YOLCULUK
Nilüfer ATEŞ
Hazırlıklara çoktan başladım. Yapıp tamam ettiklerimin yanına bir işaret koyuyorum. Yapacaklarımı sıraya koymak için ise bana verilen listeye tekrar bakıyorum. “Lütfen yanınıza kişisel seccadenizi alınız.” diye yazıyor. Yatağımın yanındaki daracık yere serili olan bir ucu kıvrık seccademe kayıyor gözlerim.
Alabilir miyim yanıma? Bir hayli eprimiş. Ayıp olur mu? Peki ya almazsam seccademe vefasızlık olur mu? Alayım, kime ne?
Derin düşüncelere dalıyorum bakıp bakıp. Onu bana annem hediye etmişti. Kumaşı kadifeye benzerdi. İnce, yumuşak, parıl parıl tüyleri. Avucunuzun altında usul usul dalgalanan ve güneş vurduğunda ışıl ışıl yanan. Gece ayrı bir güzel rengi, gündüz ayrı. Ortasında, revak sütunları arasından görünen bir Kâbe resmi. Beni kutsal yolculuk hayallerine salan. İkimizin de ilkbaharıydı. Benim gözlerimin ışıltısı onun renklerini kıskandırıyor. En ufak bir iz, en ufak bir pürüz yok ikimizin de yüzünde, kalbim onun tüylerinden de yumuşak.
Seccadem geçip giden o günlerime, eski zamanlara aralanan bir kapı oluyor. Bu kapıdan süzülüp yanıma geliyor gençliğim ve onun gençliği. Eski günleri yâd ediyoruz. İçimde umudun yeşil olduğu günleri. Her kırığı budak sayan biz idik...
Alabilir miyim yanıma? Bir hayli eprimiş. Ayıp olur mu? Peki ya almazsam seccademe vefasızlık olur mu? Alayım, kime ne? Uzun bir müddet bu düşünceler arasında gidip geliyorum. En sonunda çarşıya gidip yeni bir seccade almaya karar veriyorum.
Hazırlanıp çıkıyorum evden. Vakit ikindi. Mevsim sonbahar. Üstelik ben kırklı yaşlarını yarılamış bir yolcuyum şimdi. İkindinin, sonbaharın ve kırklı yaşların hüzünle bir ilişkisi olmalı. Mutlaka olmalı sarı rengin bunlarla akrabalığı. İçimde köpüren bir acı, gelip gırtlağıma dayanıyor. Bir avuntu için gençliğimin geçtiği sokaklardan geçeceğim. Ezber ettiği yollardan yürüyeceğim. Onun selam verdiği eski komşuları arayacak gözlerim. Ama heyhat! Sahipsiz kalmış evlerin panjurlarını sıkı sıkı kapatılmış bulacağım. Melek Teyze’nin çiçekli çardağını yabani otlar basmış olacak. Etraf taze sulanmış toprak kokmayacak. İki katlı evlerin yerine konan apartmanlardan tanımadık yüzler fırlayacak. Bilinmez bir el geçmişe, yaşanmışa dair mutluluk veren ne varsa toparlayıp rafa kaldıracak.
“Sence de biraz abartmıyor musun?” diyorum kendi kendime.
“Altı üstü eskimiş, eprimiş seccadenin yerine yenisini alacaksın. Nedir bu içindeki yas töreni? Saçak saçak olmuş, dökülmüş iplikleri; oturduğunda parmak aralarına girmeyecek, kanatmayacak onları kesip kesip. Bunca hislenmeye ne gerek var?”
“Haklısın.” diyorum kendi kendime.
“Haklısın da sen beni biliyorsun. Ben kolay kolay ayrılamam, terk edemem. Bedenim ayrılır, ruhum kalır biliyorsun. Ben kolay kolay bırakıp gidemem. Kolay kolay unutamam birlikte ömür tükettiklerimi. Hatıraların hatırı vardır bende biliyorsun.”
“Biliyorum.” diyor kendim kendime.
