PROF. DR. MİM KEMAL ÖKE İLE HAYAT ÜZERİNE…

Mahir KILINÇ

Mim Kemal Öke, kökeni Orta Asya Uygur Türklerine dayanan bir ailenin çocuğu olarak 1955’te İstanbul’da doğdu. İlköğrenimini Şişli Terakki Lisesinde bitirdi. 1973’te Robert Kolejinden mezun olduktan sonra İngiltere’ye giderek Cambridge Üniversitesinde İktisat ve Tarih alanlarında yüksek tahsilini tamamladı. Sussex, Cambridge ve İstanbul Üniversitelerinde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler ihtisası yaptı. 1979’da BM Filistin Dairesinde çalıştı. 1980’de Türkiye’ye gelerek akademik kariyere yöneldi. Boğaziçi Üniversitesinde 1984’te doçent, 1990’da profesör oldu.

1983’te TRT’de genel müdür danışmanlığına getirildi ve kuruma başta Timur Devrinde Kadiz’den Semerkant’a Seyahat olmak üzere çeşitli belgeseller hazırladı. TRT ve özel kanallarda yarışma, sohbet, haber ve tartışma programlarına imza attı.

Tarihin akışı içinde insanın ikilemlerini resmeden Günbatımı, Kızılelma, Yaşanmamış Anılar ve Duvardaki Kan adlı romanları da bulunmaktadır.

Son on yıldır insan ve toplum bilimlerine “insan telakkisi” ışığında eğilmekte ve bu bağlamda Türk tasavvuf felsefesi üzerinde durmaktadır: Aşkla Dans: Türkler, Tasavvuf ve Musiki. Yazarın Sufi Kitap’tan Aşkın Ekolojisi; Yaralı Ceylanlar Kulübü, Dervişin Seyir Defteri, Dervişin Sema Defteri ve Dervişin Safâ Defteri isimli beş eseri bulunmaktadır.

Kültürel ve bilimsel çalışmaları nedeniyle çeşitli ödüller alan Öke, karakalem resimlerinden oluşan kişisel ve kolektif sergiler açmıştır. Evli ve iki çocuk babasıdır. Kızıyla beraber Türk sanat, halk ve tasavvuf musikisi korolarına katılmakta ve binicilik sporu yapmaktadır.

İnsan kendini nasıl tanımlar? Mim Kemal Öke’nin yaşam öyküsünü, onu bugünlere getiren hayat yolunun iniş ve çıkışlarını kendisinden dinlemek istesek neler söylersiniz?

İnsanın kendini tanımlaması çok önemli bu hayatta. İnsan kendisini tanımladığı vakit; kendini tanıyacak, Rabbini tanıyacak, haddini bilecek ve acziyetini anlayacak. Kendini tanımak açısından ben mesela bütün hayatım boyunca kendimi mim ile tanımlarım… Mim’in sırrına vakıf olmak ve o sırra ermek… Benim hayalim, emelim, hayata bakış açım mim’in sırrına mazhar olabilmek. Yani mim dediğiniz vakit muhabbet ilmini marifet ilmine dönüştürebilme kemalatı.

Zaman zaman bana kendimle ilgili sorular soruyorlar. Ben hiç kendimi dinlemedim. Ben hiç kendimi sorgulamadım. Hiç kendimle yüzleşmedim. Hiç geriye doğru bakıp ya ne yapmışım falan demedim. Hâlime bakıp hiç şikâyetçi olmadım ama hep ileri baktım. Nereye gitmem gerektiği yönünde kendime hedefler koyarak, hayaller kurarak ve varmak istediğim menzile nasıl ulaşabilirim diye kendime göre gayret ederek gittim. Yorgunluk ya da tükenmişlik yaşamadım, hep Allah’ıma sığındım.

Allah (c.c.), insanın önüne kader diye bir yol haritası koyuyor ve pusulayı da kendisi veriyor zaten. Pusula da gönlünüz. Ne tarafa doğru yol açıksa ve akıyorsa o tarafa doğru gidiyorsunuz. Ben genelde de öyleyimdir zaten. Hiç beklemem, hiç sorgulamam. Gönül pusulasınca yoluma devam ederim. Yol boyunca inişler, çıkışlar oluyor elbette. Ancak önemli olan, o yolun sahibine sadakat, teslimiyet duymak ve yolu hakkınca yürümektir.

Akademik hayatınız başarılarla dolu. Nasıl bir çalışma disiplininiz var? Zorlu yaşantınızın bu başarılarınızdaki etkisi nedir?

