEN
“Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış;
Marifet bu, gerisi yalnız çelik - çomakmış...”
Necip Fazıl
Sanat; ruha söylenen şarkı, kalbin raksı ya da insanı hayret makamına yükselten estetik bir dokunuş, hakikat kapılarını açan bir biliş.
Tolstoy, “Sanat el işçiliği değildir. Sanatçının tecrübe ettiği duyguların aktarımıdır.” der. Aristoteles de “Sanatın amacı, varlıkların dış görünüşlerini değil, onların içsel önemlerini temsil etmektir.” diye tanımlar sanatı. Picasso, “Sanatın amacı, ruhu gündelik hayatın tozlarından temizlemektir.” diyerek sanatın metafizik tesirinden söz eder. Diriliş şairi Sezai Karakoç ise “Sanatçı yaratılanı değil, yaratışı taklit etmeye çalışmalıdır. Çünkü eser yaratılanın yani, nesne, durum, olgu ve olayların taklidi oldukça değerden düşer; yaratışın her an yeni kalışındaki ve orijinal oluşundaki sırrı dile getirdiği müddetçe de yoğunlaşır.” tespitini yapmaktadır.
Çağlar boyunca sanatın pek çok tanımı yapıldı. Sanatçılar, filozoflar, düşünürler din âlimleri tarafından farklı anlatımlar, farklı yorumlar, farklı bakış açıları karşımıza çıkıyor. Bunlardan bazıları birbirine zıt, bazıları örtüşen, bazıları da hiçbirine uymayan! Yazan (anlatan) kişiler kendi bakış açılarıyla, kendi tecrübeleriyle, üyesi oldukları toplumların sosyolojik durumuyla, nihayetinde de kendi akli ve kalbî derinlikleriyle tanımlarlar sanatı.
Peki, biz bu açıklamaları okuyarak, irdeleyerek sanatın ne olduğunu kavrayabilir miyiz? Zannımca zor. Sanatı anlamak için ruhumuzla, aklımızla, kalbimizle hissetmemiz, onu hayat felsefemiz hâline getirerek özümsememiz gerekmektedir.
Van Gogh’un Yıldızlı Gece’sine bakarken veya Mozart’ın bir bestesine denk geldiğimizde, Mimar Sinan’ın bir eserini ziyaret sırasında veya Dede Efendi’nin mahur bestesini dinlediğimizde, hayranlıkla Şahkulu’nun yapraklarına bakıp ecdattan kalan kuş evlerini izlerken, Ali Üsküdârî’nin çiçek demetlerinin zarafetine hayran kalıp Kara Memi’nin desen ve renk zenginliğinin içinde kaybolurken, Yahya Kemal’in "Dönülmez Akşamın Ufkunda" şiirini okuduğumuzda veya Nazan Bekiroğlu’nun Yusuf ile Züleyha’sında ifadenin büyüsüne kapılıp kendimizi kaybettiğimizde, başımızı kaldırıp gökyüzünde her an başka bir güzelliğe bürünen bulutları izlerken ya da yere bakıp minicik bir çiçeğin içindeki katmanların ve renk cümbüşünün içine çekilirken hissettiğimiz olmalıdır sanat.
Sanat, kalbin hayretten hayrete düşmesi belki de. Baktığımız, dokunduğumuz, işittiğimiz güzelliklerin insan beyninde anlam kazanmasından daha ötede, ruhta yer etmesi, bize küçük bir kalp çarpıntısı olarak dönmesi, bu inceliklerin insan eliyle yapılsa bile Allah’ın ona bir güzellik haşmeti bahşettiğinin bilinmesi ve nihayetinde de "Boyası Allah’ınkinden daha güzel olan kimdir?" (Bakara, 2/138) ayetiyle tefekkür edilmesi. Sanırım bütün sanat dallarının insana kazandırdığı estetik haz bu olsa gerek…
Özünü tam olarak bilemesek bile kendini ifade etmek, kalıcı bir eser meydana getirmek, ayrıca iletişim kurmak için olmalı, ilk çağlardan beri insanlar mağara duvarlarına, kayalara izler bırakmışlardır. Bunların sanat hüviyetine yükselmesi tam olarak ne zamandır bilinemez. Fakat konumuz olan Türk süsleme sanatlarına ve tezhibe ilk kez Orhun Kitabeleri’nde, ressam manasına gelen “bedizci” tabiriyle denk gelmekteyiz. Fiziki olarak ise sekizinci yüzyılda Uygurlardan kalma bazı eşyalarda tezhibin ilk örneklerini görmekteyiz.
