GEÇMİŞİN AZİZ
HATIRASINDA:
KUTSAL YOLCULUK
Dudu ALKAN
İnsan tabiatı gereği sosyal bir varlıktır. Bazen yalnız kalmayı tercih etse de genelde dost, arkadaş ister. Geçmişteki mahalle kültürü sana aranılan dostu buluverir. Ortak derdin hüznünü paylaşan, mutlulukların etrafında halka oluşturan, aynı kuyudan su içen, gülüşün ve hüznün kıvrımlarında birlikte kaybolabilen sahici insanlarla dolu mahallelerdik. Mahallenin âdeta canlı bir varlık olarak yaşadığı yıllara gidelim mi? Ramazanlarda aynı sokakta iki üç mukabelenin takip edildiği, okul önlüklerine tertemiz dantelli yakalıkların takıldığı, bölmeli kalem kutularının çocukları çok mutlu ettiği, tavus kuşlu duvar halısının odanın başköşesine asıldığı, bir düdüklü şekerin insanı gülümsettiği, el örgüsü yün yelek örneklerinin elden ele dolaştığı, kaldırımda açan çiçeklere basılmadığı yıllara götürmek istiyorum sizi.
Her insanın bir hikâyesi vardır. Başlangıca gittiğimizde orada bizi bekler çocukluğumuz. Yürüdüğümüz yolların varış noktası olan, anlatılmak istenen, içinde hep yaşadığımız ilk mahallemizdir çocukluğumuz. O yıllarda gelenek ve göreneklerimiz başkaları desinler diye yapılmazdı. İçsel olarak da hissedilen sahici yıllardı. Dışarıda oyun oynarken annemizin aklının kalmadığı, iki sokak ötedeki komşunun bile adının bilindiği, yazlık temizliklerde eşe dosta annelerin kızlarını yardıma gönderdiği yıllar. Şimdi bakıldığında nostalji gibi duran öz yurdum olan çocukluğumun bende bıraktığı en tatlı hatıralardan; dedemlerin İstanbul’dan Arabistan’a uzanan kara yolu ile yaptıkları hac yolculuğundan bahsetmek istiyorum.
Mazinin tatlı hatıraları arasında 1985 yılında Üsküdar’dan otobüsle başlayan hac yolculuğunu anneannem ve dedem tüm yaşamları boyunca anlattılar. Eskiden her evde fakir zengin ayırmadan başköşede Kâbe fotoğrafları olurdu. Çocuk aklımla dedemin ve anneannemin Kâbe’ye gidecek olmasıyla çok heyecanlanmıştım. Şimdi anlıyorum ki hac bir özlem, bir niyet, bir vazgeçişti. Bu ibadetin etrafında teşekkül eden geleneğin hikâyesi her daim varmış bu topraklarda. Çok eskilerde ihtişamlı sürre alayları, efsanevi hac kervanları mevcutmuş. Ot kökün üstünde bitermiş. Geçmişteki kadim geleneklere yaslanan hac geleneklerimizin yakın dönem geçmişine uzanalım.
Hz. Âdem’den İbrahim’e, Hz. İsmail’den iki cihan serveri Peygamberimize (s.a.s.) kadar birçok peygamberin izlerini barındıran Kâbe Müslümanların göz bebeği, yeryüzünün temeli, dünyanın merkezi idi. Bu kutlu yolculuğun hazırlıkları günler öncesinden başlamıştı. O yıllarda hacı adayları yemeklerini kendileri hazırlıyordu. Bu nedenle yiyecek hazırlığı önemliydi. Kavurmalar yapıldı, tarhanalar poşetlere kondu. Uzun süre dayanacak ekşi mayalı ekmekler pişirildi. Tüm bunlar yapılırken dillerde dua, kalplerde heyecan vardı. Bu arada hatim duasını Kâbe’de yapma niyeti ile dedem ve anneannem bol bol Kur’an okuyordu.
