Ellerine tahtadan bir bavul alıp yola koyulduklarında 1960’lı yılların başıymış. Gelmeden önce bir dizi işleme tabi tutulmuşlar. Dillerini, kültürlerini bilmedikleri Almanya’ya vardıklarında da yine bazı aşamalardan geçmişler. Belki de bu süreç şimdilerde de yaşanılan göçlerle benzerdir. Belki de köyünü, mahallesini terk edip uzak memleketlere gidişin zorluğunu ilk olarak onlar yaşadıkları için çok farklı ve zor gelmiştir onlara, bilemiyorum. Bütün bildiğim dedemin anlattıklarından ibaret. Almanya’da doğan ve Almanca eğitim gören ben, dedemi ne kadar anlayabiliyorum? Bir gerçek var ki o da yerini yurdunu bırakıp yabancı bir ülkede yeni bir hayat kurmanın zannedildiği gibi kolay olmadığıdır.
Önceleri misafir isçi diye adlandırılan şimdilerde bambaşka bir boyut kazanan Almanya’ya gelen o ilk işçilerden birinin torunuyum. Diğer taraftan da gurbetçi yolu gözleyen bir evladın kızıyım. Babasına hasret büyüyen evladın gurbette doğan çocuğu…
“Gurbet” öyle sıradan bir kelime değil benim için. Kelimelere anlam kazandıran yaşanmışlıklardır. Yaşamayan nereden bilir gurbeti? Ben dedemin gurbetini, vatanında yaşayan biri de benim gurbetimi anlayabilir mi? Sanmıyorum. Gurbet kelimesinin barındırdığı anlam, hissettirdiği duyguyu karşılamıyor maalesef. Sözlükte gurbet, doğup yaşanmış olan yerden uzak yer ve gariplik, yabancılık, yuvasından, yurdundan veya kentinden uzakta olma durumu diye tanımlanıyor. Bana göre bu tanım, “gurbet” için yetersiz. Belki anılarımız bu kavramın tanımını yapabilecek bir kelime, bir cümle olabilecek. Dedelerimiz birinci kelime, ikinci nesil olan babalarımız ikinci kelime, bizlerde üçüncü ve çocuklarımız dördüncü, torunlarımız beşinci… Böyle böyle anlaşılacaktır bu gurbet.
Avrupa’da gurbetçi olduğumuzu yaz aylarında derinden hissederiz. Temmuz, ağustos ayları gurbetçi aylarıdır. Canım ülkemde de böyle biliniyor zaten. İple çekeriz bu ayları. Çünkü sevdiklerimizle kavuşma mevsimidir. Yolumuzu gözleyenlerle kucaklaşma vakti… O yola koyulmak için on bir ay boyunca maddi birikim yaparız. “Gurbet” bende biraz da bu demek. Yağmuru ve bulutu bol olan bu diyarlarda yazın gideceğim köyüm, sarılacağım akrabam vardır diye güneşi hep üzerimde hissettiğim yer.
Her sene yaklaşık aynı vakitlerde bavulları hazırlar, hediyeleri paketler ve havaalanına doğru yol alırdık. İçimde tarifsiz duygular belirirdi. Uçağa bindiğimiz andan itibaren âdeta saatler durur dakikalar ilerlemezdi. Memlekete yaklaştıkça heyecanımız artardı. Annemin gözlerinin içi bir başka gülerdi. Malum en büyük özlemi o çekerdi. Annemin babası ve annesi hiç Avrupa görmemiş, her daim gurbetçi yolu gözleyenlerdendi. Gurbetin ne demek olduğunu bir de onlardan dinlemeli.
Sabırsızlıkla yaptığımız yolculuğumuzun nihayetinde hep birlikte, çıkışa yönelirdik. Bizleri karşılamaya gelenlere kocaman sarılırdık. Amca, hala, dayı, kuzen hep birlikte anneannem ve dedemin evine gidecek olan arabada iyice sabırsızlanırdık. Dedem, yaşlı olmasına rağmen saatlerce kapıda bizi beklerdi.
Arabadan iner inmez onun kollarına koşardık. Zira onun kanatları altında kendimizi güvende hissederdik. Onun kollarında biz, bir yıla yetecek kadar nefesi içimize çekerdik. Anneannem ise bizi öpmeye, koklamaya doyamazdı. Sanki tüm yıl susuz kalmış gibi âdeta bizi öpmez, yudumlayıp yüreğindeki ateşi söndürürdü. Hep birlikte huzur konağımıza girerdik. Çocukluğumun en değerli bulduğum anı, dedemlerin evinin avlusunda geçti diyebilirim. Geri dönüşlerimiz çok hüzünlü olurdu. Vedaları hiç sevmezdim, her ne kadar ailem üzülmesin diye ağlamamak için kendimi zorlasam da dedem ve neneme sarıldığım an, gözyaşlarım dökülürdü. Yaz aylarına bir ömür sığdırırdık. Bir bavul eşyayla gelirdik fakat Almanya’ya geri dönüşümüzde o bavula bu kez de güzel anılar, paha biçilmez öğütler ve daha nice nice güzellikler koyardık. Biriktirdiğimiz bu anılar ve hissettiğimiz yoğun duygular ile, bir yıl boyunca ruhumuzu beslerdik. Almanya’ya döndüğümüzde bizi karşılayacak olan ıssızlığı düşündükçe sessizleşiyordum. Esasında hepimiz bir boşluğa düşüyorduk uçaktan inince. Büyükbabamların ilk gelişinden bugüne her şey çok hızlı değişmişti ve değişim devam ediyordu. Biz de yeni nesil sorunlarla karşılaşıyor, üstesinden gelmeye çalışıyorduk. “Almanya’da gurbetçi olmak” uzaklarda yalnız kalıp anlayanın olmamasıydı biraz da. Belki de hasret çekmekten yorulmaktı. Kendimizi ait hissetmediğimiz bir kültürün yabancısı, geldiğimiz yerin Almancısı olmaktı. Adı ne olursa olsun bir yaşam mücadelesiydi gurbet.
Gurbetin en güzel yanı, yaz tatilinde öz vatanımıza gelişlerimizdi. Yine o güzel anı beklediğimizin son on günündeydik. Ramazan ayının ortası. Yani koca çınarın gölgesinde serinlemeye, dedeme kavuşmaya son on gün kalmıştı. İlk defa bayramı ailece Türkiye’de kutlayacaktık. Yıllar sonra ilk defa denk düşmüştü bayram ve tatil. Tam orucumuzu açmak için iftar masasına oturacakken telefonumuz çaldı. Annem telefonu açtı. O anı hiç unutamıyorum. Annemin içten içe yıkılışına şahit oldum o akşam. Telefon elinden düşerken ona kollarımı açmıştım. Dedemin bize açtığı gibi. Omzuma başını yaslarken duyduğum kalp atışları, gurbetin bende kalan sesi oldu. Gurbetin resmi de tarifi de tam olarak bende buydu, böyle kaldı.
Dedemle tek bir bayramı dahi geçiremedik. Üstelik cenazesine de yetişemedik. O gün uçacak olan uçakta sadece iki koltuk boştu. Biz çocuklar geride kalmıştık. Üç kardeş birbirimize sarılarak günlerce ağlamıştık. Bir şeyi çok iyi anlamıştım o gün: Burada bize misafir isçi denildiği için üzülmekle çok vakit harcıyoruz. Hâlbuki hepimiz bu dünyada zaten misafiriz. Velhâsılı ölüm, Allah’ın emri, bu gurbetlik olmasaydı.