Buradan anlaşılmaktadır ki Türkler, tarih sahnesine çıktıkları andan itibaren, kendi kimliklerini ve inanışlarını estetik olarak ortaya koymuşlardır. Orta Asya’dan göç eden atalarımız, uğradıkları coğrafyaların kültürlerini de kendi potalarında harmanlayıp Türk kültürüne has estetik tesirler üreten çeşitli sanat yapıları oluşturmuşlardır.
Türklerde sanat kısıtlı kullanım alanı olan, seçkin sınıflara hitap eden bir olgu değildir. O, daima hayatla iç içedir! Kadim zamanlardaki çadır bezemelerine, kilimlerdeki motiflere, mezar taşlarına bakıldığı zaman, günümüzde kullandığımız motiflerin nerelerden geldiğini çıkarabiliyoruz. Ayrıca her motifin, her ilmeğin, her bezemenin bir manası vardır. Yeni gelini ve yaşlıyı anlatanlar ayrı, hastayı anlatanlar ayrı, evlenmek isteyen genci veya çocuklu kadını anlatan motifler ise daha bir ayrı.
Tarihî göçlerle beraber diğer milletlerle yolu kesişen Türklerin, İslamiyetle tanışması neticesinde Türk kültür sanatı daha bir ruh ve kimlik kazanmıştır. Çirkini güzel, güzeli daha güzel yapmanın yolunu keşfetmişler, bu anlayışla da Kur’an-ı Kerim ve yazma eserler süslenerek Türk İslam kültür ve medeniyeti büyük şaheserlerle tarih sahnesinde boy göstermeye başlamıştır.
Müslümanlıkla ilk tanışan devlet olan Karahanlılardan itibaren Türk İslam sanatlarında dönemlere kapılar aralanmıştır. Selçuklu Dönemi bize bol bol geometrik tasarımlar sunmaktadır. Osmanlı Dönemi’nde bilhassa Fatih zamanında ise Özbek asıllı Baba Nakkaş, saray nakkaşhanesinde şahsına has özgün eserler meydana getirerek kendi üslubunu ortaya çıkarmıştır. Yavuz Sultan Selim tahta çıktığında Tebriz asıllı sanatçı Şahkulu, saray nakkaşhanesinde, büyük yeniliklere imza atmıştır. Şahkulu’nun “saz yolu üslubu” hâlâ sevilerek çalışılmaktadır. Ağa Mirek İkinci Bayezid döneminin en ünlü tezhip üstadıdır. On altıncı yüzyıl Kanuni dönemine damga vuran müzehhip ise meşhur Kara Memi’dir. “Muhibbi Dîvânı” onun başyapıtları arasında yer almaktadır. Sanat, bir toplumun içinde yaşadığı devrin aynasıdır. Sanatına bakarak o toplum hakkında okumalar, yorumlar yapmak mümkündür. Nitekim on altıncı yüzyıl olarak anılan dönemde bol altınlı zeminler ve altın üzeri çiçek motifleri çok kullanılmıştır. Kanuni ile âdeta şahlanışa geçen imparatorluk, sanatta da büyük bir ihtişama mazhar olmuştur. Günümüzde de pek çok hoca atölyelerde bu üslubu devam ettirmekte, usta çırak ilişkisiyle dönemin inceliklerini ve özelliklerini talebelerine aktarmaktadır.
Üçüncü Ahmet’in tahta çıkışıyla başlayan Lale Devri’nde tezhip sanatı da Batı’dan etkilenmiştir. Dönemin parlayan yıldızı Ali Üsküdârî, çok yenilikçi teknikler kullanmış, ilk defa kullanılan natüralist çiçek demeti tasvirleriyle tezhip sanatına farklı bir yön çizmiştir. Kendisine İkinci Şahkulu da denilmektedir. Bu dönemde “rokoko” dediğimiz Avrupai tarzda bezemeler başlamış, sanatta geleneksellikten uzaklaşılmıştır. Selçuklu ve Fatih döneminde hafif tombul ve küt olan motifler, on altıncı yüzyıl döneminde biraz uzamış ve incelmiş, Lale Devri’nde ise özellikle Rumiler daha bir incelmiş, uzamış, devre rengini veren laleye benzemeye başlamıştır. Üçüncü Selim döneminde Devlet matbaasının kurulmasıyla saray, klasik tarzda süslemeleri talep etmeyi bırakmış, bunun neticesinde de saray nakkaşhanesi çökmüştür. Bu dönemden sonra sanatçılar bireysel çalışmalara başlamış, bir nevi günümüzdeki atölyelerin temelleri atılmıştır. Osmanlı’nın son döneminde yaşanan savaşların tesiriyle, tezhip sanatı âdeta bitme noktasına gelmiştir.
