SALİHLER ŞEHRİ
AKSARAY
Hatice ERDAL BUDAKOĞLU
Helvadere vermiş suyu bağrından,
Rahmetler fışkırır dört bir yanından,
Sinende gezinir insan huzurdan,
Duygusun gönlüme, yârsın Aksaray.
Somuncu Baba’nın mekânı, ili,
Yetmiş bin erenin kulağı, dili,
Kapında yetişmiş Bayram-ı Veli,
Mâbetsin gönlüme, yârsın Aksaray
Yaşar Akbaş
Burası çoğunuzun yol üstü tabelası olarak görsel hafızasında bulunan bir konum ya da İstanbul’un ilçesi mi, dediği bir yer olabilir. Burası benim çocukluğumu dolduran doğal güzelliklerin, efsanelerin yeri. Gençliğimde ıslık çalan kavaklarında heyecan bulduğum, Somuncu Baba’nın manevi ikliminde huzuru tattığım Ah-Saray’ım…
Aşıklı Höyük’te başlayan tarihi milattan önce 9000’li yılları bulan ve İpek Yolu üzerindeki ticaret merkezi olma vasfına sahip bu şehir, Romalılar zamanında Hristiyanların saklanmak için yer altı şehirleri inşa ettiği Güzelyurt-Gülağaç-Ihlara ve Manastır Vadisi’ni içine alan kiliselerin, hanların, hamamların, manastırların, kervansarayların, medreselerin çokça bulunduğu tarihî bir hazine.
Taşıdığı bu güzel ve bir o kadar iddialı ismine rağmen pek bilinmiyor ya da kelimenin tam anlamıyla eskisi kadar gözde değil. Düşünsenize adını öyle bir saraydan alıyor ki bu saray II. Kılıçarslan döneminde 1170 yılında inşa edilir. Kapısında iki büyük aslan heykeli vardır. Bu aslanların şehre giren kötü niyetli insanları ağızlarından çıkan ateş ile yakacağı rivayeti tüm etrafa yayılır. Uzaktan bakanlara bembeyaz göründüğü için bu adı almış olan yapı şehre de isim olur. Sultan Kılıçarslan’ın Konya’dan sonraki ikinci başkenti bu şehir olmuştur. Surlar, kaleler, medreseler, zaviyeler, kervansaraylar ile gözde bir askerî üstür. Kazanılan savaşların ilk zafer kutlamasını yapıldığı özelleştirilmiş bir beldedir. Özelleştirilmiş diyorum çünkü Sultan burayı hem çok sevmektedir hem de bu şehre kötülerin girişini yasaklayan bir ferman bile yayınlatmıştır. Şehir; “Şehr-i Süleha” yani “Salihler Şehri” olarak anılır.
Aksaray, Selçukluların ardından İlhanlı, Danişmendli ve Karamanoğlu hâkimiyetinde kalmıştır. Kötülerden uzak tutulmaya çalışılması ile başlayan süreç onu erenlerin, Allah dostu evliyaların uğrak yeri yapmıştır. Belki de bu sebepten olacaktır ki halkının birçoğu başka yerleşkelerin kurulması Türkleştirilmesi-İslamlaştırılması için tabiri caizse öncü kuvvet olarak görev almıştır.
1470 yılında Aksaray’ı alan İshak Paşa, Fatih Sultan Mehmet’in emriyle halkın bir bölümünü İstanbul’a nakletmiştir. İstanbul’un Türkleşip İslamlaşma sürecinde iskânda değerlendirilmiş olan Aksaray halkı; bugün pek çoğu İstanbul’un Fatih ilçesi sınırları içinde kalan Aksaray, Cağaloğlu (Coğlaki), Ereğlikapı, Kurtuluş, Laleli, Ortaköy ve Sofular’a yerleştirilmiş. İskânla gidenler yeni yerleştirildikleri yerlere Aksaray’daki mahalle isimlerini vermişler (Her biri Aksaray’da bugün bile hâlen mahalle veya ilçe adı). Bu iskândan sonra Aksaray’da kalanların yaşadığı semt, Kalanlar Mahallesi (Kalınlar) ismiyle günümüze kadar ulaşmıştır. Çok daha ilginç olan ise yine Aksaray halkının bir kısmının 1571 yılında Kıbrıs’ın fethiyle buraya yerleştirilmesidir.