Akademik hayatımdaki tüm çalışmalarımı bir makama varmak, bir maaş farkı almak, bir rütbe kazanmak ya da şöhret olmak için değil, sevdiğim için yaptım. Çalışmalarım esnasında çok disiplinliyimdir. Bir dakikam boş geçmez. Hayatımda da bu böyledir. Her gün en az yüz sayfa okurum, en az beş sayfa yazı yazarım. Yazacaklarım ya da okuyacaklarım hep yanımdadır. Otobüste bile yazarım. Mesela dün az kalsın arabayı çarpıyordum. Çünkü kafamda o günkü yazacağım yazımı kuruyordum. Üniversite yıllarımdan beri bu disiplini hiç bozmadım.

İlme karşı sevgim ve cehdimin sırrı aslında şu hadis-i kutsidir: “Ben bilinmek ve sevilmek istedim.” İşte ben de ilmi, bir mevkiye geleyim diye değil, Allah’ın (c.c.) eserini temaşa edebilmek, görebilmek, anlayabilmek, bilebilmek, taakkul, tefekkür ve tezekkür edebilmek için yaptım. Bu durum sizi Allah’ın büyüklüğüne yaklaştırır. O tecelliler oralara yansıdığı için hep bir arayışın ve cehdin içerisinde olmam gerektiğini düşündüm. Bu düşünce de hayatımdaki zorluklar ve sıkıntılara rağmen beni o disiplinden hiç koparmadı.

Akademik kariyerinizden devam edelim istiyorum. Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği Filistin Dairesinde çalıştınız, Cambridge Üniversitesinden öğretim görevliliği teklifi aldınız fakat siz Türkiye’ye, vatanınıza dönmeyi tercih ettiniz. Sizi vatanınıza çeken şey neydi?

Türbe... Ben niye Türkiye’yi bırakıp gidemem, türbelerden dolayı. Benim için vatan konsepti 3 T’den oluşur: Toprak, türbe, tekke. Amerika ve İngiltere başta olmak üzere dünyanın pek çok yerini gördüm ve kaldım ancak oralarda gördüm ki benim manen nefes alabilmem için türbeye ihtiyacım var. Ben türbeleri hep dolaşırım. Sanki oraları dolaşırken nefes aldığımı hissederim ve rahatlarım. Zaten kader bizim elimizde değil ki. Cenab-ı Allah da bırakmıyor demek ki…

Tarih, kültür ve edebiyatı meczeden çalışmalarınızda kitaplarınızın da ayrı bir yeri var. Kaleminizle tarih şuurunun, millet bilincinin, medeniyet tasavvurunun oluşmasına katkı sunmaktasınız. Bu kavramların sizdeki karşılığı nedir?

Mim Kemal’in tarihçi, sosyal bilimci ve insan bilimcisi olarak en merak ettiği, “Medenileşmenin neresindeyiz?” sorusudur. Ben kendimi bildim bileli bu soruyu soruyorum. Medenileşmek ne demek? Medenileşmek, bence Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Mekke’den gelerek Medine-i Münevvere’yi kurması hadisesidir. Asıl olan, bu hadisenin sırrını keşfedebilmek. Ona layık olabilmek, onu yaşayabilmek için etra fımızı nasıl ümran hâle getirebiliriz diye düşünmek lazım.

Tarih boyunca araştırdık, insanları mutlu ve medeni kılacak en iyi sistem nedir diye. Sistemler insanlar tarafından oluşturuluyor. İnsan kötü olunca sistemi de bozuyor. O zaman insan telakkisi olması lazım. İnsanı aramak, insanı bulmak ve insan tasavvurunu ortaya koymak lazım. Nasıl bir insan olmak lazım? İnsan ruh mudur, kalp midir, akıl mıdır? Hep bu sorular etrafında durdum.

Tarihe baktığımız vakit de Cenab-ı Allah’ın halkiyattan bir muradı var. Tarih içerisinde insanlar halikiyattan Allah’ın o muradını anlayabildikleri ölçüde tekâmül edebiliyorlar. Yani burada kültür çok önemlidir, medeniyet çok önemlidir. Medeniyette bir ruh vardır. Ruhu kadim olanlar, bilgelikte ilerler diğerleri düşerler. Medeniyet dediğimiz o insan topluluğu bir süre sonra tarihe mal olurlar.

Kitapların dünyasından devam edelim. Birçok yaralı ceylanın kalbine dokunduğunuz “Yara(r)lı Ceylanlar Kulübü” fikri nasıl doğdu?