“Biliyorum, anılarını biriktirdiğin bir kutun oldu hep senin. Çıkarıp çıkarıp baktın onlara. Kesilmiş saçlarını sakladın, ağladıklarında onları tekrar tekrar taradın. Yıllar önce bitirdiğin kitapları rafından indirip satırlarını yokladın. Biliyorum. Yerleştiğin her evi selamladın önce, taşınırken duvarlarını okşadın. Okuduğun okulun, yattığın yatakhanenin, kaldığın hastanenin, sarındığın battaniyenin hakkını gözettin…”
“Öyle yaptım, belki de yapmamalıydım. Hatıraları kendime yük ettim. Neden herkes gibi arkama bakmadan yürümeyi beceremedim.”
“Belki de senin balçığın biraz daha fazla vefa ile yoğrulmuştur.” diyor kendim kendime.
Usuldan gülüyorum, “Çok mütevazısın.” diyorum kendi kendime.
Yürüyorum, yürüyorum, yürüyorum. Başımı kaldırdığımda, o sokaklardan geçtikten sonra yani, yanlış caddeye girdiğimi fark ediyorum. Her şeye modanın ömür biçtiği, yeninin eskiyi tek yumrukla yere serdiği bu caddeyi yürümeyi reddediyor, dikine geçiyorum içinden.
İçimdeki ben ise hiç susmuyor:
“Kişisel seccade diye yazıyordu değil mi listede? Sahi eşya ne zaman kişisel olur? Bedeli ödenen her şey kişiselleşir mi?” diyorken, yoldan geçen biri ile çarpışmaktan son anda kurtuluyorum.
“Affedersiniz.” diyorum.
“Önüne bak be kardeşim” sitemi ile karşılaşıyorum.
Bir şey düşünmeden, önüme bakmaya çalışarak daha dikkatli ilerliyorum. Eski tenha bir caddenin başında alıyorum soluğu. Aradığım dükkânlar bu caddenin sonunda. İkindinin sarı ışıkları, gölgeleri uzatıyor. Dalları karşı kaldırımdaki ağaç dalları ile buluşmuş çınarların yanından geçiyorum. Serin, bir nefeslik, iki kelimenin belini kırmalık yerlerin. Tahta sandalyelerin, demli çayların, kasketli ihtiyarların. Hepsi bastonlarına yâr eli kavrar gibi sıkı sıkı tutunmuş. Yaslanmış onlara. O bastonlar ki sahiplerinin varlıkları silinsin, tıkırtıları kimseleri rahatsız etmesin diye uçlarına lastik geçirilmiş.
Suyu çekilmiş hayrat çeşmelerinin önünden geçiyorum. “El-Fatiha” yazıyor levhasında. Elbette deyip bir Fatiha okuyorum tüm geçmişlerin ruhuna. Zincirine sıkı sıkı tutunup kuru çeşmenin başını bekleyen tası selamlıyorum. Vefa güzel şeydir, asla terk etmemesini tembihliyorum.
Ayakkabı tamircilerinin tak tak sesleri eşliğinde yine düşünmeye koyuluyorum. Bir müddet giyilen ayakların şeklini almış ayakkabıları seyrediyorum.
“Eşyayı kişisel kılan nedir diye sormuştum” diyor kendim.
“Sahi orada kalmıştık değil mi?” diyorum. “Bir şekilde, bir yerinde senden izler olmalı. Ruhun sinmeli eşyaya.”
“Nasıl yani.”
“Sahibini yansıtmalı, hatırlatmalı onu. Eşya sahibine, sahibi eşyaya benzemeli bir müddet sonra. Eksik kalmalı biri, öteki olmayınca.”
Bitpazarına varıyorum. Ah. Bitpazarları; ağıtçısı dünyanın. Yitip gidenin, çarkı ters dönenin, devranı bitenin. Bir başkasının göz bebeğinin pazara çıkarıldığı yerler. Hıçkırıklar, iniltiler birbirine karışır. Bütün eşyanın kalbi kırık, gözü yaşlıdır.
Bir camekânın tahtasına asılmış gümüş, telkâri bir tepsiye takılıyor gözlerim. Nasıl bir sanatkâr yaptı seni diyorum. Nasıl bir sabırla kıvrıldı tellerin. Peki, kimin titreyen elleri kulplarını tuttu. Kim, hangi yürek çarpıntısı ile kime kahve sundu?
Hiç aklımda yokken içeri giriyorum. Kesmelerinin üzeri tozlanmış ufacık bir sürahi karşılıyor beni.
“Hacı Hanım öldü.” diyor. “İçimdeki son zemzemi dudaklarına sürdüler.”