Cumhuriyet Dönemi’ne kadar Konya’ya bağlı olan Aksaray, 1920’de il olmasına rağmen, 1933’te vilayetliği lağvedilerek Niğde’ye bağlanmıştır, ta ki 1989’a kadar. Yedi ilçeden oluşan bu şehir aynı zamanda birçok kara yolunun kesişim noktasındadır. Bu durum şehri ziyaret etmenizi kolaylaştıran bir diğer etkendir. Bir ucunda Ankara, diğer ucunda Niğde ve Adana, bir diğer uçta Konya, Nevşehir ve Kayseri var. Tüm bu ulaşım ağlarının üzerinde ise restorasyonları tamamlanmış hâlde olan hanlar (Ağzıkarahan ve Sultanhanı vb.), kervansaraylar var.
Yüzünü Hasan Dağı’na dönmüş, iki büyük dinin, onlarca uygarlığın izlerini taşıyan; kavakların, söğütlerin, iğdelerin, asmaların bulunduğu, tarım ve hayvancılığın yapıldığı bu şehri şimdi beraber gezmeye ne dersiniz?
Bu şehre geldiğiniz andan itibaren her an bir tarihî yapı ile karşılaşabilirsiniz. Ama öncelikle şehrin ortasından geçen Uluırmak’tan bahsetmek gerekir. Aslında Melendiz Çayı’nın uzantısıdır. Ihlara Vadisi’ni de oluşturan bu akarsu, Tuz Gölü’ne dökülmektedir. Daha 40-50 yıl öncesine kadar küçük bir Venedik görüntüsü veren bu ırmakta sandallarla gezilip sefalar yapılırmış. Gürül gürül akan suyun etrafında açık yazlık sinemalar, çay bahçeleri varmış. Mahalle aralarında ise küçük sulama amaçlı kullanılan kollarında neşeyle yüzen çocuklar oynarmış. (Ben de bu zevki tadanlardanım.) Şimdiyse bu güzellik, etrafı örülü boş bir havuzdan ibaret. Mevsimlerdeki değişikliklerden mi yoksa israf edilen sudan mı bilinmez artık yeni nesiller için herhangi bir anlam ifade etmeyen kayık sefaları efsane niteliğinde kalakalmış.
Şehir merkezine dönüp oradan ilerleyecek olursak 1408 yılında Karamanoğlu Mehmet Bey tarafından yığma bir tepeye yapılan Ulu Cami karşımıza çıkar. Camiye batı cephesindeki Taç Kapı’dan girilir. Camide klasik Selçuklu mimarisinin izleri görülmektedir. Ardından biraz daha ileride, yürüme mesafesinde Kurşunlu Cami vardır. Bunların tam tersi istikamette ise restorasyonu tamamlanan Paşa Hamamı ve onun hemen yakınında Uluırmak’ın yanına yapılan Eğri Minareli Cami gelmektedir. Eğri Minare (30,6 m), 1221-1237’de I. Alaaddin Keykubat döneminde kızıl tuğladan yapılmıştır. 800 yıllık bu eser, zaman içerisinde eğilmemiş ustası tarafından bilerek eğik yapılmıştır.
Şehrin hemen her mahallesinde bir çeşme hayratı görmek mümkündür. Helvadere’den gelen tatlı suya bu yolla ulaşılmış bulunulmaktadır.
Şehri çevreleyen Kılıçarslan Tepesi’nden muhteşem şehir manzarasını izleyebilir, tepede bulunan Kırkkızlar’ı ziyaret edebilirsiniz. (Burada Sultanın yazlığının kalıntılarını görmek mümkün).