Benim yirmi yıllık bir tasavvurumdur. Nazlı doğdu, büyüdü, çeşitli sıkıntıları oldu. Buna müzik terapisinin iyi geleceğini söylediler. Ben de müzik terapiyi öğrendim. Bu bağlamda öğrendiklerimi hem Nazlı gibi evlatlarımızla hem de onların aileleriyle paylaştım. Müzik terapi esnasında en çok sevdiğim türkü “Ben Bir Yaralı Ceylanım” adlı türküydü. O türküyü söyledikçe kalbim yandı benim. Engelli çocukları olanlar, çocuklarını yaralı ceylan olarak görürler. Aslında yaralı ceylanlar bizleriz. Ben ve benim gibi insanlardan bir kulüp oluşturalım istedim ve ismini de “Yaralı Ceylanlar” olarak koyduk. Sonrasında kurucumuz Oya Hanım, bu çocukların hem yaralı hem yararlı ceylanlar olduğunu söyledi. Biz de “Yaralı Ceylanlar” ismini “Yararlı Ceylanlar” olarak değiştirdik. Başka bir açıdan düşündüğümüzde o çocuklar bizleri rehabilite eden yararlı ceylanlar aslında.

Akademik anlamdaki başarılarınız başta olmak üzere ulusal ve uluslararası bürokrasinin de teveccühüne layık olmuş birisiniz. Kitaplarınızla okurların hem zihin hem gönül dünyalarına dokunuyorsunuz. Ancak bütün bunların yerine “Nazlı’nın Babası” olarak anılmayı neden tercih ediyorsunuz? O makam, nasıl bir makam ve kendinizi orada gördüğünüzde neler hissediyorsunuz?

Kendimi ab-i aciz olarak hissettim. Yani o benim teslimiyetimi o kadar geliştirdi ki. Nazlı’nın üzerinde o kadar farklı esma tecelli ediyor ki her birinden de bir şeyler alıyorsunuz. Ebu’l-Kasım değil miydi Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) künyesi? Mim Kemal, profesör olsa ne olur, olmasa ne? Asıl profesörlük, Nazlı’nın ve Nazlı gibilerinin babası olmak demektir. Bu da hayatta bir insanın görüp görebileceği en güzel makamdır. Türkiye’nin en genç profesörü olmak önemli değil, babalık mesleğinin profesörü olabilmek çok önemli bir meziyettir bence. Tasavvufta da vardır babalık ifadesi. Büyükler baba olarak anılır ve onlara öyle hitap edilir. Oradakiler soy evladı değil yol evladıdır ve onlar nefisten evlat değil nefesten evlattır. Nazlı ve Nazlı gibi evlatlarım beni mutlulukla bağrına basıyorlarsa en büyük madalya benim için odur işte. Nazlıların babası olabilmek en büyük mazhariyettir ve makamdır. Bu çocuklara hizmet ettiğim vakit çok büyük bir mutluluk yaşıyorum

Son olarak “Zamane Dervişi” Mim Kemal Öke, zamane insanlarına ulaşabilmek ve onların hayatlarına dokunabilmek adına bu uğurda çalışan, çabalayan kimselere neler söylemek ister?

Etrafımıza bakıyoruz, herkes çok stresli, çok sıkıntılı durumda. Küreselleşme, kapitalizm, para hırsı, reklamlar, eğlence endüstrisi insanları insanlığından alıp götürüyor. Birtakım spirütüel akımlar çıkıyor. Sonrasında insana kendisini iyi hissedebilmesi için ne diyorlar? Kendini düşün, kendini sev. Kendini sev de sende “Bende bir ben var benden içeri…” diyebileceğin bir sevgi varsa o zaman sev. Kendinle barış diyorlar. Bu, kişiyi bencilliğe, bireyciliğe götürüyor. Ben de kendinle barış diyenlere diyorum ki önce Allah’la (c.c.) barış.

İnsanın kendisine sunulan kaderden şikâyetçi olmaması gerekiyor. Şikâyet etmeyi, tenkit etmeyi, başkalarını eleştirmeyi bırakmak gerekiyor. Ne etmişsen güzel etmişsin Allah’ım, demeyi bilmesi ve bunu yüreğine sindirmesi gerekiyor. İnsanlar zahirde ibadet ediyor ama hayattan, kaderden hoşnut değil.

Evvela insan Allah’ı aşkla zikretmeli. Allah’a muhabbet dolu, aşk dolu bir gönülle bağlanmalı. İnsanın edep dolu bir üslubu olmalı. İnsanda baştan sona bir edep olmalı. Muhabbetin de edebi olur zira. Edepsiz bir muhabbet görüyoruz etrafta. Ölçüdür İslam dini ve bunun için edep şarttır. Allah’la yakin olmak ayrıdır, edebi gütmek ayrıdır. Bu bağlamda edep çok önemlidir. Muhabbet ve edep… Edebin muhabbeti, muhabbetin edebi…