DOSTLUK BAĞI
Büşra ŞİŞMAN
İnsanın neden sağlam dostları olmalı? Bir soru üzerinden, hele de "-malı,- meli" içeren bir cümle üzerinden tarif edilemeyecek ve bir zorunluluğa bırakılamayacak kadar doğal bir süreç; dost olmak, dost edinmek. İnsan, ünsiyet üzerine bina edilmiş ne de olsa. Bağ kurmak, ana rahminden tattığımız, bizi sadece rahim duvarına değil, hayata tutturan, bir kordondan daha fazla anlam taşıyan ilk hissimiz, ilk sahipliğimiz. Bize beslenmenin yanında, annemizin sevgisini, Rabbimizin merhametini taşıyan, hem bedenimizi hem ruhumuzu doyuran ilk eylemdir “bağ”lanmak. Dünyaya merhaba diyen bir bebeğin, ilk kez annesinin sütüyle tanışması da sadece bir beslenme sayılamayacak kadar özel bir bağdır. Yine bunun gibi, minicik avucunun içine parmağınızı koyduğunuzda iştiyakla yapışıvermesi de insanın ülfet ve ünsiyet üzerine yaratıldığının en güzel emsalindendir. İnsan, bir menfaat için, bir kâr elde etmek için değil, özündeki bu ihtiyaç ile meyleder insana. İnsan, insanın yurdudur, insan insanın mayasıdır, ruhların tanışıklığından sebep, tanıdık bir yüz arayışımız vardır.
Hani bilinen bir hikâyedir, bir saka, yani su satıcısı, başka bir sakaya rast gelmiş, "Kardeş, susuzluğum bağrımı yaktı, bana suyundan bir tas versene!" demiş, öbür saka şaşmış bu işe, demiş "Hey şaşkın! Arkanda su kırban var, ne diye ondan içmiyorsun?" Bizim sakanın cevabı asıl susuzluğunun suya değil, dostluğa olduğunu fısıldıyor bize, "Sen," diyor saka, "bana senin suyundan ver, zira ben kendi suyumu içmekten çok sıkıldım." Su gibi, ekmek gibi, aşk gibi, hasret çekeriz gönülden gönüle köprü kurmaya da yollar açmaya da... Kendi varlığımızı uzun uzun süzmek isteriz bir başka gönlün ayinesinde. Varlığımıza bir delil buluruz o aynada. Hâl böyle olunca "Neden dostu olmalı insanın?" sorusu havada kalıyor biraz. Eğer talihsiz olaylar yaşayıp da herkese kapısını kapatmamışsa bir insan, zaten özü onu buna sevk edecektir, hem de hayatın daha ilk yıllarından itibaren. Hz. Ali (r.a.) zamanında yaşanan bir olay buna ne güzel örnektir; bir kadıncağızın çocuğu uzun ve dar bir tünelin içine girmiş nasıl etmişse. Kadın ne dediyse ne gösterdiyse çocuğunu oradan çıkmaya razı edememiş. Çareyi, halifenin yanına gitmekte bulmuş. Halife aynı yaşlarda başka bir çocuk getirtmiş tünelin başına, çocuğu gören diğeri tıpış tıpış gelmiş çıkışa. Ve o güzel sözünü söylemiş Hz. Ali (r.a.) tebessüm ederek; "Çocuk çocuğa âşıktır."
Yaratılış özümüze en yakın hâlimiz olan çocukluğumuz, bir dosta, bir arkadaşa en doğal şekilde bağlandığımız zamanlarımızdır. Ama zaman akıp giderken alır götürür o masumiyeti ve zayıflar insanın özüyle irtibatı. Yabancılaşır özünün hakiki ihtiyaçlarına. Ya da yıkılır insanın insana güven adına kurduğu tüm köprüler. İnsan insanın kurdu olur. İşte böyle olunca, dostluk da nasibini alır bu yozlaşmadan. İnsan unutur zamanla neden bir dosta ihtiyacı olduğunu. Kırılan kalp kendi kabuğuna çekilir. Ve örmeye başlar etrafına, dipsiz kuyusunun duvarlarını. Duvarlar yükseldikçe, sesini yutar soğuk taşlar, içine kaçar insanın tüm elem, keder ve acılar. Çöker kalır insanın yüreğinin en derinlerine. Biriktikçe kana karışan bir zehire dönüşür ve yavaş yavaş öldürür bu zehir insanı. Kimse duymaz sessiz çığlıklarını, ruhu can çekişirken bir yudum ab-ı hayat vereni de olmaz yanı başında. Türlü çeşit illet yapışır yakasına da gezer doktor doktor… Beli bükülür hayatın zahmetini taşımaktan, bilmez ki bu tek başınalığın ağırlığıdır.