Bu çöküntüden Süheyl Ünver, Muhsin Demironat, Rikkat Kunt gibi hocalar vasıtasıyla kurtulan, klasik sanatlar arasında müstesna bir mevkide bulunan tezhip, günümüze kadar taşınabilmiş, pek çok üniversitede açılan bölümlerle de yerini sağlama almıştır. Günümüzde ise akademik ayağı ve usta çırak ilişkisiyle işleyen atölyelerde büyük bir şevkle hayatiyetini sürdürmektedir.
Bu arada tezhip sanatında kullanılan desen ve kompozisyonlara çeşitli simgesel anlamlar yüklenmektedir. Kullanılan mavi renk sonsuzluk ve huzuru; altın güneşi; “hatâi”, “penç” gibi yuvarlak çiçekler dünyayı; motiflerin desen içindeki devamlı tekrarı hayatın sürekliliğini anlatır bize. Bu açıdan bakıldığında derin bir felsefe ve ruh zenginliği sunan tezhip, madde ile mananın, akıl ile inancın, beden ile ruhun muhteşem bir uyumudur.
Genelde her sanatın, özelde ise tezhibin aklıselim, kalbiselim ve zevkiselimle birleşerek zarif eserlere dönüştüğüne şahit oluruz. Tezhip, her motifle, her yaprakla, her çiçekle tamamlanan, değişen ve dönüşen eser sebat etmenin güzelliğini de sunar bize. Genellikle sabırla ilişkilendirilir fakat zannımca asıl sebat işidir. Çünkü tezhipte de hayat gibi inişler çıkışlar yükselişler düşüşler var. Bize düşen ise sebatı bırakmamak, pes etmemek, onu azimle sonuna kadar götürmektir. Ve bu sebat ile biten her eserle birlikte, zihnin güçlenip gönlün genişlemesi, kalbin rahatlaması da alacağımız en güzel mükâfattır.
Günümüzün yeni moda tabirlerinden biridir “an’da kalmak”. Tezhip tam da bunu sunmaktadır bize. Bezenen tablo ile hemhâl olmaya başlayınca ne geçmişin yorgunluğu ne geleceğin kaygısı uğrar ruh dünyamıza. Süslenen hatların manevi iklimi sarar bizi. Hilye veya hadis ise hat, salavatlar eşliğinde, Peygamber (s.a.s.) sevgisi tüter bağrımızda. Süslenen Âyetü’l-kürsî veya nazar ayetleri ise korunup muhafaza edildiğimiz tüm hissiyatımızı kaplar, İnşirah suresini süslediğimizde gönlümüzün genişliği arşa çıkar âdeta. Kelime-i tevhidde ise her fırçamızda iman tazeleyip esmâ-i hüsnâda o isimlerin hikmetleriyle hemhâl oluruz. Allah lafzında ise tezhibimiz, her dokunuşta Allah’ın yarattığı renklerin güzelliğine dalıp kalbimizde bir zikir olur Rabb’imizin adı. Bulut motifiyle gökyüzünün renkten renge bürünerek bize sunduğu şölenin seyrine kapılıp, “çintemani” motifinin Osmanlı’da güç, refah ve başarı sembolü olduğunu bilerek ecdada Fatihalar göndeririz. “Münhani” deseniyle Selçukluyu yâd ederiz. Lale tararken Allah’ın tekliğini bilip, gül tararken Peygamber kokusu duymak isteyen gönlü gülle teskin edip karanfilde ümmetin selametine dualar ederiz. Elimizde tezhiplenen işimiz âdeta ukba ve dünyayı birleştiren bir esere dönüşürken o an bize kalan ne geçmiş ne gelecektir. Sadece süslediğimiz yazının manevi iklimiyle kuşanıp motif ve renklerin anlattıklarını dinleyerek minicik bir çiçeğin renklenmesinin ruha şifa oluşuna, gönle sürur bahşetmesine şükretmekten başka ne olabilir?
Velhasıl, tezhip uzun bir yolculuktur. Yolun öğrettiği, her yolcuya göre değişebilir. Değişmeyen öğreti ise ortaya çıkardığımız eserin, “el Müsavvir” isminin tecellisi ile bize bahşedildiğini kavramak, dolayısıyla asıl sanatkârın Allah olduğunun bilincine ermektir.