Nihayet yolculuk günü geldi. Üsküdar’dan kalkan hac kafilesinde dedemler yerlerini almışlardı. Tüm akraba, eş dostla beraber Üsküdar İlahiyat Camii önüne gittik. Son kucaklaşmalar yapıldı, dayımın Almanya’dan getirdiği fotoğraf makinesi ile fotoğraflar çekildi. Gözyaşlarıyla, beyazlar içerisindeki hacı adaylarının otobüsleri hareket etti. Otobüsler İstanbul il sınırından çıkıncaya kadar çok hızlı gitmediler ki yollardaki halk hac kafilesini görsün, onlara dua etsin, el sallasın. O gün yollardaki arabalar kornalar çalıyor, halk gözyaşları içerisinde hac yolcularının mutluluğuna eşlik ederek el sallıyordu. Şimdi anlıyorum ki gelenek ve göreneklerin toplumla bütünleşmesine ne güzel bir örnekti bu.
Hacılarımızdan arada sırada gelen telefonlar ile haber aldık. Dedem dönüş tarihini haber verdiğinde yeniden başladı hazırlıklar. Sağ salim eve döndüler. Aynı kalabalık ekip karşıladı onları. Dönüşte dedemin elini öpmek istediğimde dedem avucunun içini öptürdü “Kızım bu el Kâbe’ye dokundu, içini öp de sana da nasip olsun.” dediğini çok iyi hatırlıyorum. Dedem gidiş yolculuklarında çok önemli mekânları ziyaret ettiklerini; Şam, Bağdat, Necef, Kerbela, İmam-ı Azam, Abdulkadir Geylani hazretleri ve Kûfe ziyaretleri yaptıklarını uzun uzun anlatırdı. En nihayetinde menzile ulaşma heyecanının kafilede her geçen dakika arttığından bahsederdi. Hele o Kâbe-i Muazzama’ yı ilk gördükleri andan gözyaşları içinde bahsederlerdi. Tüm yaşamları boyunca her sohbetin bir köşesini bu hac hatıraları süsledi.
Köyümde ise hac ibadetinin hatıraları bir başka yaşandı. Bir kaç yıl sonra Anadolu’nun küçük bir köyünde yaşayan dedem ve babaannemin hacca gitmesi ile Anadolu âdetlerine şahit oldum. Dağlarında büyük düğümlerin çözüldüğü, eteklerinde medeniyetlerin kurulduğu, asırlık çınarların gölgesinde köyün çocuklarının oynadığı, binlerce yıllık tarihe sahip olan canım Anadolu’m. Âdetlerimiz, geleneklerimiz bu topraklarda komşuyu komşuya, amcayı yeğene, şehri ülkeye bağlardı. Hazine kadar değerli âdetlerimiz köylerde biraz daha farklıydı. Dedem ve babaannem yola çıkmadan önce tüm köy halkı ziyaretlerine geldi, ufak tefek hediyeler getirdi. Her gelen eş dost, sıkıntıda olduğu konuyla ilgili derdini kısık sesle anlatıp dualar istedi. Yine geniş kapsamlı yiyecekler hazırlandı kutsal topraklara giden yolda yemek için. Ekmekler fırınlarda köy kadınları tarafından imece usulü pişirildi. Tüm bu hazırlıklar esnasında dedem, babaanneme dualar ezberletmeye çalışıyordu. Anadolu dindarlığının vücut bulmuş hâliydi dedem. Yoğun iş temposunda dahi ibadetlerini hiç aksatmazdı. Her boşlukta kitap okuduğunu görürdüm. İşte yine dedem hacca giderken de manayı yakalamaya çalışıyordu. Fiziki hazırlıklardan daha çok manevi hazırlığı tam yapmak ve yaptırmak istiyordu.
Dedem evini, tarladaki işlerini, ahırdaki hayvanlarını oğullarına emanet edince bizim de kırk gün sürecek köy maceramız başladı. Tabii konu komşu bize tüm işlerde yardım ettiler. Yapamadığımız her şeyi gösterdiler. “Dur, hemencicik yapıverem gari.” diye başlayan cümlelerle gün ağarmadan başlayan bağ bahçe işlerine destek oldular. Günler bir gölge gibi birbirini kovalarken dedemlerin dönüş vakti geldi. Tüm köy halkı hacca gidenleri karşılamak için köy girişinde hazırdı. Otobüsler geldiğinde yüksek sesle salavatlar çekiliyordu. Ne etkileyici bir atmosferdi, bir anlık duygu bir ömür boyu süren duygu kadar değerliydi demek. Allah’ın davetine icabet eden dedem ve babaannem evlerine gelmişti. Heyecanla sarıldık öptük. Hızlıca hurmalar çıkarıldı, bidondaki zemzem suyu itina ile hacdan gelen metal zemzem takımında ikram edildi ve hemen başladı dedem hatıralarını anlatmaya. Ama anlatırken dudakları titriyor, cümleleri tamamlayamıyor, yağmur gibi akan gözyaşlarına engel olamıyordu. Anladım ki bir meşe ağacı gibi sağlam karakterli dedemin ruhuna işlemişti kutlu yolculuk. Anadolu irfanı İslam’ın güzellikleri ile birleşince bambaşka oluyordu. Küçük yaşta bunu tecrübe etmiştim. Belki o günlerde tohumu atıldı Anadolu irfanına olan hayranlığımın. Hac ibadetinden sonra dedem ve babaannem hâl ve hareketlerinde hep daha dikkatli oldular. Bu günlerdeki gibi sık sık umre yolculukları da yapılamıyordu. Hep derlerdi ki “Hacılığımızın kıymetini iyi bilelim, bir daha yolumuz ya düşer ya düşemez.” Hac ibadeti onlara gerçek bir zırh giydirmişti artık her hareketlerinde hacılık ünvanına layık olmaya çalışıyorlardı.