Aslında hiçbir şehir rehberinin yazmayacağı, belki de gezilecek yerler listesine hiç eklenmeyen bir yeri ilk defa bu şehre özgü olmasından dolayı tavsiye edeceğim: Ervah Kabristanlığı ve tabii ki girişinde bulunan asırlık “Kanlı Pelit”.
7000’den fazla evliyadan bahsedilen bu şehirde birçok türbe görmeniz mümkün ama Ervah Kabristanı’ndaki Somuncu Baba Türbesi ve Külliye’sinin yeri bambaşka. Ayrıca türbenin hemen yanındaki yerin altına doğru inen Çilehane’nin de bir bölümü ziyaretçilere açık. Kabristanın da çok ilginç bir havası var, bunu gelip hissetmeyen olmamıştır ve anlatılan bir çok mistik hikayeyi de duyabilirsiniz. Girişindeki devasa pelit ağacı ve kanlı olarak anılma hikâyesi ise heyecan ve ibret verici. Birkaç kez yerinden kaldırılmaya çalışılması ve sonunda yaşananlar da oldukça ilginç.
Eğer birkaç günlüğüne gelmişseniz bu şehre, yatılı kalma hakkınızı mutlaka Ziga Kaplıcalarında kullanın. Oraya doğru giderken sizi Genç Osman karşılayacaktır. Yolunuzun üzerinde bulunan doğa harikası Ihlara Vadisi’ne inebilir (382 basamaklı bir merdivenle vadi tabanına iniliyor), daha ileride Peri Bacaları’nın başlangıç noktası sayılabilecek Selime’de konaklayıp piknik yapabilirsiniz.
Kalabalık geldiyseniz Belisırma’da suların üzerine kurulmuş masalarda kahvaltı keyfi yapabilir, daha sonra ise burada ziyarete açılmış olan yedi tarihî kiliseyi ziyaret edebilirsiniz.
Yol boyunca birçok köyde, tarlada ve çiftliklerde görmeniz mümkün olan ve sadece Aksaray’da bulunan özel bir cins köpek “malaklı”dan bahsetmezsek olmaz. Sivas kangaldan daha iri olan bu köpek, iriliğine rağmen son derece uysal ve koruma içgüdüsü olan bir çoban köpeği ama buna rağmen adı sanki çok da duyulmamış ya da tanıtılamamış, siz ne dersiniz?
Yemek konusuna gelince birçok yöresel yemek sayılabilir ve bunların bir kısmını çevre illerde de duymuşsunuzdur. Ancak “köpük helvası” başka. Hele de bu helvayı tahinle karıştırarak yerseniz tadına doyamayacaksınız. Ayrıca; Aksaray tava, soğan dolması, incelek tatlısı, tahinli sıkma Aksaray kurabiyesi diğer lezzetler arasında sayılabilir.
Evinize kalıcı bir hatıra götürmek isterseniz Sultan Hanı’na uğramanızı tavsiye ederim. Burada kök boyalar kaynatılır. (Hasan Dağı’ndaki bitkilerden elde ediliyor.) Yörenin yünlerinden elde edilen ipler bu boyalar ile kazanlarda kaynatılarak boyanır. Mavinin, kırmızının, siyahın en güzel tonunu bulacağınız bu yün iplerden Sultan Hanı halıları dokunur. Ayrıca Türkiye’den ve dünyanın birçok ülkesinden getirilen tarihî halıların bakım ve onarımı da burada yapılmaktadır. Taşpınar beldesinde de yine beldenin adıyla meşhur olmuş yün halılar dokunmaktadır. Ayrıca Gülağaç sele sepeti, Güzelyurt çömleği de hediye olarak alabilecekleriniz arasında yer almaktadır.
Aksaray, rüzgârlarıyla meşhur bir şehir. Yüzünüze, saçınıza her zaman dokunan bir el gibi; bazen sevecen, bazen öfkeli… Rüzgârı da alıp ardınıza ağaçların arasından Hasan Dağı’na çıkmalı insan; orada Hasan Baba ile Ali Baba’nın efsaneleşmiş hikâyesini dinlemeli, şehri izlemeli, gezdiklerine ve gezemediklerine son bir bakış atabilmek için belki de…