BİR İNSANLIK ALEGORİSİ: DOGVİLLE
Segah GÜMÜŞ
Lars von Trier’in yönetmenliğini yaptığı Dogville (2003) filminden bir alıntıyla başladığımız yazıda 1930’ların Amerika’sında tebeşir çizgilerinden oluşan duvarlarıyla Rock dağlarının eteklerinde küçük bir köymüş gibi duran Dogville’e ve orada yaşıyormuş gibi yapan kasabalılara şöyle bir bakış atacağız.
Öncelikle şu kadarını söyleyelim ki dönemin en avangart, alegorik filmlerinden biridir Dogville. Tiyatral dekor şeklinde bir mekân kullanımının söz konusu olduğu filmde gerçekçilik duygusunun bu kadar güçlü verilebilmesi de şaşırtıcı hususlardan biri. Lars von Trier’in alegorik anlatımla dinsel temaları işleyen bir yönetmen olduğu göz önüne alındığında bu filmde bizi yine dinsel temalar mı bekliyor, diye düşündürüyor öncelikle. Diğer filmleri Dalgaları Aşmak’ta kocasının dönmesini adanmışlık içinde bekleyen ve onun için kendini feda eden "Bess" ve "Karanlıkta Dans"ta kendi hastalığının çocuğunda da olacağını bildiği hâlde sırf bir çocuğu kucaklamak istediği için çocuk yapmaya karar veren Selma ile de adanış, ahlak, erdem gibi temalara göndermeler yapan bir yönetmenle karşı karşıyayız.
Şimdi Dogville filminde geçen temalara ve onların nasıl alegorik bir bakış ile yorumlandığına bakalım. Gelin isterseniz ilk olarak “alegori” kavramının etrafında bir tur atalım sonra dönüp çizgiden duvarlarıyla orada olduğunu varsaydığımız “Dogville” adlı kasabamıza gidelim.
Alegori; bir görüntü, bir yaşantı veya bir davranışın daha iyi kavranmasını sağlamak için göz önünde canlandırıp dile getirme sanatıdır. Soyut bir düşünceyi heykel ya da resim ile göstermek, örneğin adalet düşüncesinin gözü bağlı ve elinde terazi bulunan bir kadınla (Themis) anlatılması gibi. Sinemada da belli kavramların alegori aracılığıyla verildiği söylenebilir. Lars von Trier, bu alegorik anlatımı kullanan yönetmenlerdendir. Dogville ise bu anlamda bir doruk noktasını işaret ediyor. Lars von Trier, artık iyiden iyiye dinsel bir anlatıma yönelmiş ve kendisine anlatı üslubu olarak “alegori”yi seçmiş.
Kimsenin uğramadığı, terk edilmiş gibi duran bir kasaba ve huzurlu bir hayat süren Dogville halkı… Ta ki zarafetin, inceliğin ve merhametin temsilcisi gelinceye kadar... Temsilci yani beklenen hediye kasabaya geldiğinde henüz kimsenin maskesi düşmüş değildir.
Tüm karakterleriyle insanların farklı farklı zaaflarını temsil eden kasaba halkından biri; arada bir halkı toplayıp vaaz vererek kasabalılara ahlak dersi vermek isteyen filozof Thomas Edison, biraz düşünmek için dolaştığı sırada tam da kasaba halkına söylediklerinin kanıtı olabilecek, onlara yardımseverliklerini gösterebilecekleri bir hediye ararken gökten zembille inmiş gibi bulur aradığını. Bu hediye Grace adlı güzel, zarif iyilik ve ahlak timsali genç bir kadındır. Grace, kelime olarak da inanç, zarafet, incelik anlamlarına gelir. Bu yönüyle o, insanlığın olumlu yanına işaret eder.
Tom, filmde kilit noktadadır. Filmin başından itibaren oyun kurucudur o. Kazanacağını baştan bildiği oyunlar oynamayı sever. Bir nevi kasabaya Tanrı’nın bir hediyesi olarak gelen bu ahlak ve iyilik timsali kişiye yardım edecek, hep onun yanında olacak insan olarak görünürken birden onu yarı yolda bırakır.
Grace, bu kasabaya incelik, merhamet, sevgi, hoşgörü getirmiştir. Kasabaya geldiğinde ironik biçimde adı Musa olan köpeğin kemiğini çaldığı için kendisini cezalandırmak isteyecek kadar ahlaki bütünlüğü tam olan biridir.