Hayat bazen bir başına taşınamayacak kadar ağırlaşır oysa bir yârenin yüküne el atması gerekir. Hemhâl olunan bir yürek, sırf yükünü değil, derdini, tasasını, acısını da yüklenir insanın. Ama dostun kalbine yükleyebilmek için kendi derdini; önce yüklenebilmek, kendi yükünü bırakıp dostun derdiyle dertlenmek gerek. Almadan önce vermeyi, yüklemeden önce yük almayı bilmek gerek. Bunun yanı sıra, bir miktar aldatılma, bir tutam acı çekme ihtimalini de sineye çekmek gerek. İyi bir dost kazanmak için bu riskleri de göze almak, önce kendinden bir emanet sunmak gerek ki anlaşılsın, ehliyetli mi dost diyeceğin kişi sır taşımaya, hazır mı yola yoldaş olmaya? Kendini de sınamalı insan, layık mıdır dostluk libasını giyip de onu en güzel surette temsil etmeye, buna takati var mıdır diye.
Ama insanoğlu, bencilliğe teşnedir. Kolay kapılır nefsinin fısıltılarına, vehmindeki kaybedeceklerinin korkusundan kaybetmeyi göze alır bir can yoldaşlığını. Güvenip de emanet edemez kendini.
Bir de, insan unutmaya da pek meyillidir; insan, nisyan ile maluldür. Özünü unutur, sözünü unutur, aslını unutur hatta kendini bile unutur. Suyun bile durdukça koktuğu bir dünyada, özünden uzaklaştıkça insan da kokar. Kendine yabancılaşır, doğrularına yabancılaşır, yanlışlar yapar yaptıkça yanlışlara alışır. Bir aynası olmazsa görür mü insan burnunun ucundaki kiri? İşte dost, insana ayna tutandır. İşte insan en çok da bunun için hakiki dostlar biriktirmelidir. Burnunun ucunu görmekten aciz olan insana ayna olacak, her sendelediğinde kolundan tutacak, kalbine şeytani vesveselerin gölgesi düştüğünde bir istiaze gibi hepsinden kurtaracak sağlam dostları olmalı insanın... Çünkü insan, türlü çeşit toprağın, madenin, havanın, ateşin ve suyun huyundan almıştır. Bir yanı ile hep savunmasız bir bebek, bir yanı ile şeytana parmak ısırtacak bir hokkabaz, bir yanı ile durgun bir göl, bir yanı ile coşkun bir denizdir. Cümle âlemi dolaşır fehmeder de bir kendine kör, kendine sağır olmaya pek heveslidir. Hâlden hâle akıp giderken bir boy aynası lazımdır insana ki kusurlarını görsün de çekidüzen versin kendine.
Bir de pes etmeye, vazgeçmeye, yoruldum deyip mızmızlanmaya da pek meyillidir insan. O yüzden, tıpkı anne karnındaki kordon gibi onu hayata bağlayan, tıpkı anne göğsü gibi güvenli ve anne sütü gibi arı, duru, besleyici dostları olmalı insanın... Her vazgeçişinde yüreklendirecek, her pes ettiğinde tutup kaldıracak, sırt sırta, kol kola yürünecek has halis, katıksız dostlar lazım...
Peki ya has halis dost bulamazsa ne olur? İnsan bu, zordur bağ kurmadan yaşaması, yine bağlanır ama ya yarasına merhem olmayacak şeylere kapılır; mala, makama, eşyaya tutunur ve tutunduğu her şeyin tuttuğu anda yalancı bir parıltıyla yok oluşuna şahit olur her defasında. Derin bir acıyla koşup durur bir seraptan başka bir seraba. Ya da her şeyin taklidi olduğu gibi vardır insanın sahtesi, dostun taklidi; kanar gider sahte dostlara. Yoldan çıkar, çamura batar, kılavuzu karga olanın misali, kurtulmaz ayakları bataklıktan. Ne susuzluğu diner ne ruhu dinlenir, sadece içtikçe insanın içini yakan tuzlu su gibi okyanuslar ortasında bir yudum suya hasret yaşar gider insan, bu da yaşamak sayılırsa...