Kâbe hep özlenendir, varılmak istenen menzildir. Bu kadim ibadeti türlü zorluklarla yapmak insana belki de değerini daha iyi bilmeyi sağlıyor. Dedemin getirdiği hac hatırası tespih, annemin yıllardır özenle sakladığı en önemli hediyedir. Babaannemin kız torunlarına hediye ettiği inci kolye, o günden bugüne kendi evladıma da miras olarak bıraktığım, takmaya kıyamadığım çocukluk hazinemdir. Bir de stereoskopik dürbünleri unutmayalım. Her çocuğun hac hatıratında yer alan bu makine bizi uzak diyarlara götürüverirdi.
Belki düşündüğümüzden daha kolayca yakalarız yeniden Anadolu ruhunu. Bu vuslat yolunu çokça tefekkür edip gönül dünyalarında kurdukları hayallerle besleyenler var biliyorum. Hayallerimizi cesurca kuralım. Bir şeyi mesele edinirsek, onun peşine düşersek, eninde sonunda sonuç elde edilir diye düşünüyorum. Galiba günümüzde hacca gitmekten ziyade acaba haccın ruhunu yakalayabilecek miyiz diye endişe ediliyor. Bir ikindi vakti gün ortasında, hafif bir rüzgâr eşliğinde, salavatlarla, tekbirlerle, lebbeyklerle yollara düşmek nasip olur inşallah. Geleceğin yönü geçmişte saklı, yeter ki biz kapıyı açmayı bilelim. Artık ben de kendimi kemale ermiş hissediyorum. Geriye dönüp baktığımda ahirete intikal eden büyüklerimi, bahçesinde kuyusu olan eski evimizi çok özlediğimi fark ediyorum. Gönlümde dinen fırtınalarla durgun denizlere doğru yol almanın huzuru içindeyim. Sanki her bir dalı çiçek açmış bir kiraz ağacının altında yorgun oturuyorum. Kimseye yetmemiş bana da yetmeyecek zaman biliyorum. Bende kalan yaşanmış, yaşanmamış hayallerim olacak. Çocukluğumuzda yürüdüğümüz yollar bizim hazinemiz. Her birimiz, kendisinin dahi saymadığı tüm toplamlardan oluşuyoruz. İnsan bildiği gerçekleri de duymak ister bazen. Geçmişin mirasını değerli kılmak için ona saygı duymalıyız. Gündelik hayatın telaşı hiç bitmiyor. Çağlayan ırmak gibi akıyor zaman. Yürekteki karmaşayı bitirmek için geçmişin renklerini iyi değerlendirmeli, kıymet bilmeliyiz. Yaralarımızda takılı kalmaktansa her gün yeniden filizlenen doğrularımızla çoğalmak lazım. Yoksa hayatla cebelleşirken güzellikleri kaçırıyoruz. Eskide kalan âdetlerimize dönüp bir bakmak gerek. Zira huzur çok uzaklarda değildir belki, her gün aradığımız değişim rüzgârı kendi yakınımızdadır. Şahsi bir ibadete tüm toplumun canıyürekten katılması, eşlik etmesi bize çok şey anlatıyor. Yüreğimizin yurdunun sıcaklığı atideki köklerimizde saklı. Dinimiz, dilimiz, örfümüz, âdetlerimiz bizim en önemli yurdumuz.