Grace aynı zamanda gözleri gerçeği görmeyen halka iyiliği gösterir. Bunu kasabalılardan görüyor taklidi yapan ama aslında kör olan birinin Amerika’nın Kurtuluş Günü yemeğinde Grace’e; “Bize gerçekleri gösterdiğin için teşekkür ederiz.” demesinden de anlarız. Peki neden sonradan işin rengi değişir? Bu kadar iyilik timsali ve kasabalı tarafından çok sevilen biri, birden olabildiğince sömürülen, aciz bir köleye dönüşür.
İşin renginin değiştiği nokta, kasabalıların Grace’in kendilerine muhtaç olduğunu anlamalarıyla başlar. O iyiliksever insanlar, bir anda köle sistemini kurup efendi rolüne bürünmekte beis görmezler. Bir nevi kapitalist sistemin hiç ihtiyacı yokken doğurduğu ihtiyaçlar ve yeni ihtiyaçlar için gereken ucuz iş gücüdür o. Sömürülen, aşağılanan, insanlığın en alt basamağında görülen bir köle!
Trier, tam da bu noktadan sonra bizi insanlığımızla yüzleştirmeye başlıyor. İzleyiciye şu soruyu sorduruyor: Ben ne kadar masumum? İyi ya da kötü herhangi bir seçim yapmak zorunda kalmadığım bir suçu işlememiş sayılır mıyım? Gücü elime geçirdiğimde ne kadar ahlaklı kalabilirim? Sevginin gerektirdiği bedelleri ödemeye hazır mıyım?
Burada anti Amerikan göndermeleri de selamlamadan geçmeyelim. Zaten filmin tamamında Amerika eleştirisi kendini hissettiriyor. Öyle ki, Amerika’nın "bu kadar sert eleştirildiği" bir film olarak nitelenen Dogville’e çeşitli platformlarda ödül vermeye cesaret edilemediği gibi, filmin ikincisi olarak çekilecek Manderlay da, Dogville gibi “politik” bir filmin devamı olacak olması nedeniyle daha yapım aşamasındayken bile çeşitli sıkıntılar yaşamıştır.
Kasaba halkından Vera, körlemesine inancın temsilcisidir. Yedi çocuk sahibidir. (Filmde Grace’in kasabaya ilk geldiğinde bir dükkânda görüp çok sevdiği ve zamanla kasabada çalışarak tek tek satın almayı başardığı biblolar gibi.) Hepsinin mitolojik adları vardır. Kocası Chuk ise şehirden büyük umutlarla gelen ama büyük bir hayal kırıklığı yaşayan biridir. Grace, ilk defa kötülüğü ve ihaneti ondan görecektir. Ardından diğerleri gelir zaten. İyilik maskesi altında mükemmel bir insanlığa sahip görünen halkın, zaafını gördükleri bir insanı nasıl acımasızca kullandıklarına, ona her tür eziyeti yaptıklarına şahit oluruz.
Bir diğer çarpıcı manzara da Grace’in kaçmak için bir nakliyeciyle anlaştığı ve nakliyecinin onu elmaların arasına sakladığı zaman karşımıza çıkar. Kutsal kitaplarda geçen bu yasak meyve; bilgiyi, gerçeği görmeyi ve hakikati temsil eder. Nakliyeci de iyilik maskesi altında elmaların arasında taşıdığı Grace’e, onun en zayıf anında kötülük yapar.
Kasabalılardan mühendis genç ise bilgi ve teknolojinin kötülüğe, kölelik düzenine veya kapitalist sisteme nasıl hizmet edebildiğine iyi bir örnektir. Grace onun aracılığıyla zincire vurulmuştur. Sevdiği adam Tom ise her şeyin sorumlusu olarak gördüğü Grace’i gangsterlere teslim etmeye karar verir.
Gangsterlerin başının Grace’in babası olduğu anlaşılınca işler değişir. O, aslında güç ve şiddeti temsil eden babasından kaçmaktadır. Güçten kaçan Grace sonunda yine güce sığınacaktır. Kötülük, kötülükle yüzleşecektir artık. Kasabanın ortadan kaldırılması dünyanın daha iyi bir yer olması için gereklidir. Azize karakteri burada değişime uğrar. Grace babasından güç ister ve kasabanın ortadan kaldırılması emrini verir. Her şey yakılıp yıkılır. Saf, masum ve kasabadan sayılmayan metaforik olarak içgüdüyü temsil eden köpek hariç. Şiddet, şiddeti doğurmuştur ve güç istenci yine sahnede başroldedir. Babanın gücüyle tüm kasaba yakılır. Aynı kendisinin yedi biblosunun Vera tarafından tek tek kırılması gibi. Ve insanın kırılganlığının temsili bu bibloların tek tek yok oluşu gibi vahşi insan doğası intikam dolu sahneleri acımasızca sahneye koyar.