Ellerimle, büyük boynunu okşuyorum. Tozlarını almaya çalışıyorum kimsesizliğinin.
Bir masa aynası görüyorum öteki rafta. Çerçevesi oymalı, zarif, ince. Ayna ayna söyle bana diyorum. Kimler baktı sana. Kimler o çok sevilenlere özgü, güzelliğine güzellik katılmış bir gülüş bıraktı yüzüne. Kimlerin ışıldayan gözlerini yansıttın. Hangi pembe yanakları. Ayna ayna şimdi neredeler söyle bana.”
Tozlu kitapları karıştırıyorum.
“Muhterem Şinasi Bey’e… En derin hürmet ve muhabbetlerimle. Kardeşiniz…”
Kimin bozguna, talana uğramış kütüphanesinden bunlar. Vah ki hürmeti de muhabbeti de bitpazarında satılığa çıkarmışlar.
“Nermin’e” diye imzalanmış bir başka kitap. Arasından siyah beyaz bir resim düşüyor. Resimde bir genç kız; krepeli saçları ile mutlu mesut gülümsüyor.
Dükkânda başka hangi eşyalarla konuştum, neler dinledim, hangi hikâyelere kulak kesildim hatırlamıyorum. Ağır yaralı bir şekilde caddenin sonuna doğru yola koyuldum.
*
Elimde bir poşet ile eve döndüğümde vaktin bir hayli ilerlemiş olduğunu anlıyorum. Telkâri tepsiyi parlatacak bir yer ararken çok vakit kaybetmiş olmalıyım. Kitapları kitaplığıma yerleştiriyorum. Nermin’in resmini, artık bana gülümsemesi için duvardaki tablonun çerçevesine iliştirdim. Aldığım seccadeyi… Onu ne yapacağımı bilmiyor, paketi ile birlikte yatağımın üzerine bırakıyorum.
Tozlu sürahiyi bulaşık makinasına attıktan sonra, aynanın yüzüne nefesimle buğu yapıyor, pamuklu bir bez ile güzelce silip parlatıyorum. Yatağımın karşısındaki komodine yerleştiriyorum. Başımı hafif eğdiğimde, benimle birlikte yerdeki seccademin de aynanın yüzeyine yansıdığını görüyorum.
Ayna ayna söyle bana demeye kalmadan, ayna başlıyor acı acı konuşmaya. İlkin saçımdaki tutam tutam aklar görünüyor gözlerime, seccademin dağılmış, beyaz, atkı ve çözgü ipleri ile birlikte. Benim alnım ve göz kenarlarım kırış kırış; değdiği yerde ise alnım ve avuçlarım seccademin tüylerini budamış. Benim gözlerimin feri sönmüş, o ışıldamıyor. Kolum kanadım kırık benim, seccademin tek tek dökülmüş saçakları.
Aynadan yüz çeviriyorum. Eğilip yerden seccademi topluyor ve katlıyorum. Benim seccademi! Kişisel seccademi! Ağladığımı da güldüğümü de bilen, sitemlerime de şükürlerime de şahitlik eden. Ömrünün yirmiyi aşkın yılını benimle geçiren. Okuduğum okullara benimle gelen, atandığım memleketlerde bana arkadaşlık eden. Benimle birlikte eskiyen, benimle birlikte epriyen. Benimle birlikte yol yürüyen. Göçüp gitsem, bu hâliyle bitpazarına bile düşemeyecek kadar değersizleşecek seccadem. Benim seccadem. Benden sonra hiçbir değeri kalmayacak seccadem. Son bir gayretle, “onarayım” diye geçiriyorum içimden. Emlemeyle iyileşmeyecek, dağlamayla kapanmayacak yaraları kendi hâline bırakmalı diyor, vazgeçiyorum bu fikrimden.
*
Uçağın kalkış anonsu yapılıyor. Evde bıraktıklarıma içimden bir selam gönderiyor, tekrar görüşmeyi diliyorum. Zihnim valizimin içini tarıyor. Mutluyum. Birkaç saat sonra, “Sen davet ettin, ben geldim” diyeceğim, seccademi avuçlarımda sıkı sıkı tutacağım. Revak sütunlarının arasından geçip, beyaz mermerler üzerine sereceğim onu. İkimizin de yüzü ışıldayacak. Asıllar yansıyacak yüzlerimize. Onulmaz yaralarımız onarılacak belki de.